Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

“Bu kitap benim kütüphanemde mutlaka olmalı” dediğimiz kitaplara yöneliyoruz




Toplam oy: 4
KAPLUMBaA, küçük, az ama iyi üretim yapmayı amaçlayan bağımsız bir yayınevi. Levent Özata ve Alsem Roidi tarafından kurulan KAPLUMBaA, ismiyle de, isminin yazılışıyla da merak uyandırıcı. Şimdiye kadar altı kitap yayınlayan KAPLUMBaA’nın kuruluş hikâyesini, iyi ki bastık dedikleri kitapları ve ismindeki harf oyununu kurucularından Levent Özata ile konuştuk.

Öncelikle neden KAPLUMBaA? Web sitenizde bir de tavşan simgesi var…

KAPLUMBaA, özellikle de sonundaki “BaA” bir oyun. Dilbilgisi kurallarının sürekli değiştiği, dilin güncellendiği, farklı nesillerin birbirlerini yazılı şekilde anlamakta kimi zaman zorlandığı bir kültürde yapılmış kasti bir yazım hatası. Bununla ilgili kurulurken çok sert olmasa da eleştiri aldık. Ancak günlük yaşamımızda yazıyla en çok karşılaştığımız mecralarda, telefonumuzun, bilgisayarımızın ekranında, arkadaşlarımızla yazışmalarımızda sürekli yazım hatalarıyla karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bu yazım hataları, “hata” olmaktan sıyrılıp “doğru”ya dönüyor. Kimi kelimeler önce direnç göstersek bile dilimize yerleşiyor. KAPLUMBaA da bu hata ile doğrunun arasında kalan gri boşluğa yerleşiyor. Neden KAPLUMBaA sorusunun cevabı ise daha somut. Büyük bir yatırım yapılarak kurulan bir yayınevi değiliz. İki kişi tarafından emek yoğun çalışarak kurduk KAPLUMBaA’yı. Adımlarımızı çekingen atıyoruz, kimi zaman bir sorun gördüğümüzde kafamızı kabuğumuza sokuyoruz, ama kararsız değiliz. Tavşan sadece web sitemizde değil kitaplarımızda da mevcut. KAPLUMBaA dilsel bir oyunsa, tavşan da bir tasarım oyunu. Jean de La Fontaine’den (ç)alınmış bir sahne. Kitap boyunca tavşan ve KAPLUMBaA hiç aynı sayfada, aynı yüzde karşımıza çıkmıyorlar. Sürekli birbirlerini kovalıyorlar.

 

Sizi biraz tanımak isteriz? Yayın sektöründe miydiniz? Yayın dünyasıyla ilişkiniz nasıl başladı? Nasıl bir eksiklik gördünüz ki böylesi bir yayınevi kurdunuz?

Ben yayın sektörünün çeperindeydim. 2012’den beri pek çok dergi, gazete ve online mecrada yazı yazıyorum, röportajlar yapıyorum. Yemek kültürleri üzerine küçük makaleler, kitap tanıtımları ve eleştirileri, sanatçı ve koleksiyoner röportajları ile sergi yazıları yazdım. Bunun yanında farklı işler de yapıyordum. Hâlâ da yapmaya devam ediyorum. Ancak hiç mutfağa girmemiştim. Yayıncılığın mutfağına girmeye beni Alsem Roidi ikna etti diyebilirim. Alsem’le SALT Galata’da tanıştık. İkimiz de SALT’ın kütüphanesini kendi araştırmalarımızı yapmak ve yazılarımızı yazmak için kullanıyorduk. Alsem o sırada kitabı Yegâne’yi bitirmiş, online olarak tefrika etmiş, basılı hale getirmeyi planlıyordu. Bir rakı sofrasında yayınevi kuralım diye bir teklifle geldi. Yalan söylemeyeceğim ilk başta pek ciddiye almadım. Boyumdan büyük bir iş gibi geldi. O sırada ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum ama rakının etkisi geçtikten, hatta üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra bir yayınevi kurma fikri daha gerçekçi, elle tutulur gelmeye başladı. Üzerine biraz araştırma yaptım. Yayıncılık sektöründen insanlarla buluştum. Zaten hâlihazırda olan çevremi genişletmeye çalıştım. İnsanların sorunlarını dinledim. Zorluklardan haberdar olmaya çalıştım. Nihayetinde 6 ay sonra (KAPLUMBaA adı boşuna değil) yayınevini kurmuştuk. Yayıncılığa bir eksiklik gördüğüm için başladığımı iddia edemem.

 

Biraz içi boşalmış bir kavram olsa da size göre butik yayınevi kavramı ne anlama geliyor?

Butik bir yayınevi miyiz bilmiyorum ama küçük, az ama iyi üretim yapmayı amaçlayan, büyük sermayesi olmayan, bağımsız bir yayıneviyiz. Butik kelimesine mesafeli durmamın sebebi kelimenin son yıllarda fazla kullanılmaktan aşınmış olması.

 

Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz?

