Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Düş içinde bir düş: Edgar Allan Poe’nun kalemi




Toplam oy: 1522

19 Ocak 1809’da dünyaya gelen Edgar Allan Poe, günümüzde de ilgi odağı olmayı sürdürüyor. Bu ilginin pek çok sebebi vardır kuşkusuz. Ama bunlar arasında, onun düşle gerçek arasında kurduğu dünyaların ürkütücü cazibesinin rolü büyük olmalı. Okuyucu, kaybolmanın tüm ürpertisini içinde taşısa da onun müthiş dehası ve kurgusuyla belirlediği sona doğru adım adım ilerlemekten kendisini alamaz. Üstelik öyküler her okunuşlarında daha önce fark edilmeyen yollara ve dolayısıyla yeni keşiflere açılır. Öykülerinde doğrudan görünenin ötesindeki anlam katmanları, kimi öykülerinde gömdüğü kurbanları gibi örtülüdür. Okuyucu onları, ancak emek verdiği ölçüde görebilir. Poe’nun öykülerinin özgünlüğü ve eskimezliği biraz da buradan geliyor.

Yazdıklarıyla edebiyata pek çok yenilik getirmiş, daha sonra yazılanlara hatta edebiyat dışındaki diğer sanat dallarına da ilham kaynağı olmuş, polisiye, bilimkurgu, fantastik, gotik edebiyatın gelişmesinde ve yeniden biçimlenmesinde çok önemli bir basamak oluşturmuş olan Edgar Allan Poe, öykülerinde, “Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz, yalnızca bir düş içinde bir düş” dizelerini bütün çarpıcılığıyla yüzümüze vurmaya devam ediyor.
 
                                        
Perşembe Grubu
PERŞEMBE GRUBU KİMDİR?
Perşembe Grubu, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın düzenlediği seminerlerde tanışarak, okuduklarını ve yazdıklarını paylaşma ihtiyacıyla beş yıldır düzenli olarak toplanan ve amatör bir ruhla edebiyat çalışmaları yapan değişik mesleklerde ve yaşlarda insanlardan oluşmaktadır.


EDGAR ALLAN POE YAŞIYOR...

Edgar Allan Poe’nun eserinden, parça parça ya da toplu halde Türkçeye çeviriler, 1930 lardan bugüne değin yapıla gelmişti. E.A.Poe, 2009 Mayıs ayında Dost Kitabevi Yayınlarından, H.Fehmi Nemli’nin haklı övgüler alan özenli çevirisiyle Türkiye’de de tekrar gündeme geldi. Çeviri öncelikle düzgün Türkçesi ile rahat okunan bir çalışma. Ama çevirmen bununla kalmamış, Poe’nun öykülerinde sıklıkla kullanmayı sevdiği Latince, Fransızca, Yunanca gibi birçok okuyucunun anlamakta güçlük çekebileceği yabancı dillerden alıntıları ve gönderme yapılan metinleri dipnotlarla açıklamış, kitabın sonuna öykülerle ilgili aydınlatıcı bilgi ve açıklamalar koymuş. Üç cilt halinde yayınlanan çeviriler, iğne oyası gibi binbir emekle işlenmiş, meraklısına Poe’yu gerçekten anlama, öğrenme kapısını açan bir çalışma.

19. ve 20 yy dan nice önemli klasik yazar unutulup giderken, E.A.Poe bugün hâlâ ilgi çekmeye devam ediyor. Özellikle de kısa öyküleri ve şiiri. Aralarında hiç unutulmamış ve galiba da unutulmayacak ölçüde sevilen ve ilgi çekenleri var. Dünyada Annabell Lee kadar okunmuş kaç şiir vardır? Öykü ve şiirleri bugün de önemli bir yeni okur kitlesini büyülüyor, çarpıyor, sarsıyor.

