Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Adem: Tarihin Sıfır Noktasında Işıyan Bilinç




Toplam oy: 12
Ümit Aktaş, ilk romanı Âdem’de, alışılagelenin dışında bir Âdem tasavvuruyla çıkıyor karşımıza. Âdem’i anlamak, bizim kendi varoluşumuzu anlamakla da birçok yönden bire bir ilintilidir. İnsanın yaratıcısıyla, kendisiyle, çevresiyle ve içinde yaşadığı doğayla ilişkisini kavramak ve düzenlemek, bu anlamanın üzerine bina edilebilmektedir. Yazar, anladığımız kadarıyla, Âdem’den ziyade insanın serüvenini anlatmaya odaklanıyor.

Şiir ve roman gibi edebî eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş’ın ilk romanı Âdem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor. Kabul edelim ki romanın böyle bir alana girmesi, böyle bir kişiliği konu edinmesi bile başlı başına bir cesaret örneği. Yerli ve yabancı birçok yazarın tarihe, tarihî kişilere yöneldiği bir dönemde Aktaş, tarihin hem ilk önemli nesnesi hem de ilk ciddi öznesi/kurucusu olan bir öncüyü yorumlamaya soyunuyor. Kitabın tematik düzlemde bir benzeri, muadili de yok henüz.