Çekirdek ekip iki kişi. Bu çekirdeğin çevresinde genişleyen bağımsız editör, çevirmen ve redaktör ağımız var. Çalıştığımız ekip hazırladığımız kitaba göre değişiyor. Tasarım olarak hep aynı ekiple çalışıyoruz. Norveççeden bir kitap çeviriyorsak o kitap çevresinde bir ekip oluşturmaya çalışıyoruz. Kitabı layığıyla çevirecek, orijinal dilindeki anlatı kuvvetini Türkçeye aynen aktaracağını düşündüğümüz çevirmeni bulduktan sonra kitabın konusuna hâkim bir editör arayışına giriyoruz. Aynı süreç her bir kitap için tekrarlanıyor.

 

KAPLUMBaA çok genç bir yayınevi, şimdiye kadar kimleri bastınız? Kitaplara siz mi karar veriyorsunuz? Kriterleriniz neler?

KAMPLUMBaA henüz iki senelik bir yayınevi. Bugüne kadar altı tane kitap bastık. On tanesinin de hazırlık süreçleri farklı aşamalarda sürüyor. İki adet romanımız var bunlardan ilki Alsem Roidi’nin Yegâne’si, diğeri ise Alper Alpözgen’in Vahşi Şeyler’i. Anlatı-araştırma kısmında ise Susan Faludi’den Karanlık Odada, Ylva ve Hilde Otsby kardeşlerden Hafıza Hakkında Bir Kitap: Denizatlarıyla Dalmak ve Eva Meijer’den Hayvanlar Konuşa Konuşa. Tek şiir kitabımız da Sırrı Can Kara imzası taşıyor. Kitapları Alsem Roidi ile beraber seçiyoruz. Kriterlerimiz basit; romanlar için henüz kariyerinin başında genç romancılarla çalışmak istiyoruz. Bir anlamda bir romancı altyapısı olmak istiyoruz. Araştırma kitaplarında ise sosyal bilimlere ve popüler bilim kitaplarına öncelik veriyor, anlatımı akıcı, kitabın konusunun uzmanı olan okuyucunun eğlenebileceği, uzmanı olmayanın ise o konuda bir şeyler öğrenebileceği kitaplar yayınlamayı hedefliyoruz. KAPLUMBaA Şiir ise tamamen Barış Özgür’ün ellerinde. 


Olası pek çok soruna rağmen kitap seçiminde bağımsız ve idealist olabilmek de zor olsa gerek?

İdealist bir düşünce mi emin değilim ama “bu kitap satar” düşüncesinden çok “bu kitap benim kütüphanemde mutlaka olmalı, yazarın üslubu özgün, kitabın konusu ilgi çekici” dediğimiz kitaplara yöneliyoruz. Satacak kitap aramaktansa iyi kitapları geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırma arzusu taşıyoruz.

 

Bir yayınevi olarak çeviri ve grafik tasarım, kapak tasarımı konusunda nelere önem veriyorsunuz?

Tasarımlarımızın tamamını Okay Karadayılar yapıyor. Mümkün mertebe kapak resimlerinde ve çizimlerinde Ahmet Doğu İpek’in imzası var. Sade, tutarlı, müstesna kitap tasarımlarının peşindeyiz. Kitabın boyutu üzerine de çok çalıştık. Kullanıcı deneyimini ön planda tuttuk. Tek elle tutulabilecek, metroda, yürürken, koltukta, masada, her an okunabilecek kitaplar yaratmaya çalıştık.

 

Türkiye’de sevdiğiniz, özellikle takip ettiğiniz yayınevleri var mı?

İlk sorunuza cevap verirken “hızlı koşan tavşanı yakalamak” dedim. Ancak kimseyi yenmek gibi bir niyetim yok. Rekabet içerisinde olduğumuz zamanlar var ama kimseyi rakip olarak görmüyorum. Bu söylediğim rakibimiz yok manasıyla anlaşılmasın. Rakipten çok meslektaş kelimesini tercih ederim. Belki yazarlar, telifler çevresinde rekabet ediyoruz ama herkes Türkçede yapılan yayın kalitesini artırmak için çabalıyor diye düşünüyorum. Bu sebeple Yayıncılar Kooperatifi’nin yakın zamanda kurulmasını önemsiyorum. Ayrıntı Yayınları, Baobab Yayınları, Kara Plak, Aras Yayıncılık, Siren Yayınları, Kolektif Kitap kitaplarını özellikle aradıklarım. Kitap Yayınevi’nin çalışmalarını çok seviyorum. Bir de kaçamadıklarım var. Olumsuz kullanmıyorum bu ifadeyi. Ancak etki alanları, çapları büyük olan YKY, Can, Metis Kitap, İletişim Yayınları’nın kitapları kütüphanemdeki kitapların çoğunluğunu oluşturuyor.

 

Keşke biz bassak dediğiniz kitaplar/yazarlar hangileri?

Tuncay Birkan’ın Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri kitabını yayınlamayı isterdim. Kudret Emiroğlu’nun kitaplarını ha keza. Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı serisinin KAPLUMBaA etiketiyle çıkmasını çok isterdim. Etgar Keret’i keşke Türkçeye ben tanıtsaydım. Burada kıskançlıktan çok imrenme söz konusu. Her birinin çok güzel çalışmalar olduğunu düşünüyorum. .

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.