Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir rüya için ağıt




Toplam oy: 880

 

Edebiyat tarihinin dehlizlerinde şöyle bir gezinince yoksulluğun, yoksunluğun, hastalığın, aşk acısının ve memleket hasretinin bir tür şair “özelliği” olduğu algısına kapılmak çok kolaydır. Oysa durum tam tersidir. Bütün bunlar, kişi şair olduğu için değil, şair olmayı seçtiği için gelmiştir çoğu zaman başına. Bu yüzden, bu kıymetli adamları “acı bir kaderin sonuçlarına katlanmak zorunda kalmışlar” diye değil “seçtikleri hayatın bu tür yan etkileriyle de mücadele etmek zorunda kalan insanlar” olarak görmek gerekiyor belki de. Bu nedenle, neresinden bakarsanız bakın, mesela Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu gibi şairlerin “talihsiz” gibi görünen hayatları, aslında bir ayrıntıdır. Gönlünü şiirden yana yatırmış, kelimelerle, imgelerle, anlamlarla hayatı var etmeye çalışmış iki şairin gencecik yaşlarda veremden ölmesi yalnızca şiirin kaybıdır. Biri yoksulluk yüzünden üniversiteyi bırakmak zorunda kalmış, diğeri hastalık nedeniyle liseden ayrılmış bu iki genci İkinci Dünya Savaşı’nın ve mükellefiyet döneminin ağır koşullarında Zonguldak’ta ayakta tutan şeyin şiir olduğunu görmemek ancak onları öldüren şeyin verem olduğunu düşünenlere özgü olabilir. Çok şükür bu iki şairi Kelebeğin Rüyası filmiyle gündemimize taşıyan Yılmaz Erdoğan onlardan değil.

 

 

 

Kısa süre öncesine kadar yalnızca edebiyatla, özellikle de şiirle yakından ilgili olanların hakkında bilgi sahibi olduğu Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu; Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği (ve ayrıca hikâyenin geçtiği 1940’lı yıllarda Zonguldak’ta edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatigil’i canlandırdığı) Kelebeğin Rüyası ile bir kez daha gündeme geliyor. Film de böylece “şiir”e bir iade-i itibar niteliği kazanıyor. “İnsanlığın en büyük sorununun şiirini kaybetmiş olmak” olduğu bir çağda içinde şiir olan bir film çekmek az bir risk değil.

 

 

 

Aşk bahanesidir şiirin”

 

 

Erdoğan, 1920’li yılların başlarında başlayıp 1940’lı yıllarda aramızdan ayrılan bu iki şairin 1941 yılındaki hallerine götürüyor bizleri. Dünya, İkinci Dünya Savaşı’yla allak bullak olmuştur. Dönemin iktidarı, Zonguldak köylerinde yaşayan 15-65 yaş arası erkeklere madenlerde çalışma zorunluluğu getirmiştir. Yoksulluk ve verem hastalığı nedeniyle üniversite eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan Muzaffer Tayyip Uslu ve yine aynı nedenlerle liseyi bitiremeyen Rüştü Onur, Zonguldak’ta “memur” olarak çalışmakta, bir yandan da İstanbul’daki dergilere şiirler yollamaktadırla

r. Sık sık da Behçet Necatigil ile buluşup edebiyat sohbetleri yaparlar.

 

 

Kelebeğin Rüyası’nı iyi film yapan birçok şey var. Biri, Türkiye’de dönem filmi çekmenin zorluklarının başarıyla aşılmış olması. Yılmaz Erdoğan ve BKM Film, büyük bir risk alarak dönemin atmosferini yaratmakta “cimri” davranmamışlar. Öte yandan filmin teknik ekibinin (özellikle de görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, kurgucu Bora Gökşingöl) ve sanat yönetiminin çok iyi olduğunu anmadan geçmeyelim. Ayrıca, Joe Wright’ı andıran görkemli ve tek plandan oluşan açılış sahnesinin bizim sinemamızda başka bir örneği olmadığını da hatırlatalım. Ama bütün bunlar Kelebeğin Rüyası’nı iyi bir film yapmaya yetmeyebilirdi. Büyük paralar harcanarak, büyük hayalkırıklıkları yaratmış birçok film izledik yakın tarihte. Burada Neşeli Hayat ile girdiği sine/masal yolunda Nuri Bilge Ceylan ve Bahman Ghobadi gibi iki ustadan öğrenmeye devam etmiş, sinemada öğrendiklerini şiire olan tutkusuyla birleştirmiş bir isim temel belirleyici oluyor hiç kuşku yok ki: Yılmaz Erdoğan.

 

 


Bugün genel bir kanının “sıkıcı” bulduğu “şiir”i bir filmin bahanesi haline getirmek... Didaktizme düşmeden ve gerçekten sıkıcı olma ihtimaline prim vermeden çekilmiş bir film var karşımızda. Muzaffer ve Rüştü’nün kasabanın zengin ailelerinden birinin kızı olan Suzan için en iyi şiiri kimin yazacağına dair iddiaya girip “Aşk bahanesidir şiirin” mısrasına ulaşmaları, Yılmaz Erdoğan’ın film için tercih ettiği yolu tarif ediyor aslında. Erdoğan şiiri değil, şairi yerleştiriyor hikâyenin merkezine. Böylece şairin her bakışında, her öksürüğünde, kadehini her kaldırışında şiir de kendine yer açıyor, büyüyor. Böylece şiir bir anda ortaya çıkıp sevgiliyi, seyirciyi etkilemek için kullanılan bir araç olmaktan çıkıp filmin ruhuna siniyor.

