Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

3 Kitap 1000 Hayat




Toplam oy: 4
Her öykü kitabı, sayfaları arasında kalp atışlarını duyduğumuz yüzlerce insanın resmigeçidi gibi gelir bana. 2020’de birbirinden güzel öykü kitapları çıkmaya devam ediyor. Bu ay, bu kitaplardan üçüne kısa bakışlar atmaya çalışacağım. Bu üç kitap da, satırlarında dolaşırken zaman zaman kalp atışlarımı hızlandırdı. Kitapların sayfalarında atan kalplerin sesi, kalbimin sesine karıştı.

Necati Mert’in ustalığı

 

Usta yazar Necati Mert altıncı öykü kitabını yayınladı. 1945 doğumlu olan yazarın ilk öyküsü 1972 yılında neşredilmişti. Öykü dışında da eleştiri ve inceleme kitapları olan yazarın ayrıca şehir tarihi üzerine, şehircilik üzerine düşünmelerinin eseri olan kitapları da bulunuyor. Fincan Fincanla ise yazarın bu sene yayınlanan son öykü kitabı. Mert, başından beri gösterdiği öykücülük özelliklerini bu kitabında da geliştirerek sürdürüyor. Kitabı bir bakıma “flaneur” bakışıyla da açıklamak mümkün. Özellikle Adapazarı şehrinde dolaşan, çevresine ilişkin son derece dikkatli belirlemeleri olan, feleğin çemberinden geçmiş bir anlatıcı… Yalnızlık ve hasret çekiyor. Bu arada çevresindeki tiplemeleri portreliyor. Bence Mert’in ustalığında en çok ön plana çıkan özelliklerinden biri bu portreleme mahareti. Özellikle yaşlı insanlara ilişkin birkaç fırça darbesiyle resmettiği bu portreler, sokaktan kitaba düşmüş kadar gerçekçi ve güzel. Ama bütün olağanlığın ve sıradanlığın akışı içerisinde, birden karşımıza bir sıra dışılık çıkartıveriyor. Hayat da aynen böyledir. Her şey olağanmış gibi ilerlerken, birden olağan dışıyla karşılaşır ve hayrete düşeriz. Kitabın ilk beş öyküsünün oluşturduğu bölüm aynı zamanda bir “nehir öykü”… 1920’li senelerden başlayan ve bir aile tarihçesi izlenimi uyandıran bu beş öykü, yazarın Adapazarı tarihine ve folklorüne hakimiyetini de gösteriyor. Üç nesil 20. asır içerisinde sahne alıyor ve yazarın kendisini temsil ettiğini düşündüğüm Çetin’e kadar bu hikâye öyküleşiyor. Aslında Çetin’i tanımak, anlamak, yazarı da tanımak ve anlamak anlamına gelebilir. Mert öykücülüğünün bir başka özelliği de öykü girişlerinin ustaca kurgulanması. Birkaç kelimeyle bütün tablo okurun gözünün önüne seriliyor. Mert olaylara bir açıdan bakıp bir kesimi mahkûm etmek yerine, herkesi anlamaya çalışıyor. Örneğin nehir öyküde, Çetin, büyüklerini eleştirirken, karşısındaki kadın onları anlamanın da yollarını arıyor. İnsanların küçük şehirlerde yaşamalarının modern hayatın darbelerinden uzak kalmalarını sağlamadığını, bir başka deyişle yozlaşmanın ve yabancılaşmanın taşrada da kuvvetlenerek sürdüğünü gösteriyor. Aynı şehirde yaşan anne ve oğul, uzun zamandır görüşemediklerinden yakınıyorlar. Şehirler kentleşiyor. Taşra, taşra olmaktan çıkıyor. Eski tüfek solcular, hapishane hatıralarını aktarıyorlar. Necati Mert, kendi gözlem ve tecrübelerini öykünün herkese ulaşan büyülü merceğinden geçirmesini biliyor.


