Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Öldürürken Güldüren Öyküler




Toplam oy: 31
Leyla Polat’ın Ölümü Gör’ü ölümün güldüren yüzünü anlatıyor. Ölümün nefesi ile yol alan yirmi öykü var kitapta. Güldürse de soğuk bir rüzgâr eksik olmuyor üzerimizden. Hem güldürüp hem de düşündürmek gibi bir güzelliği var öykülerin.

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Ölümün acı yüzü anlatılır ama güldüren ölümleri anlatmak çok da rağbet gören bir tutum değildir.

Ölümü nükte ile buluşturuyor
Leyla Polat’ın Şule Yayınları arasında çıkan Ölümü Gör adlı kitabı, öldürürken güldüren öykülerden oluşuyor. Ölümü anlatırken güldürmek en zor olanı. Polat bunu başarıyor öykülerinde. Bu artık onun üslubu. Çünkü ilk kitabı Korkuyorsam Sebebi Var da aynı nükteli anlatıma sahip öykülerden oluşan bir kitaptı. Bu kez daha zorlu bir işe koyulmuş Polat. Ölüm anlatılıyor öykülerde ama biz gülüyoruz.
Fantastik bir dünyada değiliz. Bildiğimiz hayatı yaşıyoruz hep birlikte. Ütopya ile de uzaktan yakından ilgisi yok olan bitenin. Hayatın gerçek yüzü var öykülerde. İlk öykü; “Virüs Karışımlı Kanser” yaşadığımız günlerle de irtibatlı bir metin. Virüsün bize alıştırdığı en amansız dert, elbette ölüm. Artık bir ölüm duyunca “Virüsten mi?” diye soruyoruz ister istemez.
“Üç gündür yanındayım. Böyle değildi bu kadın. Sözlerimi hiç tınlamadan, ‘Virüs karışımlı kanserden öldü o zaman.’ dedi inatla. Sanki virüsten ölünce Münker’le Nekir hesap sormayacak. Korona’dan gidenlere ahrette iltimas mı geçiliyor, neden ısrar eder.”
Tüm öykülerin ana teması ölüm. Leyla Polat’ın Ölümü Gör’ü ölümün güldüren yüzünü anlatıyor. Yazar ölümü nasıl oluyor da nükte ile buluşturuyor? Bunu yaparken bir alaya alma, ölümü küçük düşürme, ölümle bir sevinç yaşama değil anlatılan. Başkasının hüznünü de diline dolamıyor Polat. Yaşananlara herkesin baktığı zaviyeden bakmayarak ve ince detayları nükteye ve ironiye çevirerek yapıyor ölüme tebessüm ettirirken. “Sahildeki Ceset” öyküsü bir ölümle başlıyor. Sahile vurmuş bir ceset var karşımızda. Polat, bu olaya haberci gençleri, balık tutanları dâhil ederek bol tebessümlü bir öykü sunuyor bizlere.
“Cesedin başında hareketlilik devam ediyordu. Ölüyü arkasına alıp poz veren delikanlı, kızın çektiği fotoğrafı beğenmeyince ‘Tost makinesiyle mi çektin kızım bunu bee, al yeniden çek,’ diye fırçalayıp ‘Yan profilden olsun instagrama koyacağım.’ tembihinde bulundu.” Sadece anlatımda değil, benzetmelerde de akıcı ve mizahî anlatım kullanıyor Polat.
“Sümsük otu gibi yapışıp iyi niyetimi kaşık kaşık götürdü.” “Dün oynak dudaklı bir şahsiyet geldi firmaya.” “Bir Şahap kaybetmedi umudunu, hâlâ, cama yapışık sinek gibi seyrediyor idmanları.”
Azrail’in sağ kroşesi
Mizah yazmak zordur. Eğer yaşananların mizahî yönüne vurgu yapmak istiyorsa yazar, hayata herkesin baktığı yerden bakamaz. İnce detayları yakalayabilmeli, gerçeği incitmemeli ama aynı zamanda yüzlere anlamlı bir tebessüm kondurabilmeli. Leyla Polat tam da bunu yapıyor. Edebî ve edepli bir üslupla kuruyor cümlelerini. Öyküleri okuduğumuzda yaşadıklarımızdan izler yakalıyoruz. Bir farkla. Yazar, olaylara kendi bakış açısını ekliyor. İşte tam da bu noktada mizah çıkıyor ortaya.
“Gece canlı kanlı yatan eşin, sabah kollarının arasında odun parçası olsun! Aklımı oynatmadıysam sırf Allah’ın inayetinden. Şimdilerde ansızın ölme furyası başladı, gafil avlayıp Azrail’in sağ kroşeyi gözünüzün üzerine çakması yani.” Ölümün nefesi ile yol alan yirmi öykü var kitapta. Güldürse de soğuk bir rüzgâr eksik olmuyor üzerimizden. Hem güldürüp hem de düşündürmek gibi bir güzelliği var öykülerin. Kitap bitince rahatlama hali yavaş yavaş tüm bünyeye yayılıyor. Anlatılan ölüm ne de olsa… Güldürse bile…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.