 

Şiir bahanesidir hayatın”

 

 

Film burada durmuyor. Karakterlerimiz şiirin dünyasından çıkıp dış dünya ile bağ kurmak zorunda kalınca, şiirin işlevi de değişiyor. Rüştü’nün hastalığının artan şiddeti, Muzaffer’in Suzan’a olan umutsuz aşkı ve bitmek bilmeyen yoksullukla sınanan yaşamları için şiir, bu kez “hayatın bahanesi” haline geliyor. Muzaffer ve Rüştü’nün “Aşk bahanesidir şiirin” olan mottoları; aşkı bulduktan ve büyüttükten sonra, şiiri hayatta kalmanın bir yolu haline getirerek ona yepyeni bir işlev de yüklüyor: “Şiir bahanesidir hayatın!”

 

 

Kelebeğin Rüyası -muhtemel ki biraz da ticari kaygılarla- finale doğru, hayatla, karakterlerle ve işin dramatik yanlarıyla koruduğu mesafesini biraz daraltıyor. Rüştü ile Mediha’nın aşkının “kaderine”, Muzaffer ile Suzan’ın birlikteliğinin imkânsızlığına doğru kırıyor dümenini. Biraz drama meylediyor, seyircinin duygularıyla oynamaya başlıyor. Bu küçük makas değişikliği filmin özenli işçiliği ve iyi yazılmış senaryosu sayesinde herhangi bir dağınıklığa yol açmıyor belki ama çok daha iyi bir yapım olarak tarihe geçmesinin de önünü kesiyor sanki.

 


 

Söz filmin sıkıntılı yanlarından açılmışken bazı oyuncu tercihlerinin ve performanslarının da altını çizerek geçelim bu bahsi. Özellikle 16-17 yaşlarında olması gereken Suzan karakteri için Belçim Bilgin tercihinin doğru olduğunu söylemek çok zor. Yaşından söz ettim ama bunun sadece yaşla ilgili olmadığını belirtmek gerek. Çünkü hikayenin geçtiği dönemde Rüştü 21, Muzaffer 19 yaşında ama Mert Fırat- Kıvanç Tatlıtuğ ikilisinin yarattığı ahenk bu sorunu ortadan kaldırıyor. Kaldı ki, aynı dönemde 20'li yaşlarının ortasında olan Behçet Necatigil’i Yılmaz Erdoğan’ın can

landırmasında da “görsel” bir sorun yok. Bu üç karakter daha çok temsil ettikleriyle var ediyorlar kendilerini. Ama Suzan karakterinin yaşı, sosyal statüsü, oturması, kalkması sahicilik duygusunu gerektiriyor ne yazık ki.

 

 


Bu bahsi, 2007’de
Amerikalılar Karadeniz’de filmindeki rolü dışında sinemada boy göstermeyen ama özellikle Ezel ve Kuzey Güney dizisinde yarattığı karakterlerle oyunculuğunda önemli mesafeler kat ettiği gözlenen Kıvanç Tatlıtuğ ile kapatalım. Tatlıtuğ -Yılmaz Erdoğan ile birlikte- filmin açık ara en iyi iki oyuncusundan biri. Genç oyuncu karakterlere hayat verirken, bedensel 


olarak da kendini değiştirme ve o karaktere kendi bedeninden farklı bir form verme konusunda da emin adımlarla ilerliyor.

Açıkçası filmin basın gösteriminden çıktıktan sonra yoksulluk, hastalık ve sefaletin kol gezdiği bir zamanı ve ülkeyi anlatan Kelebeğin Rüyası’nın fazla “temiz” bir estetiği sahip olduğunu düşünmüştüm. Ama aradan birkaç saat geçtikten sonra böyle olmasının bir anlamı olduğunu fark ettim. Yılmaz Erdoğan, Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un içinde olduğu ve şiirin her taşın altından çıktığı bir rüya idi tasarlanmış olan. Karakterleriyle, hikâyesiyle, yönetimiyle, her karesine sızan şiiriyle ve tüm eksiği gediğiyle “temiz” bir rüya var karşımızda.

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Muhammed Hicazi 1900 yılında Tahran’da dünyaya gelmiş. Yüksek bir memur olan babasının imkânları sayesinde müreffeh bir çocukluk geçirmiş. Erken yaşlarda Arapça ve Fransızcayı yetkin şekilde öğrendikten sonra eğitim için Fransa’ya yollanmış. Hicazi’nin Fransa yılları onun uzaktan idrak etmeye çalıştığı Batı’yı yerinde özümsemesi için bir başlangıç noktası olmuş.

Kelimeleri hikâyeleri ile birlikte düşünürüm. Birer insan gibi yaşamları ve dönüşümleri vardır kelimelerin. Onun seyrini izlerim. Anlamları dışında görünüşleri ve tipografik hareketleri ilgimi çeker.

 

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.