Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar Biliyorlar Ama Yine De Yapıyorlar Biliyorlar Ama Yapamıyorlar




Toplam oy: 13
Sinemada özgün bir dil yaratmak, bu işin nasıl yapılacağını tarif etmekten çok daha zordur. Zira tarifler daima ideal dünyanın kusursuzlukla taçlandırılmış soyut evrenine aittir. Bu bahiste, son yıllarda bazı dergilerde gözümüze çarpan ya da birtakım kültür sanat etkinliklerinde konuşulan “Sinema ve Tasavvuf”, “Sinema ve Felsefe”, “Sinema ve Rüya”, “Sinema ve Gelenek”, “Sinema ve Etik” gibi ruhu coşturan ancak bir fanteziden öteye gitmeyen bazı arayışların bu denli ciddiyetle dillendirilmesi, doğrusu zaman ve emek israfından başka bir anlam ifade etmez.

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar. Öte yandan yaptıkları ile yaptıklarını zannettikleri şeyler arasında bir fark olduğunu da bilmiyorlar. Marks’ın bu sözü 19’uncu yüzyılın karanlık hayaletlerinden biri olsa da çağdaşlarımız onun ölümüne asla izin vermeyecektir. Nitekim ilk hayat öpücüğü Zizek’ten gelir: “Biliyorlar ama yine de yapıyorlar!” Zizek’in Marks’a verdiği cevap bir cevap olmaktan çok bir şerh, ironik bir yorum ya da saygı dolu bir nazire olarak düşünülebilir. Biliyorlar ama yine de yapıyorlar; bütün sebep ve sonuçlarıyla, taammüden, bile isteye…

 

 

Bunca sözden sonra, asıl meseleye dönelim: Biliyorlar ama yapamıyorlar! İdeal olan, ahlaki olan, estetik olan, özgün ve biricik olan nedir, bunu biliyoruz. Hatta daha fazlasını da biliyoruz, ancak elinde harikulade tarifleri olan fakat bütün ziyafet sofralarından aç kalkan birinin durumu gibi… Biliyorlar ama yapamıyorlar; kuvveden fiile dönüşemeyen sonsuz teorilerin, fikirlerin, planların hazin sonuna dair bir itiraf… Tarif ederken kusursuz, yaparken yetersiz…
Özgün bir sinema dili yaratmak
Sinemada özgün bir dil yaratmak, bu işin nasıl yapılacağını tarif etmekten çok daha zordur. Zira tarifler daima ideal dünyanın kusursuzlukla taçlandırılmış soyut evrenine aittir. Bu bahiste, son yıllarda bazı dergilerde gözümüze çarpan ya da birtakım kültür sanat etkinliklerinde konuşulan “Sinema ve Tasavvuf”, “Sinema ve Felsefe”, “Sinema ve Rüya”, “Sinema ve Gelenek”, “Sinema ve Etik” gibi ruhu coşturan ancak bir fanteziden öteye gitmeyen bazı arayışların bu denli ciddiyetle dillendirilmesi, doğrusu zaman ve emek israfından başka bir anlam ifade etmez. Bütün bu laf kalabalığı, “biliyor ama yapamıyor” oluşumuzun resmi gibidir başlı başına. Bütün bilmelerimizin karşılıksız kalışı, bu yazının hudutlarını aşan çok daha derin bir tahlili gerektirse de bu hususta birkaç noktanın altını çizmek isterim.
Her şeyden evvel mühendislik bir buluş olarak sinemanın teknik ve tarihi köklerine yabancı oluşumuz, onunla kendimize has bir estetik/etik inşa etmekten de mahrum kılmıştır bizi. Bu bakımdan bizim ona dair bilgimiz eksik ve ikame bir bilgidir. Öte yandan-kestirme bir ifadeyle söylemek gerekirse- sanat, peşimizi bırakmayan büyük davalarımız için birer sarf malzemesi olarak anlamlıdır. Düşünce ve sanat bütün asaletini bu vahşi vitaliteye kurban eder. Burası en küçük dava’nın en büyük mana’ya galebe çaldığı yerdir.
Mana gerek, dava gerekmez
“Mana gerek, dava gerekmez.” Merhum Erol Akyavaş, en önemli seri çalışmalarından birine bu adı vermişti. “Bilme, yapma ve inanma” ilişkisinin kafa karıştıran paradokslarından kolayca sıyrılmanın yolunu işaret ediyor adeta: Mana gerek, dava gerekmez! İnanmanın ve düşünmenin, bilmenin ve yapmanın, geleneğin ve modernin, Doğu’nun ve Batı’nın ötesinde güçlü bir özgüvenle kendi sanatını ince bir manaya sığdırabilmişti o. Hayatı ve eserleri, yüce bir fikre, yüksek bir sanata ulaşmanın imkânı olarak harikulade bir örnektir. Bütün renkleri, desenleri ve çizgileriyle rikkat ve zarafet örneği olarak temsil etmeyi başardığı gelenek, onu hiçbir zaman bugünün dünyasından koparmamıştır.
Geleneği temsil etmeye soyunurken anakronizme kapılmak... Bunun en kötü örneklerini ne yazık ki, sinema-TV dünyasının harcıâlem dizi ya da filmlerinde görüyoruz bugün.
Kültür ve Emperyalizm’in ilk cümlesinde Edward Said şöyle söylüyor: “Geçmişe başvurmak bugüne ilişkin yorumlarda kullanılan en yaygın stratejilerdendir. Böylesi başvurulara can veren yalnızca geçmişte neler olup bittiği ve geçmişin ne olduğu konusundaki anlaşmazlık değil, belki aynı zamanda geçmişin gerçekten geçmiş, tamamlanmış ve sonuçlanmış olup olmadığı ya da başka biçimlerde de olsa sürüp sürmediği konusundaki belirsizliktir. Bu sorun, etki gücü üstüne, kınama ve yargılama üstüne, güncel konular ve geleceğe ilişkin öncelikler üstüne her türden tartışmayı alevlendirmektedir.” Geçmişin gerçekten geçmediği, şimdiye yeni ve kusursuz bir inşa olarak taşındığı bir düzlem, bugünün yetersizliklerini perdelemek ve geçici de olsa bir tatmin yanılsaması yaratmak için elverişli bir alan sunar. Bu yanılsama içinde geleceğe, ancak geçmişe referansla değer tayin ederiz. Ne var ki geçmişi aşınmaz bir kutsallık halesiyle sürekli olarak bugüne taşırken kurban edilen şeyin geleceğin kendisi olduğunu, kendimizi bugünden ve gelecekten mahrum bıraktığımızı görmezden geliriz.

