Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bozkırın Habis Ruhu: Congolos




Toplam oy: 28
Şaman kültürüne ait pek çok unsur gibi Congolos da İslam’a geçiş ile birlikte ciddi bir dönüşüm yaşayıp bir bakıma yeniden tanımlanmış. Doğan’ın hikâyesini kurarken bu yaygın tavra sadık kalması yerinde bir seçim gibi görünüyor.

Bozkırın, insanı çağıran, hep aşina kaldığımız gizemli bir yanı var. Belki de uçsuz bucaksız bir deniz kıyısında duyduğumuz tekinsizlik de, sık orman yollarında ağaç dalları arasından göğü bulma çabamız da binlerce yıllık genetik bir hafızanın ürünü. Toprağı ayaklarımızın altında hissetmeyi, ufku görmeyi, bozkırın hikâyesini dinlemeyi istiyoruz. Samet Doğan yeni kitabı Congolos’ta tam da bu bozkırın hikâyesini anlatıyor.

 

Doğan’ı savaş muhabirliği yaptığı yıllar boyunca tanık olduklarının kaleme aldırdığı “Cuma Günü Uçamayan Kuş” ile tanıyoruz. Yazarın Profil Kitap etiketi taşıyan yeni romanı ise izlerini kadim Türk mitlerinde sürebileceğimiz habis bir ruhu, kitaba da ismini veren Congolos’u konu ediniyor. Kendi adıma rahatlıkla fantastik kurgu olarak tanımlayabileceğim yerli bir eserde bugün dahi Anadolu insanının zihninde canlılığını koruyabilen mitolojik varlıkların yer alıyor olması başlı başına dikkate değer bir iş. Nihayetinde çocukluğunun yaz tatillerindeki sınırlı köy ziyaretleri dışında bozkır masallarını dinleme imkânı bulamamış benim bile aşina olduğum bir figür Congolos.

 

Yerli fantastiğe iyi bir örnek

 

Şaman kültürüne ait pek çok unsur gibi Congolos da İslam’a geçiş ile birlikte ciddi bir dönüşüm yaşayıp bir bakıma yeniden tanımlanmış. Doğan’ın hikâyesini kurarken bu yaygın tavra sadık kalması yerinde bir seçim gibi görünüyor. Kitabın görece uzun tutulmuş ilk yarısı boyunca Kadir’in babaannesinin ağzından dinlediğimiz hikâyeler kurguyu kültürel motiflerle zenginleştirirken, başarıyla yaratılan atmosferle güçlü bir ıssızlık hissiyle yaşatmayı başarıyor. Ancak hikâyenin serilmesi işi görece uzun tutulduğundan düğümlerin neredeyse apar topar çözüldüğünü düşünmemek elde değil. Ne var ki, Congolos kabul edilebilir açıklarını anlatısını çeşitli katmanlara yayarak telafi etmeyi başarıyor.

 

Öte yandan romanın asıl meselesi konusunda belli belirsiz bir kararsızlık var gibi. Kadir’in adım adım keşfettiği aile mirası onu kadim bir iyi - kötü savaşının ortasına atarken kahramanın köyden metropole yolculuğu aşina olmadığı ikinci bir çatışmaya da kapı aralıyor. Bu noktada zaman zaman kitabın asıl meselesinin ne olduğu belirsizleşmiyor değil. Öyle ki iyilik ordusunun beklenen kurtarıcısı olan Kadir’in bariz köylü kimliği dikkate alındığında Doğan’ın sıra dışı bir analoji kurarak köylü ve kentli kimliklerini – belki de geleneksel ve modern olanın çatışması düzleminde - alternatif bir iyilik-kötülük tanımı içinde ele aldığı söylenebilir.

 

Yerli fantastik kurguya iyi bir örnek sayılabilecek Congolos, içimize işlediğini karşılaştıkça hatırladığımız kadim masallarımızın ne derece zengin ve lezzetli olduğunu göstermek adına fantastik okuru ile buluşmayı bekliyor.

 

 

CONGOLOS
Samet Doğan

PROFIL KITAP 2019

 


 

KISA KISA

 

Bilimkurgu ve fantazya dünyasının en önemli ödülleri arasında yer alan 1966 yılından bu yana verilen Nebula’nın bu seneki kazananları belli oldu. En İyi Roman Ödülü’nü Hugo ve Locus’a da aday gösterilen The Calculating Stars isimli bilimkurgu romanı ile Mary Robinette Kowal alırken büyük ödüllerin müzmin adayı Naomi Novik törenden yine eli boş döndü. En İyi Novella Ödülü’nün kazananı ise The Tea Master and the Detective isimli çalışması ile Aliette de Bodard oldu.

 

Geçtiğimiz aylarda adından çokça söz ettiren Black Mirror: Bandersnatch’in Ray Bradbury anısına verilen ve dizi ve filmlerin yarıştığı kategoride değerlendirilmek yerine En iyi Oyun Senaryosu ödülüne layık görülmesi türlerin sınırlarının silikleşmesi adına dikkat çeken bir diğer gelişme.

 

Yaklaşık iki yıl önce Matrix evreninin yeni bir film ile genişletileceği haberi kült filmlerin hayranları arasında büyük bir heyecana neden olmuştu. Geride bıraktığımız iki yıl boyunca yapımdan ses soluk çıkmaması ufak çaplı bir hayal kırıklığına neden olsa da Chad Stelski geçtiğimiz günlerde Wachowski kardeşlerin de yapıma dâhil olduğunu duyurdu. Stelski’nin Matrix üçlemesinde Wachowskiler ile çalışmasının yanında John Wick serisinin de yönetmen koltuğunda oturuyor oluşu olası bir Matrix filmine çekimser yaklaşan Keanu Reeves’in de yeni yapımda yer alabileceğine dair umutları artırmış görünüyor.


 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.