Yaratılışa değil yaşayışa odaklanıyor
İnsanın yeryüzündeki serüveninin ilk adımı, ilk halkası olan, birçok din ve kültür havzasında önemli bir yer tutan Âdem’i anlatmak, hele hele bir romanın kahramanı yapmak sanıldığı kadar kolay değil. Dinî referansların, yahudilik ve oradan hareketle hıristiyanlıktaki aktarımların, ayrıntıya girdikçe işi daha da karmaşık hâle getirdikleri söylenebilir. Müslüman müfessirlerin de bu kurucu şahsiyetin halk edilişine ve dünyada halife kılınışına dair geniş bir tartışma alanı oluşturduklarını biliyoruz. Dağılıp çeşitlenmiş anlamlandırma çabalarına rağmen, bütünlük içerisinde dikkatlice bakıldığında bu kıssayı merkeze alan vahyî aktarımın; yaratılışa, imtihana, yeryüzündeki serüvenimize ontolojik bir izah içeren en ciddi ve sahih karşılık olduğu gözlerden kaçmaz. Âdem’i konuşmak, kendimizi anlama uğraşında da bir anahtar mesabesindedir bu yüzden. Gaybî hatta sembolik ayrıntılar içerdiği de iddia edilen Âdem kıssası; ayrıntılarda boğulmayı değil, yaratılış ile imtihandaki gaye ve hikmeti fehmetmeyi önceleyen bir niyetle okunmalıdır. Sonuçta o, yeryüzüne ait bir varlıktır. Mücadelesinin başlangıcında düşmanıyla yan yanadır. Yanlışa da doğruya da eğilimlidir. Hem zayıftır hem de imar, ihya ve inşa edecek güç ve kabiliyettedir. Bir prototip olduğu kabul edilse bile, eşiyle birliktedir. “Kendini tanıyıp gerçekleştirdiğinde”, Allah indinde güvene ve değere sahiptir.
Gerçekte Hz. Âdem, yasak meyveden yiyip de yanılganlığı ortaya çıktığında, suçu sadece İblis’e yıkmaya ve hemencecik kendini temize çıkarmaya yeltenmemiştir. O, “Ben nefsime zulmettim.” diyerek kusuru kendisinde görebilme yetisine erişmiş; böylelikle de tam anlamıyla bize benzeyen bir insan, bizim gibi bir âdem olmuştur. İradenin de dâhil olduğu geniş bir değerler dizgesiyle donatılmış ilk atamızı, öncelikle bu sözünde, bu itirafında, bilincin ışıdığı bu olgunlukta aramak gerekir. Roman, daha çok, onun arz üzerindeki cehdi üzerinde yoğunlaşsa da bu itirafın kılavuzluk ettiği anlam sekmeleriyle dal budak salıyor.
Kur’an-ı Kerim, Âdem’in iki oğlu kıssası gibi bazı ayetlerde adının geçmesi hariç, Hz. Âdem’in yeryüzündeki yaşantısından ve peygamberliğinden bahsetmiyor. Yaratılışa değil de yaşayışa yoğunlaşan yazarın, bu mesafeyi azaltmak amacıyla, geniş bir okuma, araştırma çabası gösterdiğini anlıyoruz. Fakat Aktaş’ın zihninde tasarladığı kurgu tamamen özgün ve sanatsaldır. Bu arada şu hususu bir kez daha belirtmek gerekir ki; Âdem’i anlamak, bizim kendi varoluşumuzu anlamakla da birçok yönden bire bir ilintilidir. İnsanın yaratıcısıyla, kendisiyle, çevresiyle ve içinde yaşadığı doğayla ilişkisini kavramak ve düzenlemek, bu anlamanın üzerine bina edilebilmektedir.
Ümit Aktaş, netameli görünen bu alandan daha yolun başındayken uzak tutuyor kendini. Âdem, alışılagelenin dışında bir tasavvurla çıkıyor karşımıza. Bu tasavvurun Kur’an’daki anlatımlarla bağı da zayıf. Hatta böyle bir gayret güdülmediğini, sanki bundan özellikle kaçınıldığını seziyoruz. Yazar, anladığımız kadarıyla, Âdem’den ziyade insanın serüvenini anlatmaya odaklanıyor. Merkezde bu kaygı var. Hani şu epeyce konuşulup tartışılan “beşer”in, “insan” oluşunun serüveni. Antropolojinin verileri de bu yüzden ağırlıklı bir yer tutuyor kitapta. Genel yahut geleneksel kabullerin dışında farklı bir Âdem portresi var. Bu portre, her yönüyle yeryüzüne ait. Bu yüzden anlatı, çoğu kere pitoresk bir ağırlık kazanıyor. Aktaş, kendisiyle yapılan bir söyleşide okuyucunun muhtemel tavırlarıyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Bu kitap zihinsel alışkanlıklarına ve konformizme bağlı olan kişi ve çevreler için yadırgatıcı olacaktır. Tepkiye de neden olabilir. Ama bunları önemsemiyorum. Keşke tepki gösterseler.”
Çalışkan okur farklı tatlar bulacaktır
Âdem’in konulduğu, konu(k) olduğu atmosfere zamanla alışan okuyucunun tepki göstermesi için bir neden kalmıyor. Dolayısıyla, yazarın tepki görmeye yönelik beklentisi biraz abartılı kanaatimizce. Okuyucuyu metindeki felsefeye, yazma gerekçesine hazırlayan “Giriş” dışında 14 bölümden meydana geliyor, dünyanın en kadim biyografisine ışıklar düşüren roman. İlk bakışta, düşünce ağırlıklı bir kitapla karşılaşacağımız intibaını uyandırsa da tercih edilen anlatma biçimi, bu endişeyi zamanla yok ediyor. İnsanın hem kendisiyle hem şeytanla mücadelesini perçinleyen var oluş, yürüyüş, arayış, sürgün, tevbe, özgürlük gibi kavramların yanı sıra kadınlar, çocuklar, kurbanlar, uyarılanlar, kan dökenler, bir yurt ve ümmet kurmayı başarabilen özneler de esas adamın çevriminde sırasıyla söz alıyor. Tarihin tekeri hiç de ıssızlık ve yalnızlık içermeyecek bir şarkı eşliğinde kimi zaman yavaş yavaş kimi zaman da baş döndürücü bir hızla dönüyor. Takılıp tökezleme ve aşma çabası eşlik ediyor bu ilk oluş sürecine.
Âdem, orijinal bir kurguya sahip olsa da öncelikle bir üslup denemesi. En farklı, en kırılgan, en özgün tarafı da bu. O kadar ki dil ve anlatım özellikleri, buluş ve mecazlar, simge ve benzetmeler, neredeyse konuyu eziyor. İçeriği yer yer gölgede bırakıyor. Aktaş, bir edebî eser için anlatımın, duygu ve düşünceyi taşıyan dilin ne kadar önemli olduğunu göstermek için ayrı bir çaba sarf ediyor âdeta. Eser, bu konuda takdire şayan. Dahası modern hatta kimi yönleriyle postmodern bir anlatı olduğu bile iddia edilebilir. Verilmek istenen mesaj içerisinde Âdem portresi de, bu yüzden, bugünün süzgecinden de geçerek yürüyor sayfalara. Bazı okuyucular kimi kelimeleri yadırgamış hatta ilk defa duymuş olabilirler. Ancak dilin, seçilen kelime ve ifadelerin; kurgu ile uyumu önemli ve Aktaş bu konuda ilk denemesi olmasına rağmen oldukça başarılı. Yine de bu durum şöyle bir handikabı içermiyor değil: Âdem romanını, zihnindeki tasavvura uygun bulmayan ve anlatımdaki orijine karşı da yakınlık hissetmeyen okuyucu, kendini zorlamadıkça okuyup bitiremeyecektir kitabı. Fakat sabırlı, hazırlıklı ve çalışkan okur, Âdem’de ilk roman denemesinin ötesinde tatlar bulmakta zorlanmayacaktır.
Günümüze çok şey söylüyor
Üslûbun ötesinde, Ümit Aktaş, insanın “kendisinden söz edilir bir şey” hâline gelmesini anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Bir “olma bilinci ve sancısı” var metnin çekirdeğinde. Ümit Aktaş’ın, Âdem’le ilgili yaklaşımı yanlışlanabilir, tartışılabilir, yadırganabilir. Bir başkası başka bir metin yazabilir. Ama önemli olan Âdem’in misyonunu, mahiyetini, öncülüğünü kavrayabilmektir. “O da tüm öncüler gibi acı çekmiş, savaşmış, yaşamı derinlemesine sezgilemiş; haksızlıklar, körlükler, bağnazlıklar ve acımasızlıklara karşı mücadele etmiş; kovulmuş, terk etmiş; sürülmüş ya da düşmüş olsa da, içinde bulunduğu cennetten uzaklaşmanın acısını yaşamıştır.” Yazarın bu “yaşanmışlığı” anlatırken fazlasıyla dünyalı / profan davrandığı da söylenebilir. Bizce de kitabın en hassas, belki en zayıf tarafı bu. Dünyaya ait, her yönüyle insan olan bir Âdem’i anlatmak isteyen yazarın, Âdem’in yaratıcısıyla / Rabbi’yle olan ilişkisini anlatmada, ilahî boyutu da olan bu bağlamı çeşitlendirmede zaman zaman yetersiz kaldığı söylenebilir. Bir belirsizlik, bir muğlaklık var bu hususta.
Âdem’in kendisiyle, içinde yaşadığı insanî çevreyle ve doğayla ilişkisi gayet canlı ve başarılı betimlenmiş. Fakat Allah fikri, Allah’la olan ilişki düzeyi yer yer havada kalıyor. Bu yüzden kimi satırlarda mitolojik, efsanevi bir Âdem’le karşılaşıyoruz. Onun insan oluş ve kendini bulma/gerçekleştirme arayışının anlatımında öne çıkan diskur, “cennet, iblis, günah, halife, peygamber” kavramlarını yeryüzüne ve insanlığa açıp yayarken, sembolizme haddinden fazla beleniyor. Bazı bölümler, şahsi bir felsefî evlekte birikip yığılan duygu ve düşünce açıklamalarına dönüşüyor. İlahî boyutla, aşkın olanla biraz daha kuvvetli bir bağ kurulmasını umduğumuz bu hususlar, ayağını hep ve genellikle yere, yeryüzüne basarak çiçekleniyor. Fakat kurguya baştan alıştığımız için bu tutum, son çözümlemede, romanı sakatlamıyor. Ayrıca Aktaş kuvvetli, derinlikli ve üzerinde düşünüldüğünü hissettiğimiz cümlelerle, şiirli ve özlü ifadelerle, hikmetli sözlerle bu gedikleri onarıyor ve büyük ölçüde metindeki gerilimi düşürmüyor. Tarihin en eski hayat hikâyesi, elbette, günümüze değgin de çok şey söylüyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Abdullah Harmancı’nın yeni öykü kitabı Baltan Taşa Değecek, Muhit Kitap tarafından yayımlandı. Yazar, gerek Kurmacanın Büyülü Sureti adlı kuramsal eseriyle gerekse öykü kitaplarıyla öyküyle olan dostluğundan ödün vermedi. Muhteris’te keşfettiğim bir şey vardı onun öyküsüne dair: Hayatın keşmekeşine kapılıp unutulmaması gereken bir bakış vardır onun öykülerinde.