Şaşırtıcı mı? Pek de öyle olmamalı. O her zaman hakkında konuşulan ve yazılan, yarattığı dehşet ve gerilim imgeleri, polisiye roman ilkeleri, bugün hâlâ pek çok öykü, roman ve filmde etkileyici biçimde kullanılan bir öncü edebiyatçı oldu. Tablodaki atın canlanıp sahibinin intikamını alması (Metzengerstein), akıl dışı güçlerin hâkim olduğu lanetli şatonun –kahramanımız oradan kaçarken ardından çöküp yok olması (Usher’ların Çöküşü), bedenini kaybetmiş ruhları anlatmak için “hava benzeri görünmez biçimler, (uçuşan) ruhani ve anlamlı gözler, melodik ama hüzünlü sesler” (Berenike) onun yarattığı, anlatım gücü bugün de aşılamamış imgelerden. Morgue Sokağı Cinayeti ise modern polisiye türünün öncüsü oldu.

Şair olarak Poe, okuru üzerinde saf bir güzellik duygusu yaratma amacıyla şiiri katıksız bir müzik biçimine ulaştırmaya çalışır; “meleklerin gezegenindeki müziği” yakalamaya çalıştığını söyler. Bunu başarmış olmalı ki, bugün hala birçok müzisyenin, müzik grubunun ilgisini çekmeye devam ediyor. The Alan Parsons Project’in E.A.Poe öykülerinden esinlendiği “Tales of  Mistery and Imagination” albümü bunlardan biri. Albümdeki şarkıların her biri, Poe’nun bilinen öykü ve şiirlerinin adını taşır. 2000 yılında Robert Wilson’ın POE-Try adını verdiği tiyatro oyunu Hamburg’da ünlü Thalia tiyatrosunda gösterime girdi. Oyunun müziğini yapan Lou Reed bundan iki yıl sonra da, şairin ünlü şiirinin adını taşıyan, The Raven  adlı albümünü yayınladı. Ünlü karton film dizisi The Simpsons’da  halloween- cadılar bayramı bölümünde bu şiirin parodisi yapılır, Lisa Bart’a şiirden bölümler okur.

Deha sayılan insanların galiba ortak kaderidir; alanında otorite sayılanlardan birbiriyle en uzlaşmaz eleştirileri alırlar. Poe için de çağdaşı olan ve olmayan pek çok önemli şair, yazar, eleştirmen onunla ilgili çelişen eleştiriler yapa geldi. Örneğin büyük Fransız sembolist şairleri Mallarme, Baudelaire, Valery onu yere göğe koyamazken, W.B.Yeats, T.S.Eliot, A. Huxley onun şiirini beğenmediler. D.H Lawrence, Ligeia’yı değerlendirirken Poe’yu insani değil, mekanik bir bakışa sahip olmakla eleştirirken, Dostoyevski onun hiç olmamış ve olamayacak durum ve olayları anlatmadaki ulaşılmaz hayal gücüne, okuyucuyu bunlara inanmaya ikna etme gücüne, kullandığı ayrıntılara hayranlığını ifade etti. Pozitif bilimler alanında değil de edebiyat alanında konuşulduğunu düşündüğümüzde, düz bir mantıkla, birlikte ele alındığında bu görüşlerin sorunlu olduğunu düşünmek de doğru değil sanırım. Sanatın, edebiyatın tek bir tanımı olamayacağına göre, Poe’nun yazdıklarının belli bir edebiyat kuramıyla bakıldığında iyi, başka bir tanımla yaklaşıldığında kötü olduğunu söylemek anlaşılabilir. Tolstoy’un, kendi sanat kuramı ile değerlendirdiğinde, resim alnında Renoir, Monet, Pissaro’yu, edebiyat alanında, Shakespeare, Goethe, Ibsen’i, müzik alanında Beethoven (9. senfonisiyle), Wagner, Listz, Brahms’ı kötü sanatçı sayması çarpıcı bir örnektir.