Kahraman’ın soruları
Mehmet Kahraman ilk öykü kitabını 2014’te yayınlamıştı. O günden itibaren yazı hayatında ciddi bir ritim tutturdu. 2020 itibariyle yeni öykü koleksiyonunu –dördüncü kitabını- neşretti: Aldatma Ustası. Bu yeni koleksiyonun iki ana kanal tarafından domine edildiğini söylemek mümkün. Bunlardan ilki “orta yaşlılık” diye ifade edebileceğimiz bir ruh halinin verimleri. “Tanrı’nın Eli” öyküsü bahsettiğim orta yaşlılığın doğurduğu ilginç sonuçlara örnek olabilir. Yaşadığı hayatın kendisini bir köşeye sıkıştırdığını düşünen elli yaşındaki anlatıcı, kendine bir çıkış arar. Modern hayatın bir hapishane olduğunu söyleyen Faucault’yu doğrularcasına, ruhunun bu hayat içerisinde sıkıştığını hissetmektedir. Çevresindeki insanların haklı veya haksız sebeplerle anlatıcıya karşı çıkışları onu patolojik bir çizgiye çeker. Sükûnet arayışına karşılık bulamaması kahramanımızı anormalleştirir. Modern hayatlara sıkışmış bizlerin belki de her gün aklımızdan geçirdiğimiz “kaçış” duygusunu ele alan öykünün meseleleri, “orta yaşlılık sorunu” olmaktan çok daha derinlere iner. “Sahnedekiler” öyküsü de bu damarın sonuçlarından biridir. İnsan yaş aldıkça hayatta mesafe de kat eder ve bu süreç her insanı beli oranda kirletir. Dünya nimetlerine sahip olan bunlara alışan insanlar konformizmin çengelinde yaşamaya başlarlar.
Gene bu öykü dosyasını belirleyen kanallardan diğeri de hemen bütün Mehmet Kahraman öykülerinde göregeldiğimiz muhafazakârlığın tezahürleridir. Yazarın bu muhafazakârlık halini sorgulayan veya bu çemberin dışına çıkmaya çalışan metinleri onu gene de muhafazakâr alanın dışına taşımaz. Ne yazarsa yazsın, yazdıklarını öykü türünün genel çerçevesini zedelemeden inşa eder. Okuru bir final anına hazırlayan, gerilimli, sürpriz finaller içeren öyküler değildir bunlar. Kahramanlarının iç dünyalarını bize açan, yoğunluklu metinlerdir. “Ele Geçirilmiş Bir Gün” gibi, okuru şaşırtan, olay örgüsünde bir açık alan bırakarak halkayı tamamlamadan öyküyü sonlandıran ve zihnimizde bir soru işaretine dönüşerek nihayete eren yeni anlatım denemeleri olarak düşünebileceğimiz öyküleri ilgi çekicidir. Ya da “Anastasya” öyküsünde olduğu gibi, yazarın kendi öyküsünün sosyolojik çerçevesini veya çevresini kırarak ilerlemeye çalıştığı görülür.
Başpınar’ın hikâyesi
Mustafa Başpınar’ın yeni öykülerini içeren Eksile Eksile derininde barındırdığı muhalif, eleştirel izleğiyle dikkat çekiyor. Toplumsal, bazen politik, bazen bireysel konuların ele alındığı kitapta özellikle toplumsal veya siyasi içerikli öykülerin “devlet karşısında toplum”u ya da bireyi, insanın çaresiz bırakılışını işlediği söylenebilir. 1990’lardan anımsadığımız terör örgütünün etki alanını azaltmak amacıyla devlet eliyle yakılan köyler kitabın ele aldığı konulardan biri. Daha çok yakın zamanda şahit olduğumuz “hendek kazma” şeklinde tezahür eden terör olayları da aynı öyküye bağlanan başka bir toplumsal yarayı işler. Bazen devletin yanlış uygulamaları bazense terör örgütü, insanlara hayatı yaşanmaz kılar. Devletin maden çıkarma örgütlenmesini sistemli bir biçimde yerine getirememesi, birçok işçinin canlarından olmasına sebep olur. Madencilerin çalışma şartları göçük altında kalarak can veren bir işçinin dilinden anlatılırken, bu dramatik olay her şeyin bir ailenin merceğinden verilmesiyle dramatik tonunu artırır. İşçi, gerisinde hem kızını, hem karısını hem de annesini bırakır. Başpınar’ın birçok öyküsünde olaylar nasıl gelişirse gelişsin bir aile içinde yansımaları ile birlikte sunulur. Sonu güzel biten bir trafik kazası öyküsü de, terör olaylarını içeren öyküler de sonuçta bir ailenin deneyimleri veya gözlemleri üzerinden verilir. Bu, Başpınar’ın dünyaya ve hayata nasıl baktığını açıklayan bir durumdur. Aile onun için her şeydir. Zaman zaman bir aile babasının hayıflanmaları gibi sevimli, iyimser, minimal bir dünya öykülenirken, zaman zaman ailenin verdiği can kayıpları bu güneşli havayı birden acımasızlaştırır. Başpınar, insaf çizgisinden ayrılmasa da, toplumsal, politik aksaklıkları kaleme getirmekten çekinmez. Devletin işleyişi sırasında ucu bireye dokunan aksaklıkları görür ve gösterir. Bunu yaparken kitlelerin veya insanların masum olduğunu da düşünmez. Onları da kendi iç çelişkileri içinde yakalar. Kendi eşi için adalet arayan bir kadın, başka birinin işsiz kalışı karşısında gayet umursamaz ve keyfidir. İyicil ve iyimser bir bakış anında kana bulanmış, korkunç bir manzara ile karşılaşır. Bir anlamda bu iki sahneyi yan yana vererek Başpınar olayların okur üzerindeki şiddetini artırmayı planlar.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.