Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Çıplak ayaklı zarafet




Toplam oy: 791
Joan Baez... Biri evlatlık alınmış iki çocuk annesi; şarkı ve şiir yazıyor; ressam; çömlekçilik yapıyor; ama iyi bir okur değil. Biyografileri seviyor, klasikleri seviyor ve en çok, turnedeyken okuduğunu söylüyor.

Çok değil iki ay önce, 74 yaşındaki ozan Joan Baez, Berlin’de Amnesty International’ın “Vicdan Elçisi Ödülü”nü sanatçı Ai Weiwei ile paylaştı. Henüz 21 yaşındayken, yani 1962’de, Life dergisi onu “en iyi folk şarkıcısı” ilan etmişti ama daha da öncesinde, 1959’da Newport Folk Festivali’nde iki düet için sahneye çıktığında, “çıplak ayaklı madonna” olarak belleklere kazınmıştı zaten. Güzeldi. Mevsim yaz olduğundan eşarp yoktu boynunda ama olsun. 

 

Joan Baez’in insan haklarının her cephesinde bugüne kadar neler yaptığını anlatmak için kitaplar yazıldığını biliyorum. O, yakaladığı şöhreti iyiye kullanmış büyük bir sanatçı. Şöhretin, aktivizm için iyi bir platform olabileceğini kanıtlamış zarif ama güçlü bir ses. Her zaman nerede durduğu bilen ve hep ön sıralarda yürüyen bu ateşli sosyalist, bugün, içindeki ateşi kora dönüştürmüş durumda ve Kaliforniya’daki evinde huzurlu bir yaşam sürüyor. Zihni de sesi gibi berrak. Yüzüne bakıldığında dingin ve mutlu olduğu anlaşılabiliyor.

 

“Benim için en kolay ilişki on bin kişiyle, en zoru ise tek bir kişiyle kurulan ilişkidir,” demiş ozanın (sevgililerinden olan) Bob Dylan ve Steve Jobs’un ikisini birden çıplak gören ilk kadın olduğu vurgulandığındaki cevabı şöyle olmuş: “Ama aynı anda değil..”

 

60’ların başında beraber olduğu ve (ünlü ettiği) Dylan’la ilişkisinden bahsetmeyeceğim. Sadece, o kime yazıldığı her daim tartışılmış olan bestesi “Diamonds and Rust”tan bir parça alıyorum: “Bak sen şu işe/ işte hayaletin geliyor yine/ ama bu alışılmadık şey değil/ sadece dolunay/ ve arayacağın tuttu o kadar// Ve ben burada oturuyor/ elim telefonda/ birkaç ışık yılı öncesinden/ tanıdığım bir sesi duyuyor/ düpedüz bir hataya doğru ilerliyordum.” Bir de, “Dylan’la temas halinde misiniz hâlâ?” sorusuna verdiği gülümseyerek verdiği cevap var: “Kimse Bob Dylan’la temas halinde değildir.”

 

Ukulelenin marifeti

 

 

Meksikalı ve İskoç köklere sahip bir ailenin 1941 doğumlu kızı, Joan Chandos Baez. Küçükken, mahalledeki Amerikalı beyaz çocuklar ilgilenmezmiş onunla, Meksikalılar ise farklı buldukları için hoşlanmazlarmış. Ne zaman ki ukuleleyi kapıp şarkı söylemeye başlamış, o zaman “imajını” toparlamış. Beyazlar onu dinlemeye başlamış ve gördüğü ilgi –sırf bu yüzden– artmış. “Her şey Anne Frank’in Hatıra Defteri’yle başladı. Onu okuduğumda on yaşında filandım. 15 yaşımdayken Martin Luther King’in ünlü konuşmasını dinledim. Lisedeydim, bütün okulu götürmüşlerdi. King’i dinlerken ağladım durdum. Duyduğum, okuduğum şeyler hakkında konuşuyordu. Ama o, onları bizzat yaşamıştı. Gerçek hayattan bahsediyordu. King’i dinledikten sonra söz hakkı olmayan insanlar adına konuşmayı görev bildim. (…) Ben doğru zamanda doğru sestim. Sadece ulaktım, mesajı taşıyordum.”

 

İlk albümünü 1960’da çıkaran ozanın yedinci stüdyo albümü, 1968 tarihli Baptism: A Journey Through Our Time. Bu plak, Baez’in okuduğu ve söylediği şiirlerden oluşuyor ve gitarının yanı sıra kendisine bir orkestra da eşlik ediyor. Seçilmiş şairler William Blake, John Donne, Walt Whitman, Arthur Rimbaud, García Lorca, Jacques Prevert, James Joyce, E. E. Cummings, Yevtuşenko, ve Ferlinghetti. Yani, edebiyat ve müzik birlikte anıldığında akla ilk gelecek “olağan şüpheliler.” Ama iyi bir okur olmadığını söylüyor Baez. Biri evlatlık alınmış iki çocuk annesi; şarkı ve şiir yazıyor; ressam; çömlekçilik yapıyor; ama iyi bir okur değil. Biyografileri seviyor, klasikleri seviyor ve en çok, turnedeyken okuduğunu söylüyor.

 

Bugüne kadar otuzun üzerinde albüm çıkaran Baez’in Türkçe dahil sekiz farklı dilde şarkı kaydı var. Nitekim 2004’teki İstanbul konserinde Zülfü Livaneli’nin, Nâzım Hikmet’in “Kız Çocuğu” şiirine yaptığı besteyi Türkçe seslendirdi. Ne mutlu bana ki oradaydım ve tüm zarafetiyle Joan’ı görüp dinleyebildim. Bu defa boynuna –yanlış hatırlamıyorsam leylak moru– bir eşarp dolamıştı ve hâlâ –her şeyiyle– güzeldi.

 

Protest folk dendiğinde bugün akla ilk gelen kadın, belki de hâlâ o. Theodor Adorno’nun popüler müziğe getirdiği eleştiriler malum ve protest müzik de bu eleştirilerin dışında kalmıyor. Ancak Frankfurt Okulu’nun bir başka düşünürü olan Max Horkheimer, Adorno’yu kültür endüstrisi ile protesto arasındaki bağı sorgulamaya davet ederek savunurken, şunu eklemeyi de ihmal etmiyor: “Baez’in sesinin güzelliğini inkar edenin kulakları tenekedendir.”

 

 


 

* Görsel: Kaan Bağcı

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok.

Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg’tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin’de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu.

Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. (Nasıl da tutunuruz ona!) İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan (makul bir iş, makul bir evlilik, makul bir çocuk, makul ölçekte çekişmeler, dedikodular, hazlar, keşifler ve yarışlardan) memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur.

Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikâyeler her geçen gün azalıyor. Hikâyesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli.

Bisikletin hayatımıza girişi oldukça erken bir tarihe uzanır. Ancak kırsal kesimde, Anadolu’nun ücra yerlerinde yaşayan çocuklar için bisiklet, yalnızca hayaldi bir zamanlar.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.