Poe’nun önümüze serdiği gerçeklik, olağan gerçeklik değildir. Polisiye öykülerinde de dehşet öykülerinde de bizi günlük hayatta karşılaşmayacağımız başka bir gerçekliğin içine çekmeyi başarır. Bu,  her yapıtaşı dâhice düşünülmüş ve tasarlanmış, kurgulanmış, belli bir tarihten ve coğrafyadan uzak bir dünyanın gerçekliğidir. Tüm ayrıntılar önümüze öyle bir serilir ve dizilir ki, anlatılanların tüm gerçekdışılığına, inanılmazlığına karşın, yukarıda Dostoyevski’nin de söylediği gibi, okuyucu okuduğuna inanır. Burada E.A Poe’nun büyük başarısı, insanların bilinç dışında ya da zihinlerinin bir köşesinde var olduğunu sezdiği ruh hallerini, korkuları ya da endişeleri başarıyla anlatıp, bunları okuyucuya aktararak –muhtemelen onlarda zaten örtük bir şekilde var olan- aynı duygu, korku ya da endişeleri canlandırması, okuyucuda öyle bir estetik yaşantıyı yaratabilmesidir. Öte yandan, Poe’nun öykülerinde şaşırtıcı bir entelektüel birikim, yaşadığı zamanın –sanat, edebiyat, tarih, felsefe, fizik, matematik vb. alanlarda- bilgi birikimi ve birçok durumda o zamanı aşan bir sezgisel bilgi, gerek olağan olanı gerekse olağandışını anlatmakta çok güçlü bir araç olarak kullanılır. Öykülerinde, okuyanı yarattığı olağandışı yaşantının içine çeken, zamanının doğa ve ruhbilimlerinin imkânlarını kullanarak olayların ve ruh hallerinin ayrıntılı bir açıklamasına, çözümlemesine girişir. Bunu yaparken genellikle anlatıcı ya da öykü kahramanı ağır yaralı, afyon çekmiş olabilir ya da kalıtsal olarak taşıdığı marazi bir hastalık, en sağlıklı insanı bile bunaltacak kasvetli bir mekân ve dekor içinde tetiklenir. Böylece okuyucuya öyküdeki gerçekliğin, anlatıldığı gibi yaşanmış olabileceği hissettirilir. 

Poe ürününü verirken, Bernard Shaw’un da altını çizdiği gibi, “ucuz çekiciliklere, sekse, yurtseverliğe, duygusallığa, açgözlülüğe ve yazarlık mesleğinin geçerli diğer kaba sabalıklarına” prim vermez. Bu durum aslında onun edebiyat kuramını da yansıtır: Sanatsal üretim, onu araçsallaştıran her türlü kişisel önyargı, ahlak ve ideolojiden bağımsız olmalı ve bizi tümüyle zihnin ürünü olan başka bir âleme taşımalıdır. Nitekim “Kuzgun” (The Raven) şiirini nasıl yazdığını anlatırken belirttiği gibi, okuyucuda belli bir etkiyi, duyguyu yaratmak için inceden inceye soğukkanlı hesaplar yapar, eserini kendi duygularından bağımsız olarak tasarlar. Öykülerini de öyle yazar: İnceden inceye düşünülmüş mekân, durum ve duygu anlatımları, ayrıntılar, seçilmiş tek bir amacı ve etkiyi sağlamak üzere organik bir bütünlük oluşturur.

Öykülerinde marazi öykü kahramanlarının okuyanı da tedirgin eden aşırı keskinleşmiş duyuları başa beladır.  Boşboğaz Yürek’te öykü kahramanının, ihtiyar adamı sevdiği halde, onun “perde inmiş soluk mavi gözü” ne takıntısı ve kalbinin sesini komşudan duyulacak kadar gürültülü algılaması bizi de gerer. Usher’ların Çöküşü’nde Roderick Usher’in demir kapıların ardındaki mahzende diri diri gömülmüş kardeşinin tıkırtılarını üst katlardan duyması, Berenike’de anlatıcının “zihinsel yeteneklerinde aşırı hassasiyet” nedeniyle kadının beyaz dişlerine takılıp kalması (öyle bir saplantı ki, ölmeden gömülmesine göz yumduğu kadının mezarını açarak dişlerini sökmesi) bizi alır götürür, ayak sürüsek de ürpertici bir sona doğru gideriz. Morella’da, insana kimliğini veren bilinci olduğuna göre, beden ölse de bu kimliğin yaşayabileceği, Ligeia’da, yeteri kadar güçlü bir irade gösterilebilse, ölüme teslim olunmayacağı anlatılır.