Modern dönemin efsanevî tarihçilerinden biri Fernand Braudel ise, diğeri Arnold Toynbee’dir. Efsane olmalarının nedeni, sadece tarih alanında yaptıkları araştırmalar değildir. Ayrıca bu tarih üzerine düşünce üretmeleridir. Yorumcudur bu iki tarihçi. Tarih felsefesi de yaparlar. Sosyologların birinci derecede kaynakları arasındadır kitapları. Sanatı da bilirler.

Çocuklar için yazmak… Sanırım son yılların en dikkat çekici konu başlıklarından birisi bu. Çocuklar için masallar, romanlar yazmak, resimli kitaplar hazırlamak birçok insan için heyecan verici bir hedef haline geldi son yıllarda. Bu rüzgârın oluşmasında elbette sosyal medyanın etkisi büyük. Ama burada tuhaf bir durumun olduğunu göz ardı etmemek lazım.

Kelimelerin insan ruhunun aynası olduğuna inanıyorum. Kelimeler olmasa neye benzediğimizi tarif etmemiz pek mümkün olmazdı. Başka kişilerle benzerliklerimizi, tanımadığımız kişilerle aslında tanış olduğumuzu kelimeler olmasa nasıl fark ederdik bilmiyorum.

Henüz ilk kez yayımlandığı 1984 yılında kimilerince “21. yüzyılın ilk kitabı” olarak kabul edilen Hazar Sözlüğü’nün önsözünde Milorad Paviç, sanat eserlerini “evrilip çevrilebilir” ve “evrilip çevrilemez” olarak ikiye ayırdığından bahseder.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.