Anakronizmin kıskacında
Bugünün sinema-TV platformları bir yanıyla fütüristtik imgelerle dolup taşarken öte yanıyla her türden anakronizme kucak açmaya elverişli bir evren yaratır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de tarihi dizi ya da filmlerin, epik yapımların sayısı hızla artıyor. Bunda yadırganacak bir taraf yok. Ancak her birine büyük fikirlerin ve ideallerin ya da Said’in ifadesiyle “stratejilerin” kaynaklık ettiği düşünüldüğünde acaba ortaya çıkan ürün geçekten de amacına hizmet etmeyi başarabilmiş midir? Hatta bir kısmı kamu yayıncılığı yapan televizyonlarda yayınlanan dizilerin sinematografik dil ve anlatım biçimiyle küresel Netflix dizilerinden hiçbir farkı yoktur. Öyle ki benzerliğin oranı başarı hanesine yazılarak değerlendirilmektedir.
Efektlerin yapaylığı, karakterlerin zorlama diyalogları, sahnelerin içi boş mizansenleri… Kahramanlarımız, sanat yönetmeninin sipariş ettiği ışıl ışıl, görkemli kostümlerin içinde kaybolmuş vaziyette, çağlar öncesinin kunt sesiyle değil akşamdan kalma yorgun bir playboy edasıyla konuşur. Haftalar aylar hatta yıllar boyu süren dizilerden çıkarabileceğiniz tek bir sonuç yoktur. Kılıçlar keskin, oklar kavi, fetihler yakındır ama sezon sonunda elinizde hatırlamaya değer hiçbir şey kalmaz. Entrikaların, tuzakların en bayağısı ile boğuşurken düşmanlarımız kadar güçlü, onlar kadar gaddar olmalıyız; klasik dramanın en ucuz numarasıdır bu. Şiddet, hız ve coşku daima kazandırır. Seyirci istediğini almış olur. İyilik, kahramanlık, cesaret düşmanın kellesini keserken hissettiğimiz coşkuyla ve olur olmaz yerde ölçüsüzce kullanılan şiddetin derecesiyle ölçülüyorsa bu bir ahlaki sorun değil midir? Küresel ölçekli büyük yapım evlerinin inşa ettiği, şiddet, kan ve vahşetle yükselen ehramlara bir taş da biz koymuş olalım ne çıkar?.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.