Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

200.070 kişilik bir aile (hemen hemen)




Toplam oy: 864

Bize sorsanız, hiçbir şey korkunç bir biçimde rayından çıkmış değildi ya, pek de yolunda değildi işler. Eskiye göre kat be kat fazla sayıda kitap basılıyordu. Ama bunu pek bilmiyorduk. Yayıncılarımız çoğalıyordu. Tam da göremiyorduk. Yayıncılar, beklenenin aksine tek bir birlik altında toplanmamıştı. Yasaklar, sansürler, tartışmalar, belki normalden fazla değildi ya, bitmemişti de. Bunca kitap basılıyordu, hangisi ne demekti? Edebiyatımız nereye gidiyordu? Güncel gelişmeler edebiyatımızı nasıl etkiliyordu? Peki ya sektörümüz, o ne haldeydi? Hepsine bölük pörçük yanıtlar verirdik de, kendimiz kadar güvendiğimiz bir kaynağımız yoktu. Bu işin bir tarafı.

 

 

Diğer taraftan Idefix, yıllardır  içinde ukte kalan içerik portalı projesini hayata geçirmek için sabırsızlanıyordu. Çünkü kitap, sadece satılacak bir ticari malzeme olmadı hiçbir zaman Idefix ekibi için. İçeriğiyle, sektörüyle, camiasıyla, tasarımıyla, bir merak ve arzu nesnesiydi. Bu da diğer tarafı.

 

 

 

Anlayacağınız şartlar serpilmişti ve kıvılcımını bekliyordu. İşte SabitFikir'in kurulması ve internetten yayına başlaması da tam bu döneme denk geliyor. İki değerli ismin, Metin Celal ve Adnan Özer'in emekleriyle yola çıkan SabitFikir, daha sonraları internetteki başarısını basılı biçimde de sunmak istedi okura. Neden mi? Çünkü bütün afilli dijital çağ mavralarına rağmen, hala geçişin henüz yaşanmadığından emindik de ondan. Hala kağıdın karizması yara almamıştık, biliyorduk, o yüzden. Tam 3 sene önce, bu ay, hummalı bir çalışmaya giriştik ve yıka döke bir dergi koyduk ortaya.

 

 

 

 

(Görsel çalışma: Sedat Girgin)

 

 

 

 

 

 

 

Tam iki yıldır

 

 

 

Sözünü sakınmadan yapılan edebiyat eleştirilerini okumak istediğinizi biliyorduk. Yaptık. Gördünüz.  Edebiyatın sadece edebiyattan ibaret olmadığını anlıyorduk. Gündemde ne varsa, bir parça taşıdık dergiye. Uğraştık. Anladınız. Sektöre kuşbakışı baktık. Büyük resmi gördük ve sorunları gündeme getirdik. En azından, denedik. Takip ettiniz. Edebiyat dergilerinin içeriksel olarak değerli olduğu kadar biçimsel olarak da güzel şeyler olduğunu görüyorduk. Rengarenk illustrasyonlarla süsledik sayfalarımızı. Sevdiniz. Edebiyatın bir iletişim meselesi olduğunu biliyorduk. Okurlarımızla her ay bir kez araya geldik,  Sözünü Sakınmadan'da onlarca yazar konuk ettik. Hiç yalnız bırakmadınız. Çağın nereye gittiğini gören müthiş yöneticilerimiz vardı. Bedavanın ekonomisi dedik, içeriğimizi ücretsiz sunduk. Okudunuz. Kürsülerimizi, mikrofonlarımızı bir kenara bıraktık, fısıl fısıl bir arkadaş sohbetinin tonuyla yazdık her şeyi. Samimiyetimizi anladınız. En çok da bunu anladınız.

 

 

 

Bugün takvime bakıyoruz, iki yıl geçmiş diyor. İki yıldır, her sayıya beynimizi, nefesimizi, klavyemizi, çayımızı, uykumuzu, mesaimizi  koyduk. Hemen hemen, 70 kişi. Evet her ay yazar, editör, matbaacı, dizgici, tasarımcı, kuryeci, yöneticiden oluşan 70 kişilik bir ekip elinizde tuttuğunuz  dergi için uğraştı. Yaklaşık 200.000 kişi de bilgisayarın ya da evinize gelen bu saman kağıdın karşısına geçti. Birbirini anlayan, anlayan, yalnız bırakmayan, okuyan ne büyük ve ne genç bir aile!

 

 

 

Şimdi 3. yaşımızın ilk sayısıyla karşınıza çıkarken akılda kalacak bir dosya sunuyoruz size: Türkçe anarşist kitaplarda üçüncü devrim. Süreyyya Evren'in kaleminden çıkan bu dosyada, 2000'lerden sonra Türkiye'de tekrar gelişmeye başlayan anarşist yayıncılığın nüvelerini -ve belki de gelecek yıllarda iyiden iyiye büyüyecek bir furyanın ilk tohumlarını- bulacaksınız.
Bu yeni gelişmenin nedenlerini ve sonuçlarını Süreyyya Evren tartışıyor olacak yazı boyunca. Yeni anarşizm dalgasının edebiyata nasıl bir etkisi olacağını da gelin beraber değilse de, eş zamanlı düşünelim. Biliyorsunuz, edebiyatın yalnızca edebiyattan ibaret olmadığını iyi biliyoruz. Edebiyatın, gözün gördüğü ve kalbin attığı her şeyde olduğunu. Siz de biliyorsunuz. Bildiğimizi görüyorsunuz. Ya da, gördüğümüzü anlıyorsunuz.Yalnız mı? Hiç bırakmıyorsunuz. Tam iki yıldır.

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


ama tam bir mistifikasyon bu! sabitfikirin editörün seçtikleri bölümünde ilk sırada canan tan'ın hasret adlı ürünü var mesela. bu ülkede yılda binden fazla roman basılıyor. okura önere önere canan tan gibi vasat bir edebiyatçının ticari ürününü mü öneriyorsunuz? bin tane romandan nitelikli olan bir kaç tanesini, bizim gözden kaçırdığımız bir kaç tanesini vitrine çıkarsanız ya. ama onlar satmıyor. para kazandırmıyor değil mi? hem canan tan okuyorsunuz hem de burasının nitelikli bir yer olduğunu söylüyorsunuz. çok güzel. burası türkiye. türkiyem türkiyem cennetim benim eşsiz kuraklığıma dolan!

45%
55%

Biz okuyucular sabitfikir'de en çok ve en hızlı; aklın elinden neler gelebileceğini gördük. Bundan sebeptir ki, sabitfikir, kendi iç dünyasında bütünledi hepimizi.

46%
54%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Belleğimizin, bir başka deyişle yeryüzü tecrübemizi zihnimizde hikâye etme biçimimizin aslında “kim” olduğumuzla güçlü ilişkisini inkâr edemeyiz. Kuşkusuz hem bilincin kuşattığı alan hem de bilinçdışımızın sisli derinliklerinde saklananlar, dünyanın geri kalanı ile kurduğumuz kendilik ilişkilerinin zihnimize nasıl kazındığı ile şekilleniyor.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.