Öykülerinin nasıl sonlandığına bakarak, akıl, mantık ve bilgiye bakışına ilişkin bir ipucundan da belki söz edilebilir: Öykü kahramanı akıl, mantık ve pozitif bilimin gereklerine uygun davrandığında (Maelströme Düşüş, Kuyu ve Sarkaç) olağandışı güçler karşısında başarılı olup düzlüğe çıkar. Buna karşılık, akıl dışı güçlerin, davranışların hâkim olduğu durumlarda ise (Usher’ların Çöküşü, Karakedi, Boşboğaz Yürek, Berenike, Ligeia...) öykü kahramanı sonsuz azaplar içinde delirir, ölür.

1840 yılında Poe, öykülerini “Arabesk ve Grotesk Öyküler – Tales of Arabesque and Grotesque” başlığı altında topladı. Arabesk ve grotesk sıfatları, öyküleri nitelemekte belirsizlikler taşımakla birlikte, arabesk olarak sınıflanan Berenike, Usher’ların Çöküşü, Ligeia... gibi öykülerin genel olarak -gündelik anlamıyla- şiirsel, grotesk olanlarınsa satirik(hiciv) olduğu söylenebilir. Arabesk öykülerde kahramanlar, Poe’nun hayal gücünün ürünü olan, saçının gözünün rengini pek bilmediğimiz, bu dünyaya ait olan fiziki bir varlıktan çok başka bir dünyaya yakın duran, zaman ve mekânla ilişkilendiremediğimiz, bedenlerini bırakıp gidip gelen varlıklardır. Oysa grotesk öykülerindeki kahramanlar, hicvettiği, karikatürize ettiği, bir kısmı onunla aynı zamanlarda yaşamış gerçek kişiler ya da gerçek kişilere göndermedir. Bu öykülerde, yazar arabesk olarak sınıfladığı öykülerden farklı olarak, bilinen yerlerdeki bilinen olayları, gelişmeleri hicveder. Bunlar arasında, altına hücum dalgasıyla alay ettiği “Von Kempelen ve Buluşu”, hiyeroglifin çözülmesiyle Mısır’a duyulan çılgınca ilgiyle dalga geçtiği “Bir Mumya ile Küçük Bir Tartışma” sayılabilir. Bu öykülerde Poe’nun gazeteci yanının bir yansıması da görülebilir.

Edgar Allan Poe, eserinde akıl, zekâ, bilgi ve yeteneği sıra dışı bir zihinsel faaliyet ve olağanüstü bir duyarlılıkla birleştirmeyi başarmış bir şair ve yazar olarak güncel kalmayı, hâlâ ilgi çekmeyi sürdürüyor.

Ahmet Murat Gümrükçüoğlu


EDGAR ALLAN POE  ÖYKÜLERİNİN DEHŞETİ


İnsanlığın  Ay’a  ayak basmadığı, evrenin pek çok yönünün  sırlarla dolu olduğu 1800’lerin başında, sadece kırk yıl yaşamış olan  Edgar Allan Poe’yu, 21. yüzyılda, onun iki yüzüncü yaşında okumak, çok daha ilginç, şaşırtıcı ve ayrı bir keyif.
 
Korkutan, ürküten, geren, bunaltan, sorgulatan, alay eden bu öykülerin sevimli ve sahici yönü, temel ve tek malzemelerinin insan oluşu olabilir. Bununla birlikte,  Poe’nun matematikten astronomiye, tıptan psikolojiye, tarihten felsefeye, mitoloji ve edebiyata ilişkin çağını aşan, olağanüstü entelektüel birikimi ve güçlü önsezileri, tüm yazdıklarına nakış gibi işlenmiştir. Yine de tüm yazılanların tutunduğu ve tutturulduğu tek bağ, insandır. İnsanın ne denli zengin bir malzeme olduğunu keşfetmiş ve onu çok yönlü kullanmıştır.

