Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Dünyadan uzakta bir büyüme hikayesi




Toplam oy: 7
Çağdaş Fransız edebiyatının genç isimlerinden Camille Bordas, Birlikte Yaşamanın Yolları’nda Salinger’in başlattığı uyumsuz aile geleneğinin bir nevi devamı niteliğindeki bir aileyi yazıyor. Altı çocuklu Mazal ailesi eşliğinde bir büyüme hikâyesini okuduğumuz kitap, insanlık tarihinin kuşaklar boyu en merak edilen sorularından birini ele alıyor: Nasıl yaşamalı?

Dünya edebiyatında aile romanlarına sıklıkla rastlanır. Thomas Mann’ın Buddenbrooklar’ı, Heinrich Böll’ün Dokuz Buçukta Bilardo’su, Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları ilk elde akla gelenler. Söz konusu romanlarda bir ailenin birkaç kuşak hikâyesi konu edilir. Genellikle tarihsel ve toplumsal değişimlerin aile üyeleri üzerindeki etkisi ele alınarak aile, çağın ruhunu çizmede adeta araç olarak kullanılır. Bu türden romanlarda geleneğin değerinin yitmesi, modernleşme gibi olgular, aile üyelerinin yaşam tarzlarından insan ilişkilerine, yaptıkları işlerden kullandıkları dile kadar kendisini gösterir.

Edebiyat tarihinin saydığımız klasik eserlerinden farklı olarak, ilginç bir aile örneği de J. D. Salinger’in Glass ailesidir. Glass ailesinin öyküsü tek bir kitaba sığmaz, Salinger aileyi birkaç kitap boyunca anlatır. Dâhi, uyumsuz, intihara meyilli yedi üyeli Glass ailesi, Amerikan toplumunda İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan varoluş sıkıntılarının yansıması olarak değerlendirilir.

 

Uyumsuz aile geleneği

Çağdaş Fransız edebiyatının genç isimlerinden Camille Bordas’ın Birlikte Yaşamanın Yolları’nda anlattığı Mazal ailesi de, Salinger’in başlattığı uyumsuz aile geleneğinin devamı olarak değerlendirilebilir. Mazallar anne, baba ve altı çocuklu bir aile. Roman, çocukların en küçüğü Isidore ya da nam-ı diğer Dory’nin ağzından yazılıyor. Dory, çocukların en dışa dönük ve uyumlu olanı ancak bu durum, çoğu zaman ablaları ve ağabeyleri karşısında başarısız ve ezik hissetmesinin de nedeni. Pek de haksız sayılmaz çünkü ailenin Dory dışındaki üç çocuğu doktora öğrencisi, biri müzisyen, diğeri de parlak bir lise öğrencisi. Günlerini odalarında kitap okuyarak ve tez yazarak geçiren çocukların birbirleriyle ilişkileri sınırlı düzeyde. Bilimsel teorilerle çevrili dünyalarında fiziksel ihtiyaçları gidermek dışında odalarından çıkmıyorlar. Yalnızca akşam yemeklerinde karşılaşıyorlar ve pek fazla konuşmadan sofradan kalkıp yine kendi dünyalarına çekiliyorlar. “Kardeşlerimden hiçbiri toplumda yer edinmekle fazla ilgilenmiyordu (hepsi münzevi yaşamak, düşünmek istiyordu)”.

 

Ailede anne ile babanın konumu da çocuklarınkinden çok farklı değil. Annenin aileyi toparlayıcı rolü alenen bir tek akşam yemeklerinde vuku buluyor. Çocuklarıyla mesafeli ve eğitimci bir ilişkisi var. Buna rağmen, çocuklara hissettirmese de gözünü üstlerinden ayırmıyor. Toplum içine karışmalarını, biraz daha sosyal olmalarını, en azından özel gecelere ve cenaze törenlerine katılmalarını istiyor. Baba ise ortalarda pek görünmüyor. Çoğunlukla şehir dışında çalışıyor ve ne iş yaptığını roman boyunca öğrenemiyoruz. Yalnızca idealist olduğunu, iyi derecede klasik Almanca bildiğini, dünyadaki salgın hastalıklar ve savaşlar gibi sorunları dert edindiğini biliyoruz.

