Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir Şairin Gözlerinde Yeryüzü Rüyası




Toplam oy: 18
Cemalettin Latiç’in sanat algısında ilahî derinlik, aşkın bir boyut olarak öne çıkıyor desek yeridir. Tabiata, bitkilere, hayvanlara uzanan o çağrışımlı bakışın zenginliği içinde insan da bir merhamet remzi olarak belirginleşir.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır. Okur Kitaplığı’nı kutlamak gerek.

 

Çarın Gözleri, Gazi Hüsrev Bey ve Gel En Sevgili, Latiç’in çevirisi yapılan ilk üç kitabı. Gazi Hüsrev Bey, Latiç’in bir tiyatro eseri. Gel En Sevgili kitabındaki şiirler ise Latiç’in ilahi ve kaside formunda yazdığı şiirlerden oluşuyor. Latiç’in toplu şiirleri ise Çarın Gözleri isimli kitapta bir araya getirilmiş. Çarın Gözleri, Latiç’in poetik evrenini, şiirini besleyen ana damarları, sanat algısını temel özellikleriyle çerçeveleyen çok önemli bir toplam. Aşkın bir sanat algısından besleniyor Latiç. Hem Doğu’ya hem Batı’ya dair göndermelerin iç içe geçtiği şiirlerde Latiç, öze ve fıtrata dair bir masumiyetin çeperlerinde dolanıyor.

 

Bosna’nın tapu sicil kaydı

 

Latiç’in dünyasında doğduğu köy, dede imgesi, şiirlerde boy gösteren akrabalar, Bosna dağları ve ırmakları ve en önemlisi çocukluk hatıraları hepsi birden birleşip olağanüstü güzellikle bir Bosna rüyasına dönüşüyor. Çarın Gözleri’nde baktığı her yerde sonsuz güzellikte bir yurt sevdasını, özlemini çerçeveleyen, o özlemi handiyse bir aşkla bütünleştiren bir anlatım inceliğiyle karşılaşıyoruz. Latiç’in şiir dünyası bu bağlamda çatışma ve kaostan ziyade barışa, sevgiye ve içtenliğe açılan bir diyalektiğin izini sürüyor: “Bakışınızı, Ey Allah kuşları, / Buz gibi soğuk olan ruhuma çerçeveledim, / Ve onu tılsım gibi taşırım…” (Pridvorci ile Buluşma, s.30)

 

Latiç’in doğayla kurduğu ünsiyetin iki yönlü bir açılımı var. Öncelikle saf ve yalın insanı anlatırken bir özdeşlik ilkesine yaslanıyor şair. İnsanın doğasıyla dünyanın henüz bozulmamış doğası arasında bir masumiyet ve sessizlik mahyası kuruyor. Kuşlar, saflığın bir habercisi gibi uçup duruyorlar şiirlerin içinde. Burası önemli. Doğayla kurulan ünsiyetin bir diğer veçhesinde ise bir vatan/yurt sevgisinin temel izleklerini görüyoruz. Gerçekleşmiş bir hayalin kanlı canlı temsilleri var bu yurt rüyasında. Öyle ki, Latiç, üstü örtük imgelere, kapalı söyleyişlere metelik vermeden gerçekliğin manzaralarını olduğu gibi aktarmayı tercih ediyor.

 

Bosna’nın dağları, ırmakları handiyse bir ülkenin tapu sicil kayıtlarına dönüşüyor onun şiirinde. Çarın Gözleri’nde birçok özel isim geçiyor… Mütercimin bu özel isimler için sayfa sonuna açtığı dipnotlar okur için oldukça güzel bir kolaylık olmuş. Şiirleri okurken bahsi geçen özel isimlerin içeriğini öğrenmek, o şiirin dünyasını göndermelerini yerinde görmek için güzel bir imkân.

 

Allah’ın boya fırçası

 

Latiç’in sanat algısında ilahî derinlik, aşkın bir boyut olarak öne çıkıyor desek yeridir. Tabiata, bitkilere, hayvanlara uzanan o çağrışımlı bakışın zenginliği içinde insan da bir merhamet remzi olarak belirginleşir. Acılar da vardır elbette ve Latiç, acıları insanın tekâmül sürecinde bir pişme, olgunlaşma durağı olarak görüyor. Onun şiirlerini okurken kâinatı boyayan o yaratıcı kudretin haşyetiyle, yüceliğiyle baş başa kalıyoruz. İlahî derinlik derken kastettiğim tam olarak bu: “Ovaları boyayan o ele bak bir, / Fırçasının hakikaten benzeri yok ki!” (Allah’ın Boya Fırçası, s.102)

 

Latiç’in dünyasında insanın karanlığı kendi eylemleriyle katmerlenir. Kopuşu, dünyevî hastalıkları, fıtrattan ve doğadan uzaklaşmayı insan bizzat kendi elleriyle gerçekleştirir. Bir eleştiri temininin baskın olduğu bu şiirlerde Latiç, insanı fıtratının çağrısına kulak vermeye çağırır: “Allah bize göz verdi, fakat karanlık içinde yaşarız, / Ve alıştık ona, taparak parlak güneşin ışınına” (Karanlık, s.109) İnsanın gözleri asıl kaynaktan koptuğunda hakikati görmekten uzaklaşır. Gözle kalp arasındaki bağın kopuşu, insanın fıtratından kopuşuna denk düşer. Halbuki, asıl mesele en küçük bir kımıldayışta bile ilahî iradeyi müşahede edebilmektir: “Ama bizler küçük otu yetiştiren gücü göremeyiz! / Ölüm mucizevî gözlerimizi kapattığı an ancak / On sekiz bin âlem bize görünür olacak.” (Karanlık, s.109)

 

Latiç’in, insanın kendine doğru yaptığı yürüyüşte er ya da geç iyiliğin muzaffer olacağına dair sarsılmaz bir inancı var. Bir şair iyimserliğinden ziyade dünyada olup biten her şeyin ilahî bir tasarrufun izniyle gerçekleştiğine dair mümince bir tevekkülü görüyoruz onda: “Dünya kötülük ve tehditlerle dolu / Ama her şeyin vardır bir sonu / Çünkü sonunda her şey çöplüğe gider / Ve her şey sonunda iyi olacaktır: / Herkes lokmasını yiyecek / Her şey filizlenecek, / Yetişecek, / Çiçek verecek…” (Yaşlı Kadınlar, s.177)

 

  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor?

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi?

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medyaya bakıyorum, kitap eklerini okuyorum, kitap satış sitelerinin yeni çıkan listelerine göz atıyorum, kitabevlerinde çocuk kitapları raflarını inceliyorum. Hepsinde aynı sonuç: Çocuk şiirleri kitapları yok denecek kadar az… Çıkan çocuk şiirleri kitapları da gereken ilgiyi hak etmiyor.

Hiç seyahatname okumamış birine bunun keyfini anlatmak zor. Gediklisinin, zaten rastladığı kitaba bir göz atmadan geçip gitmesi ihtimal dışı. Zira, sanki özünde, okurunu kendine çeken bir zıt kutbu taşır seyahatnameler. Hele de, zihne kentleri adamakıllı kurma imkanı verebilenler.

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.