Poe’nun insanı(karakterleri), toplumdan ve toplumsal değişimlerden uzaktır, her dönemde insana ilişkin zayıflıklarla yaşar. Bu da Poe’nun değişmez şekilde okuyucuya yakınlığını ve yazdıklarının  her dem taze kalarak,  zamana direnmesini sağlamlaştırır. Estetik kaygısı üst bir seviyededir. Bunun yanında sundukları, olağan gerçekliğin çok çok ötesindeki zorlu durumlardır. Bunların inandırıcılığını ise samimiyetiyle,  bir mesaj vermek telaşından uzak durmasıyla  sağlamıştır.

Savaşlar,  düşünsel ve ekonomik değişimler, öğretme kaygısı duyulmadan, içlerinden süzdürdüğü bilgi, fevkâlade bir sezginin çeşitliliğinde öylece sunulur. Bunun devamında yazılanlar, tüm medeniyeti içine alır ve onu olduğu şekilde sade bir dekor olarak kullanır, çatıştırmaz. Toplumsal yapı ve felsefi görüşleri kafa kafaya vurdurmadan, sadece dikkat edildiğinde sezilen, naif bir hiciv konusu yapmış olması da onun  dehasının bir başka yönüdür. Öykülerin oyuncularının yaşam standardı, belli bir seviyede tutulmuş, toplumdaki yerleri sadece ismen belirtilmiştir. Bu haliyle sunulan, hayat kavgası değil, bireyin benlik ve tekil varlığının durumlarıdır.

Karakterler toplumdan, toplumsal değişimlerden uzaktır. Karakterler başlarına gelen felaketlerde ve olağanüstü durumlarda insanoğlunun değişmez kaderi olan yalnızlığını, gösterişsiz şekilde sergiler. Tanrıya sığınmadıkları gibi bir mabede de kapanmazlar. Çalan kilise çanları çoğu kez tek amaçlı zamana ekilen hatıra taşlarıdır.

Şüphesiz, bir yazarı kendi dilinden okumak tam bir ayrıcalıktır. Başka dilde yazılmış bir eserin yazarı ancak iyi bir çeviri ile anlaşılır. Kanımca,  çevirinin, iki dil yanında, iki kültür arasında bağı kurarken, asıl hedefi okuru yazarına ulaştırmak olmalıdır.  Hasan Fehmi Nemli’nin Dost Yayınevi tarafından yayımlanan Edgar Allan Poe, “Bütün Öyküleri”,  okuyucuyu  Poe’ya yaklaştıran yetkin bir çeviridir.

Bu çevirinin birinci cildinin, ilk bölümü “Dehşet Öyküleri” başlığıyla, Poe’nun en çok tanınan, “Kuyu ve Sarkaç”, “Kızıl Ölümün Maskesi”, “Maelström’e Düşüş”, “Oval Portre”, “Ligeia” gibi on sekiz öyküsünden oluşmuştur.  Başlıkta haklı olarak işaret edildiği şekilde bunların her biri gerçekten ayrı bir dehşeti anlatır. 

Öyküler ve onların korku ve gerilim yükü, her ayrıntısı düşünülmüş ve bir film görselliğiyle sunulan atmosferde geçer. Bu yolla, okuyucuyla karakterin soluduğu hava aynıdır. Çoğu görkemli şatoların içerisinde, halılarla kaplı odalardaki olayları, kat kat, gösterişli perdelerle örtülü camlardan ancak sızabilen bir kızıl ışık aydınlatır. Öykülerde geçen cinayetlerin, korkunç itirafların, ölüp dirilen insanların durumları, karakterin dünyasında bir sanrının, alkolün, esrarın buğusunda verilir. Bunların perdelenmeden  aktarılmasının etkileri  sarsıcıdır.

