Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bakışlarımızdaki Boşlukları Neyle Doldurduk?




Toplam oy: 44
Bakış Boşluğu, Yahya Kurtkaya’nın üçüncü şiir kitabı. Barınma Felsefesi ve Azalan Kuş Nüfusu kitaplarından sonra Kurtkaya, sözü ve şiirine taşıdığı meseleleri daha rafine söyleme derdinde

İnsan neyle doluysa onunla bakıyor hayata. Ne eksik ne de fazla. Şiir bu bakıştaki asaletin, derinliğin, çelişkilerin, hüzünlerin bir toplamını verir bize. Şiirle bakmaz insan, baktığı dünyanın içindeki şiiri görür. Görmekle bakmak arasındaki o malum sarkaç bize ilk elde bunu öğretir: İnsanın insana uzaklığı. Yahya Kurtkaya, son kitabı Bakış Boşluğu’nda bu uzaklığın ve elbet yakınlığın sınırlarını yoklayan/sorgulayan bir dili kurmanın peşinde daha çok. Bakış Boşluğu terkibi, öncelikle hayatımızı çevreleyen binlerce göz ormanı içinde nereye bakmakta olduğumuzu imliyor aslında. Bakışlarımızın hemen ucunda beliren büyük boşluklar var ve biz o boşlukları neyle dolduruyoruz? Bakış Boşluğu’ndaki şiirler ana hatlarıyla bize bu sorunun içinde kaynayan cevapları çağrıştırıyor daha çok.

 

Bakış Boşluğu, Yahya Kurtkaya’nın üçüncü şiir kitabı. Barınma Felsefesi ve Azalan Kuş Nüfusu kitaplarından sonra Kurtkaya, sözü ve şiirine taşıdığı meseleleri daha rafine söyleme derdinde. Dil açısından ilk dikkatimi çeken husus bu oldu.

 

Barınma Felsefesi, dünyada şairâne mukim olan insanın, kendine durmaksızın korunaklar arayan insanın temel arayışları ve çelişkileri çevresinde bir hayat fotoğrafı vermişti bize: “Görüyoruz işte konuşunca barınamıyor insan / ancak susunca katlanabiliyor biri bir diğerine” (Barınma Felsefesi, s.25)

 

Azalan Kuş Nüfusu’nda ise yaşama gerekçelerini kaybeden insan için tehlike çanlarının çalmakta olduğunu ima eden sorgulayıcı bir dil hâkimdi. Azalan kuş imgesinin bize çağrıştırdığı anlam daha çok böylesi bir dünyanın görüntüleriyle iç içedir zaten: “Son kuş gelip konacak uzamış dilimizin ucuna / uzamış dilimiz hükmü düşen samurayın kılıcı” (Azalan Kuş Nüfusu, s.48) Kavga insanla insanın arasında değil, insanın kendi içindedir aslında. Kurtkaya, işbu gerçeğin pençesinde ayakta durmaya çalışan insanı arıyor daha çok. Aslolan hayatta kalmak değil ayakta kalmaktır çünkü: “seni alıyor işte sana verdiğini sanırken yalancı dünya” (Kısırlaştırılmış Kedinin Hikâyesi, s.56)

 

GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ KUCAKLAYAN SES

 

Kurtkaya, kendiyle ve dünyayla kavgalı, rahatsız bir gönle her zaman inşirah verecek olan o kadim sesi arıyor daha çok. Geçmişi ve geleceği kucaklayan o ses bir güzelliğin inşasında kurucu bir görev üstlenecek aynı zamanda. Bakış Boşluğu’ndaki şiirler o kadim sesin izini sürüyor. O sesi besleyen en temel kavram merhamettir.

 

Kitaba başlarken ilk eleştirel duruş burada kendini gösteriyor: “Merhameti saklıyor herkes korkuyor şöyle rahîm durmaktan” (Kayıp Mızrapla Peşrev, s.3) Kurtkaya, umut imgesine doğrudan değil de dolaylı yoldan bir gönderme içeren bu ilk şiirde yürekleri körelmekten ve dünyanın yüklerinden koruyacak bir ruhun izini sürüyor. Dünya ömrümüzden çalmakta, hakkımızdan gelmektedir ve bunun önüne geçmek için şair bir uyarı atışı yapar: “Kerem eyle bizlere dişlerini bileyen hayvan bizi yutmadan” (Kayıp Mızrapla Peşrev, s.3)

