Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir Şairin Gözlerinde Yeryüzü Rüyası




Toplam oy: 41
Cemalettin Latiç’in sanat algısında ilahî derinlik, aşkın bir boyut olarak öne çıkıyor desek yeridir. Tabiata, bitkilere, hayvanlara uzanan o çağrışımlı bakışın zenginliği içinde insan da bir merhamet remzi olarak belirginleşir.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır. Okur Kitaplığı’nı kutlamak gerek.

 

Çarın Gözleri, Gazi Hüsrev Bey ve Gel En Sevgili, Latiç’in çevirisi yapılan ilk üç kitabı. Gazi Hüsrev Bey, Latiç’in bir tiyatro eseri. Gel En Sevgili kitabındaki şiirler ise Latiç’in ilahi ve kaside formunda yazdığı şiirlerden oluşuyor. Latiç’in toplu şiirleri ise Çarın Gözleri isimli kitapta bir araya getirilmiş. Çarın Gözleri, Latiç’in poetik evrenini, şiirini besleyen ana damarları, sanat algısını temel özellikleriyle çerçeveleyen çok önemli bir toplam. Aşkın bir sanat algısından besleniyor Latiç. Hem Doğu’ya hem Batı’ya dair göndermelerin iç içe geçtiği şiirlerde Latiç, öze ve fıtrata dair bir masumiyetin çeperlerinde dolanıyor.

 

Bosna’nın tapu sicil kaydı

 

Latiç’in dünyasında doğduğu köy, dede imgesi, şiirlerde boy gösteren akrabalar, Bosna dağları ve ırmakları ve en önemlisi çocukluk hatıraları hepsi birden birleşip olağanüstü güzellikle bir Bosna rüyasına dönüşüyor. Çarın Gözleri’nde baktığı her yerde sonsuz güzellikte bir yurt sevdasını, özlemini çerçeveleyen, o özlemi handiyse bir aşkla bütünleştiren bir anlatım inceliğiyle karşılaşıyoruz. Latiç’in şiir dünyası bu bağlamda çatışma ve kaostan ziyade barışa, sevgiye ve içtenliğe açılan bir diyalektiğin izini sürüyor: “Bakışınızı, Ey Allah kuşları, / Buz gibi soğuk olan ruhuma çerçeveledim, / Ve onu tılsım gibi taşırım…” (Pridvorci ile Buluşma, s.30)

 

Latiç’in doğayla kurduğu ünsiyetin iki yönlü bir açılımı var. Öncelikle saf ve yalın insanı anlatırken bir özdeşlik ilkesine yaslanıyor şair. İnsanın doğasıyla dünyanın henüz bozulmamış doğası arasında bir masumiyet ve sessizlik mahyası kuruyor. Kuşlar, saflığın bir habercisi gibi uçup duruyorlar şiirlerin içinde. Burası önemli. Doğayla kurulan ünsiyetin bir diğer veçhesinde ise bir vatan/yurt sevgisinin temel izleklerini görüyoruz. Gerçekleşmiş bir hayalin kanlı canlı temsilleri var bu yurt rüyasında. Öyle ki, Latiç, üstü örtük imgelere, kapalı söyleyişlere metelik vermeden gerçekliğin manzaralarını olduğu gibi aktarmayı tercih ediyor.

 

Bosna’nın dağları, ırmakları handiyse bir ülkenin tapu sicil kayıtlarına dönüşüyor onun şiirinde. Çarın Gözleri’nde birçok özel isim geçiyor… Mütercimin bu özel isimler için sayfa sonuna açtığı dipnotlar okur için oldukça güzel bir kolaylık olmuş. Şiirleri okurken bahsi geçen özel isimlerin içeriğini öğrenmek, o şiirin dünyasını göndermelerini yerinde görmek için güzel bir imkân.

 

Allah’ın boya fırçası

 

Latiç’in sanat algısında ilahî derinlik, aşkın bir boyut olarak öne çıkıyor desek yeridir. Tabiata, bitkilere, hayvanlara uzanan o çağrışımlı bakışın zenginliği içinde insan da bir merhamet remzi olarak belirginleşir. Acılar da vardır elbette ve Latiç, acıları insanın tekâmül sürecinde bir pişme, olgunlaşma durağı olarak görüyor. Onun şiirlerini okurken kâinatı boyayan o yaratıcı kudretin haşyetiyle, yüceliğiyle baş başa kalıyoruz. İlahî derinlik derken kastettiğim tam olarak bu: “Ovaları boyayan o ele bak bir, / Fırçasının hakikaten benzeri yok ki!” (Allah’ın Boya Fırçası, s.102)

 

Latiç’in dünyasında insanın karanlığı kendi eylemleriyle katmerlenir. Kopuşu, dünyevî hastalıkları, fıtrattan ve doğadan uzaklaşmayı insan bizzat kendi elleriyle gerçekleştirir. Bir eleştiri temininin baskın olduğu bu şiirlerde Latiç, insanı fıtratının çağrısına kulak vermeye çağırır: “Allah bize göz verdi, fakat karanlık içinde yaşarız, / Ve alıştık ona, taparak parlak güneşin ışınına” (Karanlık, s.109) İnsanın gözleri asıl kaynaktan koptuğunda hakikati görmekten uzaklaşır. Gözle kalp arasındaki bağın kopuşu, insanın fıtratından kopuşuna denk düşer. Halbuki, asıl mesele en küçük bir kımıldayışta bile ilahî iradeyi müşahede edebilmektir: “Ama bizler küçük otu yetiştiren gücü göremeyiz! / Ölüm mucizevî gözlerimizi kapattığı an ancak / On sekiz bin âlem bize görünür olacak.” (Karanlık, s.109)

 

Latiç’in, insanın kendine doğru yaptığı yürüyüşte er ya da geç iyiliğin muzaffer olacağına dair sarsılmaz bir inancı var. Bir şair iyimserliğinden ziyade dünyada olup biten her şeyin ilahî bir tasarrufun izniyle gerçekleştiğine dair mümince bir tevekkülü görüyoruz onda: “Dünya kötülük ve tehditlerle dolu / Ama her şeyin vardır bir sonu / Çünkü sonunda her şey çöplüğe gider / Ve her şey sonunda iyi olacaktır: / Herkes lokmasını yiyecek / Her şey filizlenecek, / Yetişecek, / Çiçek verecek…” (Yaşlı Kadınlar, s.177)

 

  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.