Talihsizlikler, intikam arzusu ısrarcı ve sabırsızdır. Okuyucu sunulanın gerçekliğini henüz sınarken bu olağandışı durumun  tekrarları önüne dizilir. Serüven dolu bir akış içerisinde saklanan gaye, sade ama bir çırpıda sunulur.

Poe’nun üzerinde en çok tartışılan ve beğenilen başyapıtı olan “Ligeıa” da ölüp dirilen kadınlar, bir aşkın yumuşak atmosferinde sunulurken, insanın derinlerde olan iradesinin ölümsüzlüğü gösterilir. Oysa hemen tüm öykülerde zayıf bedenli, entelektüel donanımlı kadınlar genceciktirler ve çok yaşamazlar.

Kuyuda, üzerinize inecek ve sizi dağıtacak sarkacın bu ânını beklerken, bitmişsinizdir. Bunalır, ne olacaksa artık olup bitsin dersiniz, feci bir ölümü kabullenmişsinizdir. Sizi kuyudan kurtarıp, sarkacın önüne atan, tesadüflerle beslenen talihinizden kimsenin(!) ümidi yokken açılan kapıdan yaşam içeri girer.  
       
İnsanın doyurulmaz bencilliği ve buna hizmet eden uyanıklığı, sonsuz değildir. Etrafı kasıp kavuran  veba salgını karşısındaki onca kurnazlık ve bencillik,  kızıl ölüme ancak ve sadece maske taktırır. Bir anlamda mutluluk ve şans; ölüm ve yalnızlıkla hep dizginlenmiştir.

Kişi kendi vicdanında, bilinçle yıkanana dek, kendini yadsıyabilir. Bu yaygın ruh hali ve kaçış elbet bir gün kendine varır. William Wilson’un şık, kürklü pelerininin, benzersiz ve tek olarak sadece ona ait olduğu gibi... Oysa vicdan, bir hayalet gibi onu soluksuz bırakana dek ardı sıra takip eder.

Ve insan, boşboğazdır. Kendi kendinin kurdu olup, itiraf eder. Nihayetinde saklı olan, ayan beyan ortaya serilir. Tabii ki, tüm bunlar bir öfke ânında oluverir. Tüm bunları yaşayanın deli olmadığının kanıtları bir yerlere çeşitlilik içerisinde sunulurken, seçim tamamen okuyucuya bırakılmıştır.

Ölümün, yıkımın, cinayetin, korkunun kol gezdiği bu öyküler sarsıcıdır.
Ancak tüm sarsıntılara rağmen okuyucu gerçekle, sunulan arasında sıkışmaz, her şey öylece oluvermiştir. Geride tek bir etki vardır; bunlar, birbirine karıştırılmayacak kadar çeşitli ve birbirinden ayrık insanlık halleridir.

06.12.2009

Berna ÖZPINAR


EDGAR ALLAN POE’NUN ÖYKÜCÜLÜĞÜNE BİR YOLCULUK

Edgar Allan POE’nun öyküleri, Dost Yayınevi tarafından bir araya getirilerek üç cilt halinde basılmış. Yıllar sonra, özellikle Hasan Fehmi NEMLİ’nin titiz ve ayrıntılı çevirisinden Poe’nun öykülerini okumak çok keyifliydi. Poe her zaman tartışılmış ve hakkında pek çok şey söylenmiş bir yazar. Bu nedenle  Poe’nun yazarlığı hakkında benim  söyleyeceklerimin çok gereksiz  bulunabileceğinin farkındayım. Yine de onun öykülerinin bende bıraktığı etkiyi bir şekilde anlatmak ihtiyacıyla bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.