 

Dory, ailede çevresiyle en çok ilişki kurmaya çalışan çocuk. Mahallede ülkenin en yaşlı kişisi bayan Daphné, okulda arkadaşı Denise, evde de kendisinin bir büyüğü ve aynı zamanda odasını paylaştığı Simone ile ölçülü ama nispeten iyi ilişkiler içinde. Ancak Dory, ilk bölümün sonunda babanın ölmesiyle yaşadığı kırılmayla aile üyeleri hakkında kafa yormaya başlıyor. Kardeşlerinin ve okul arkadaşı Denise’in, yeteneklerinin yanında hayata karşı duruşlarındaki farklılığı ve kendisinin yaşamdaki konumunu anlamak gibi bir çabaya girişiyor. Dory’nin çabasındaki en büyük yardımcısı Simone. Bunu bile isteye ve yardım amaçlı yapmasa da, geliştirdiği huni teorisiyle hem biz okuyucuların hem de Dory’nin zihnini aydınlatıyor.

 

 

Yaşamın sonsuz seçenekleri

Simone insan yaşamını huniye benzetir. Yaşamın başında insan, huninin yüzeyinde sonsuz seçenekler içinde yüzer. İlgi ve yetenekleri henüz tazedir. Ancak büyüdükçe sistemin çarkları çalışmaya başlar ve kişi akıntıya kapılarak sürüklenir. Geldiği yer huninin dar boğazından başka bir yer değildir. Simone abla ve ağabeylerinin doktora eğitimlerini, bir amaca tutunarak anlamsızlıktan kaçmanın yolu olarak değerlendirir. Spesifik bir konu üzerinde uzmanlaşmak tutunacak bir dal vazifesi görür. Ancak bu dal da geçicidir. “Heba olmaya giden akla yatkın en kısa yol. Sana zaman kazandırıyor. Tezin üzerinde uzmanlaşma derecen bir tür evrenselliğe yaklaştığına bir süreliğine inanmana izin veriyor. “ Simone’a göre bütün oyalanma imkânlarına rağmen doktora süreci, sonunda yaşamın diğer seçeneklerini eritip bireyi kısıtlı bir alana mahkûm eder. Simone, ablası Aurore’un girdiği bunalımı da bu gerçeğe bağlar.

 

Simone’un varoluş bunalımına çözüm önerisi kendisinin sıkça yaptığı gibi hayal kurmak, hayali arkadaşlarla hayali diyaloglar geliştirmektir. On dokuzuncu yüzyılın melankolikleri gibi içinde yaşanılan zamandan olabildiğince kaçmaktır yapılacak olan. Çünkü var olan düzenden hoşnutsuzluk, andan uzaklaşmayı, içsel ve tinsel olana yaklaşmayı getirir. Bu da sanatsal yaratıcılığın, kişisel gelişimin anahtarıdır. Peki, ama melankolikler neden üzgünmüş gibi dururlar? “Anın dışına çıktığında kafanda olanlar, işin bitip de geri döndüğünde yüzleştiklerinden daha zengin ve tatmin edicidir. Üzücü kısmı bu”.

 

 

Dory’nin zihnindeki sorulara bir cevap da beklemediği anda Almanca öğretmeninden gelir. Sınıfta izledikleri Dogville filminden sonra yaptıkları tartışmada öğretmen, geleneksel yaşamın toplumu büyüleyip içine aldığından bahseder. Adeta hipnoz etkisi yaratan geleneksel yaşamda birey yoktur, toplum vardır. Düşünme ve eleştiri yoktur, duygusal bağlanma vardır. Dory ile birlikte modern insanın da en çok merak ettiği soruya öğretmen cevap verir: Her ikisine birden aynı anda sahip olamayız. Hem yaşamın akışına kapılıp hem de ondan ayrı ve yabancı duramayız. İşte insanoğlunun yaman çelişkisi. Ne birlikte ne de yalnız.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yayın sektörünün içinden biri misiniz? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

 

İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok.

Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg’tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin’de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu.

Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. (Nasıl da tutunuruz ona!) İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan (makul bir iş, makul bir evlilik, makul bir çocuk, makul ölçekte çekişmeler, dedikodular, hazlar, keşifler ve yarışlardan) memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur.

Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikâyeler her geçen gün azalıyor. Hikâyesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.