Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir Şairin Gözlerinde Yeryüzü Rüyası




Toplam oy: 49
Cemalettin Latiç’in sanat algısında ilahî derinlik, aşkın bir boyut olarak öne çıkıyor desek yeridir. Tabiata, bitkilere, hayvanlara uzanan o çağrışımlı bakışın zenginliği içinde insan da bir merhamet remzi olarak belirginleşir.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır. Okur Kitaplığı’nı kutlamak gerek.

 

Çarın Gözleri, Gazi Hüsrev Bey ve Gel En Sevgili, Latiç’in çevirisi yapılan ilk üç kitabı. Gazi Hüsrev Bey, Latiç’in bir tiyatro eseri. Gel En Sevgili kitabındaki şiirler ise Latiç’in ilahi ve kaside formunda yazdığı şiirlerden oluşuyor. Latiç’in toplu şiirleri ise Çarın Gözleri isimli kitapta bir araya getirilmiş. Çarın Gözleri, Latiç’in poetik evrenini, şiirini besleyen ana damarları, sanat algısını temel özellikleriyle çerçeveleyen çok önemli bir toplam. Aşkın bir sanat algısından besleniyor Latiç. Hem Doğu’ya hem Batı’ya dair göndermelerin iç içe geçtiği şiirlerde Latiç, öze ve fıtrata dair bir masumiyetin çeperlerinde dolanıyor.

 

Bosna’nın tapu sicil kaydı

 

Latiç’in dünyasında doğduğu köy, dede imgesi, şiirlerde boy gösteren akrabalar, Bosna dağları ve ırmakları ve en önemlisi çocukluk hatıraları hepsi birden birleşip olağanüstü güzellikle bir Bosna rüyasına dönüşüyor. Çarın Gözleri’nde baktığı her yerde sonsuz güzellikte bir yurt sevdasını, özlemini çerçeveleyen, o özlemi handiyse bir aşkla bütünleştiren bir anlatım inceliğiyle karşılaşıyoruz. Latiç’in şiir dünyası bu bağlamda çatışma ve kaostan ziyade barışa, sevgiye ve içtenliğe açılan bir diyalektiğin izini sürüyor: “Bakışınızı, Ey Allah kuşları, / Buz gibi soğuk olan ruhuma çerçeveledim, / Ve onu tılsım gibi taşırım…” (Pridvorci ile Buluşma, s.30)

 

Latiç’in doğayla kurduğu ünsiyetin iki yönlü bir açılımı var. Öncelikle saf ve yalın insanı anlatırken bir özdeşlik ilkesine yaslanıyor şair. İnsanın doğasıyla dünyanın henüz bozulmamış doğası arasında bir masumiyet ve sessizlik mahyası kuruyor. Kuşlar, saflığın bir habercisi gibi uçup duruyorlar şiirlerin içinde. Burası önemli. Doğayla kurulan ünsiyetin bir diğer veçhesinde ise bir vatan/yurt sevgisinin temel izleklerini görüyoruz. Gerçekleşmiş bir hayalin kanlı canlı temsilleri var bu yurt rüyasında. Öyle ki, Latiç, üstü örtük imgelere, kapalı söyleyişlere metelik vermeden gerçekliğin manzaralarını olduğu gibi aktarmayı tercih ediyor.

 

Bosna’nın dağları, ırmakları handiyse bir ülkenin tapu sicil kayıtlarına dönüşüyor onun şiirinde. Çarın Gözleri’nde birçok özel isim geçiyor… Mütercimin bu özel isimler için sayfa sonuna açtığı dipnotlar okur için oldukça güzel bir kolaylık olmuş. Şiirleri okurken bahsi geçen özel isimlerin içeriğini öğrenmek, o şiirin dünyasını göndermelerini yerinde görmek için güzel bir imkân.

 

Allah’ın boya fırçası

 

Latiç’in sanat algısında ilahî derinlik, aşkın bir boyut olarak öne çıkıyor desek yeridir. Tabiata, bitkilere, hayvanlara uzanan o çağrışımlı bakışın zenginliği içinde insan da bir merhamet remzi olarak belirginleşir. Acılar da vardır elbette ve Latiç, acıları insanın tekâmül sürecinde bir pişme, olgunlaşma durağı olarak görüyor. Onun şiirlerini okurken kâinatı boyayan o yaratıcı kudretin haşyetiyle, yüceliğiyle baş başa kalıyoruz. İlahî derinlik derken kastettiğim tam olarak bu: “Ovaları boyayan o ele bak bir, / Fırçasının hakikaten benzeri yok ki!” (Allah’ın Boya Fırçası, s.102)

 

Latiç’in dünyasında insanın karanlığı kendi eylemleriyle katmerlenir. Kopuşu, dünyevî hastalıkları, fıtrattan ve doğadan uzaklaşmayı insan bizzat kendi elleriyle gerçekleştirir. Bir eleştiri temininin baskın olduğu bu şiirlerde Latiç, insanı fıtratının çağrısına kulak vermeye çağırır: “Allah bize göz verdi, fakat karanlık içinde yaşarız, / Ve alıştık ona, taparak parlak güneşin ışınına” (Karanlık, s.109) İnsanın gözleri asıl kaynaktan koptuğunda hakikati görmekten uzaklaşır. Gözle kalp arasındaki bağın kopuşu, insanın fıtratından kopuşuna denk düşer. Halbuki, asıl mesele en küçük bir kımıldayışta bile ilahî iradeyi müşahede edebilmektir: “Ama bizler küçük otu yetiştiren gücü göremeyiz! / Ölüm mucizevî gözlerimizi kapattığı an ancak / On sekiz bin âlem bize görünür olacak.” (Karanlık, s.109)

 

Latiç’in, insanın kendine doğru yaptığı yürüyüşte er ya da geç iyiliğin muzaffer olacağına dair sarsılmaz bir inancı var. Bir şair iyimserliğinden ziyade dünyada olup biten her şeyin ilahî bir tasarrufun izniyle gerçekleştiğine dair mümince bir tevekkülü görüyoruz onda: “Dünya kötülük ve tehditlerle dolu / Ama her şeyin vardır bir sonu / Çünkü sonunda her şey çöplüğe gider / Ve her şey sonunda iyi olacaktır: / Herkes lokmasını yiyecek / Her şey filizlenecek, / Yetişecek, / Çiçek verecek…” (Yaşlı Kadınlar, s.177)

 

  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.