Şimdi, bir gölün kenarında oturduğunuzu, etrafınızı çeviren dünyanın ve yüzünüzün durgun suya yansıyan aksini seyrettiğinizi düşünün. Bir süre sonra içinizde, sudaki kıpırtısız dünyayı dağıtmak, sarsmak, değiştirmek için karşı koyamadığınız bir istek belirmez mi? Doğal olarak suya dokunur ya da göle atmak için bir taş aramaya başlarsınız.
İşte Poe’nun öyküleriyle yaptığı budur. Onun öyküleri göle atılan bir taş gibidir ya da suyu karıştıran becerikli bir el... Önce hayretle, yüzünüzün alışkın olduğunuz çizgilerinin bozulmasına, dağılmasına şahit olursunuz. İyice bakmaya cesaretiniz varsa, size benzeyen ama çoğu zaman görmezden geldiğiniz, hatta ürktüğünüz yine de içinizde bir yerlerde olduğunu hep bildiğiniz kendinizle yüzleşirsiniz bulanık suda. Ardınızdaki dünya da belirsizleşmiş, yıkılmıştır. Tekinsiz, karanlık, kuralsız ve vahşi, başka bir dünyanın kapıları aralanır. Oraya hükmeden Tanrı, olsa olsa Dionysos’tur. Takıntılara, tutkulara, kayıp ruhlara, delice isteklere, öc almalara, kana ve sonsuz aşklara kaldırır kadehini.

İlginçtir ama içinizdeki ürperti sizi o kapılardan girmeye zorlar. Kasvetli bir şatoda bulursunuz kendinizi. Geniş merdivenlerin basamaklarında durmuş, duvardaki tablolardan birini seyre dalmışsınızdır. Tablodaki bakışları sisli  kadın, sanki resimden çıkacak ve yanınızdan bir tüy hafifliğiyle geçerek gözden kaybolacaktır. Bir ânlığına başınızı başka yöne çevirmeniz bunun için yeterlidir. Kapalı kapıların ardındaki odalardan birinde, evin sahibi hastalıklı bir özlemle o kadının gelmesini ve acılarından kurtulmayı beklemektedir. Bilirsiniz; insanın önce en yakınındakini öldürdüğünü, sonra da onu yeniden, yokluğundan var etmeye çalıştığını. Kendini ancak  böyle aynalara çizebildiğini... Anlarsınız, çünkü sizin de başınıza gelmiştir böyle şeyler.

Siz, odaları salonlara, salonları merdivenlere, merdivenleri gizli bölmelere, kilerlere, şarap mahzenlerine bağlayan koridorlarda yürürken, bahçedeki ağaçların pencerelerden yansıyan tuhaf gölgeleri peşinizdedir. Yoksa bir kara kedi midir takip eden sizi?  Sürekli sırtınızda hissettiğiniz, onun parlak, rahatsız edici gözleri midir? Bilmenin imkânı yoktur! Çünkü burada her şey sadece sezdirir kendini. Yanından geçtiğiniz duvarların tatlı çağrısına da aldanmayın. Dokunduğunuz anda sizi kendine katacak; etten, kemikten, kandan beslenen harcını sizinle ısıtacaktır.

Şansınız varsa, adımlarınız mahzenlere değil geniş odalara ulaştırır sizi. Kalın kadife perdeleri çekilmiş, büyük mobilyaların ağır ağır nefes aldığı odalara... Yürüyemeyecek kadar yorgunsunuzdur artık; tozlu, büyük yatağa bırakırsınız bedeninizi. Karşısınızdaki tabloda, fırtınaya tutulmuş bir geminin çaresizliği vardır. Patlayan dalgaların sesini duyar gibi olursunuz uyumadan önce. Uyku, yoğunlaşıp ağırlaşan karanlığın üstünüze kapanmasıdır sanki. Bir kadının, tanıdığınız ama kim olduğunu çıkaramadığınız bir kadının, soğuk, incecik, mermer beyazlığında elleri karanlığı yırtıp size doğru uzanır. Siz dudaklarınız kupkuru, nefes alamadan beklersiniz. Dışarıda onun ayak sesleri, gittikçe yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır...

Az önce izlediğiniz tablodaki gemide gözlerinizi açtığınızda, dalgaların dehşeti, karanlığınkini unutturur. Gemiyle beraber dünyanın dibine doğru çekildiğinizi yavaş yavaş kavrarsınız. Durumunuzu kabullendiğinizde şaşırarak fark edersiniz ki orada göreceklerinizin merakı korkunuzun önüne geçmiştir. