Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Barut Kokan Öyküler: Saraybosna Marlborosu




Toplam oy: 8
Saraybosna Marlborosu bir iç savaşın, Saraybosna Kuşatması’nın kitabı ama savaş hakkında değil hayat hakkında yazılmış bir eser. Milenko Yergoviç, kuşatma altındaki şehirde yaşamları geri döndürülemez şekilde değişen kahramanların hikâyelerini anlatırken savaşın soğuk nefesini hissettiriyor okuyucunun ensesinde.

20. yüzyıl hiç şüphesiz tarihteki en trajik yüzyıl olarak yerini aldı. Bu yüzyılda iki büyük dünya savaşının yanı sıra sıcak ve soğuk birçok çatışma yaşandı. Dünyada o zamana kadarki belki de en fazla sayıda masum insan katledildi, madden ve manen sakat bırakıldı, yurtlarından edilip sürgüne uğratıldı. Diktatörlüklerin zulmü, iç savaşların kırımı altındaki halkların yaşamı bir daha asla eskisi gibi olmadı. İşin tuhaf yanı 20. yüzyıl etkisini hâlâ hissettiriyor. Açılan yaralar kapandı gibi görünmesine rağmen kabuğu biraz kazısak kanayacak gibi. Bu durumda filozof Alain Badiou’nun sorduğu soru geliyor akla: Bir yüzyıl kaç yıl eder? Yüz yıl mı? 20. yüzyıl bitti diyebileceğimiz olay hangisi? Berlin Duvarı’nın yıkılışı mı, neo-liberalizmin doğuşu mu, Sovyetler Birliği’nin dağılışı mı? Öyle görünüyor ki bakış açısına göre yüzyılın belirleyici unsurları değişiyor.

 

Savaş yüzyılı diyebileceğimiz 20. yüzyılın sona ermesine yakın insanlığa vurulan son büyük darbe Saraybosna kuşatması. 6 Nisan 1992›de aşırı Sırp milliyetçilerinin Bosnalı Müslümanlara yönelik başlattığı kuşatma tam 3,5 yıl sürdü. Savaşın bilançosu çok ağırdı. 14 binden fazla insan hayatını kaybetti. Günde yaklaşık üç yüz küsur bombanın patladığı şehrin neredeyse tamamı yakılıp yıkıldı. Bosna’da yaşayan (Boşnak, Sırp, Hırvat) çocuk nüfusunun yarısı öldü, yaralandı veya başka sebeplerle savaştan etkilendi. Kuşatma, şehrin dünya ile irtibatının kesilmesine ve yiyecek, gaz, ilaç gibi ihtiyaçlarının karşılanamamasına neden oldu. Herhangi bir acil ihtiyaç için evinden çıkan Bosnalılar keskin nişancıların hedefi oluyordu. Yaşam -buna ne kadar yaşam denilirse- Bosnalılar için sığınaklarda ve bomba sesleri ardında sürüyordu.



Sayfalarda barut kokusu


Bosnalı Hırvat yazar Milenko Yergoviç’in yazdığı Saraybosna Marlborosu, kuşatma altında süren zorlu yaşamı öyküler aracılığıyla biz okurlara sunuyor. Yergoviç, Zagreb’de yaşamasına rağmen kuşatmanın sürdüğü 1993 yılını Saraybosna’da geçirir. Gazeteci kökenli olmasının da etkisiyle Bosna’daki savaş koşullarını ayrıntılarıyla gözlemler. Ancak o savaşı, bölgeye gelen diğer gazetecilerden farklı olarak edebi bir duyarlılıkla ele alır. Onu ilgilendiren tüm siyasi tarafların, orduların vb. dışında hikâyeleriyle var olan insandır. Çocukluğunun geçtiği, anılarıyla dolu bu şehir koşullar ne olursa olsun içinde yaşayanlarla değerlidir. Yergoviç, yirmi dokuz öyküden oluşan Saraybosna Marlborosu’nu, 1994 yılında barut kokusu henüz devam ederken yayımlar.
Eser, gerçeğe dayanan edebi geleneğin ilk örneği kabul edilir. Yazar, savaşın gerçekliğini kurguyla harmanlamada usta bir tavır sergiler. Yergoviç’in öyküleri gerçekten beslenen kurmacalardır. Hayatın içinde her yerde görebileceğimiz karakterler, savaşın yarattığı yeni dünyada karşımıza çıkar. Âşıklar, birbirine küs komşular, tramvay sürücüleri, bar müdavimleri kuşatma altında her zamanki yaşamlarından farklı bir var oluşa sürüklenirler. Geçmiş ile şimdi, iki ayrı dönem bir resimde buluşur. Savaştan önce sıradan olan nesneler, olaylar hatta yaşamın kendisi artık yeni bir anlam ve değer kazanır. “Hayat, hakkında bildiğimden çok daha farklı bir mesele haline gelmişti. Yaşamak, artık ciddi bir müessese”


Şiddetin yarattığı gerçeklik 


Yergoviç’in öykülerinde geçmişin barışçıl ortamıyla şimdinin yıkımı el ele yürür. Savaş her ne kadar öykülerin arka planını oluşturuyor gibi görünse de, karakterlerin yaşamını geri dönmemecesine değiştirir. Yaşamın rutini giderek yok olur, gündelik kaygılar önemini yitirir. Olağan detaylar kuşatma ortamında flulaşır, yerini şiddetin yarattığı gerçeklik alır. “Dünyanın öbür ucundan yüz kilometre kadar uzakta, insanlar geleceklerini planlıyorlar, ayakkabıcılar kışlık ayakkabıları onarıyor, terziler bir siparişten diğerine yetişiyor… Hayat, nabız gibi, tüm ufak aldatmacalar ve ertelemelerle atmayı sürdürüyordu… Savaşın şehrimdeki her şeyi paramparça etmesi ve tüm ritmi değiştirmesinden önce ben de böyle yaşıyordum… Her şey o kadar geride kalmıştı ki ne kadar korktuğumu dahi hatıralardan ölçer olmuştum”. 



Kuşatmadan önce birlikte barış içinde yaşayan Müslüman, Sırp, Hırvat halklar savaşla birlikte birbirine kırdırılır. Medya kanalları, tarih kitapları sadece rakamları verir, dünyanın geri kalanı da beyaz camın ardından film gibi izler olan biteni. Dünya kayıtsızdır alevlere, zulme, ölüme. Savaşın etkisi ancak edebiyatın gücüyle ortaya çıkar. Saraybosna Marlborosu’nun tam da kuşatma devam ederken yayımlanması bu nedenle çok kıymetlidir. Sade, dingin bir dille yazılan öyküler dünyanın birçok diline çevrilir. Şehrin kültürel çeşitliliği, farklı toplumsal sınıflar kitapta adeta geçit töreni sergiler. Kuşatma ile yıkılan şehrin onarımı yıllar içinde gerçekleşir gerçekleşmesine ancak keskin nişancıların açtığı delikler bazı binaların duvarlarında hâlâ duruyor. İşte bir bu delikler bir de Yergoviç’in öyküleri, yeni bir yüzyıl başlamasına (!) rağmen savaşın soğuk nefesini hissettiriyor ensemizde.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.