Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Eros’un Kahkahası Ve Chul- Han’ın Istırabı



Vasat
Toplam oy: 23
Aşkın dinamiği aynılıkları kırmakla çalışırken, aşktan ve aşkı biraz olsun gündemine almaktan fersah fersah uzaklaşan insanlar bugünün toplumunu temsil ediyor. Bu çağ Eros’un değil.

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda. Çünkü bilim/bilimsellik aşkın izdüşümünü dahi olsun kirletebilseydi, kent griliğinden kurtuluşumuz mümkün olmazdı. Pek tabii pozitif büyüteçler romantik karıncalar avlarken, bu sözler oldukça işlevsiz gözüküyor.

 

Büyü bozumu yaşayan dünyada aşktan söz etmek oldukça muhafazakârca. Bu muhafazakârlığı sırtlanmak suçu yalnızca aşktan söz edenlerin mi olmalıdır? Oysa Türk okurunu fikirsel manada beslemeye başlayan bir yazar son yıllarda sıkça çevrilmeye başlandı; Byung Chul-Han. Eros’ta bulduğu felsefi imkânı edebi bir üslupla bize anlatıyor. Heidegger’den alıntıladığı şekliyle ayak basılmamış bir yere gitmeyi göze alıyor adeta. Eros’un cinsellikle sığlaştırılarak evrensel niteliğini kaybettiğini vurguluyor. Kitabın kapağında yer alan Carl Fredrick Hill’in bağıran geyik çizimi bize bu çağrıyı haykırıyor. Felsefi düşünümü Eros’un Logos’a tercümesi olarak duyumsayarak günümüzde silikleşen ve itibarını kaybeden şeyleri öneri olarak getiriyor.

Kıyametin kopma vaadi

Sevmeye önce kendimizden başlamalıyız düsturu ile başkasını sevmek öğretilmiştir bize. Ne tuhaftır ki kendini sevmek narsisizm suçlamasını beraberinde getirir. Dolayısıyla kendini seven kişi başkası ile mukayese yaparken yakalar kendini. Kendisi artık başkasını sevmeyi öğrenmek için değil, kendini nasıl seveceğini öğrendiği bir ters-ayna vazifesi görmektedir. Bu yüzden Chul-Han bu durumu depresyon ile açıklar. O depresyonu narsisit bir hastalık olarak görürken, kişinin kendini sevmesine değil de kendini yalnızlaştırmasına bağlar. Oysa kişinin kendini narsisist bir şekilde sevmesi, başka olanın antitezi haline gelmesinden başka bir şey değildir. Peki bu durumdan bizi ne kurtarabilir? Chul-Han cevabı Eros’ta bulur. Ona göre: “Eros özneyi kendinden çıkarıp başkaya yönlendirir. Depresyon ise kendine doğru fırlatır”. Fırlatılmışlık hissi bu çağın insanına yabancı gelmese de Eros’un vaadi korkutur. Bu korkunun üzerine giden insana felaketin tam ortasında dahi kalsa selametle müjdeleneceği öğütlenir. Eros’un vaadi tam olarak budur. Kıyametini koparacağım; fakat sana sonsuz bir mutluluk bahşedeceğim. Bu öz çıkarım kulağa oldukça romantik gelse de Chul-Han’ın bu çağın bunalımlarından kurtuluş önerisi olarak düşünülmeye değerdir. Mesafe her zaman uzaklık değildir. Öyleyse uzaklığın da bir tür yakınlık olduğunu düşünebiliriz. Görebilmek de öyle değil midir? Elbette ki görebilmek bir mesafeyi gerektirir. Öyleyse mesafeye atfedilen negatiflik, uzaklığı da yakınlığı da belirler hale geliyor. Tıpkı özne ve başka üzerinden algılanan negatiflik gibi. Oysa günümüzde yakınlık ve hatta mesafesizlik muteber olmuş durumdadır. Aynılıklar belirlenirken dahi başka ile olan mesafenin yok olması gerekir.
Tüketilebilir bir enformasyon çağında, aynılıklar cehenneminde hüküm süren rutinler pek kıymetlidir. Aşınan mesafeler ve becerebilmeyi öğütleyen öğretiler, hepsi bu çağın suni aşkınlığına su taşıyor. Öyle ya her şey tüketime tabi olmalıdır ve başkalık da bu uğurda feda edilmelidir. Başka, bu çağ için fazlasıyla tehlikelidir. Metaforik düşünmek başkalığı şart koşar ki düşünmek bile bu başkalığın örüntüsüne dahildir. Eros’a ve dolayımında aşka atıf yapmadan fikir dahi üretilemez! Chul-Han bu çağda bize aşktan söz ediyor. Duyduğu ıstırabı ise Eros’a atfediyor. “Aşka düşmek fazlasıyla negatif sayılıyor. Oysa aşk tam da bu negatiflikten oluşur: ‘Aşk bir imkân değildir, bizim inisiyatifimize bağlı değildir, bir temeli yoktur, bize aniden gelir ve bizi incitir.’ Her şeyin mümkün olduğu, her şeyin inisiyatif ve projeden ibaret olduğu, becerebilmenin egemenliğindeki başarı toplumunda ise incinme ve tutku olarak aşka geçit yoktur.”
Aynılık cehennemi diyor Chul-han, başkalığın feda edildiği güvenli bir aynının cehennemi. Aşkın dinamiği aynılıkları kırmakla çalışırken, aşktan ve aşkı biraz olsun gündemine almaktan fersah fersah uzaklaşan insanlar bugünün toplumunu temsil ediyor. Bu çağ Eros’un değil.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Siyaset Bilimi Profesörü Mim Kemal Öke’nin tarihi romanı Biat - Bir Turgut Reis Hikâyesi, okuyucularıyla buluştu. Adından da anlaşılabileceği gibi romanın ana ekseninde, yazarın çocukluğundan bu yana “kahramanı” ve “rol modeli” olarak nitelediği, deniz korsanlığından Osmanlı döneminde “Akdeniz leventleri kaptanlığına” kadar yükselen Turgut Reis’in yaşamöyküsü yer alıyor.

 

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.