 

Kurtkaya “bekleme” imgesini daha bir seviyor bana kalırsa. Varoluş kaygısı içinde kendini arayan insanın yegâne azığı beklemek belki de. Kendini bekleyen, umudu bekleyen, hem geçmişi hem geleceği bekleyen insan: “Benim sen böyle yağmuru beklediğimi düşün sevgilim” (Makas Değiştiğinde, s.27)

 

Kurtkaya’da geçmiş imgesi çeşitli veçheleriyle geleceğe dönüşme potansiyeli taşıyan bir ana öz gibi nerdeyse. Bir nostalji, bir yazıklanma duygusundan ziyade insanı geleceğe ve geleceğin saldırılarına karşı koruyacak bir kalkan gibi görüyor geçmişi. Burası önemli. Çünkü dozu iyi ayarlanmadığında geçmiş, şimdi’den, an’dan rahatsız olan insanın gözünde pasif bir atalete dönüşme riski taşır her zaman. Kurtkaya, şiirini duygudan ziyade düşünsel bir temele yaslama derdinde daha çok. Düşünceyi bir amaç olarak değil bir araç, meselesini anlatmada bir yöntem olarak görüyor şair. Ki aksi takdirde şiir bir felsefe metnine dönüşür ki, şiirin harcı bu değildir. Kurtkaya için geçmiş bir hatırlama membaı, bir kök ve özeleştiri çağrısıdır bir bakıma: “Söyle onlara / Tahılın tadı eskisi gibi değil / Söyle onlara suyun da” (Kaçış Rampası, s.44) Bu ‘yaşamak yoklaması’ndan sonra söz elbet umuda da gelecektir. Kurtkaya için umut, bakışlardaki boşlukları doldurabilmek için insanın muhtaç olduğu aslî bir cevherdir. Umudu da gelecek imgesi yüklenir daha çok: “Sen geleceksin / Elin yüzün aydınlık / Kalbin bembeyaz da” (Kaçış Rampası, s.45)

 

 


 

 

Kurtkaya, şiirini duygudan ziyade düşünsel bir temele yaslama derdinde daha çok. Düşünceyi bir amaç olarak değil bir araç, meselesini anlatmada bir yöntem olarak görüyor şair.

 

 


 

 

HATIRALAR GEÇMİŞLE ALAKALIDIR

 

insanın arayışına matuf bir yalınlığın ipuçlarını vermeye çalışmış. Kayıp Mızrapla Peşrev bölümündeki şiirler merhamete, aşka, inanca, umuda dair beklentilerin yoğunlaştığı, hayata dair sorguların alt metinde kendini derinden derine hissettirdiği bir duyarlıkla örülmüş. Bakış Boşluğu bölümündeki şiirler ise çatışma ve çelişkiler arasında yaşayan insanın iç dünyasına doğru uzatılmış bir projektör gibi nerdeyse. Zaten bakışlardaki boşluğu anlamaya çalışmak, içimizde bitmeyen o çatışmalardan geçiyor. Tanımlamadan söz etmiyorum elbette, tanımlama çünkü hissiz bir aparata dönüşme riski taşır her zaman. Hâlbuki anlamaya çalışmak, insanın kendi içinde uzayıp giden o hayat yolunu daha iyi “görmesini” sağlayacaktır.

 

Kurtkaya, son bölümde de işbu hayat yolunun çeperlerinde dolanıyor. Dönüş Yolu başlıklı son bölüm, şairin yol boyunca “gördüklerinden” müteşekkil bir dünyanın ayrıntılarını sunuyor bize. Burada geçmişe ve zamana dair belirlemeler Kurtkaya’nın zamana yüklediği anlamın ipuçlarını veriyor: “Artık geçmişte kalan birer hatıradan / İbarettir dünya geçmişte kalan / Birer hatıradan geçmişte kalan.” (Dönüş Yolu, s.77) Aynı adlı şiirin ve kitabın son dizeleri Kurtkaya’nın yola, insana ve hayata dair arayışlarının özü/ruhu olarak da alınabilir elbette: “Hisseden kıssa aldık yol boyunca / Biriktirip düşleri geri çekildik / Şimdi yeniden revân oluyoruz / Yaşamanın adına dönüş yolu dedik.” (Dönüş Yolu, s.91)

 

 

 

BAKIŞ BOŞLUĞU
Yahya Kurtkaya
PRUVA YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.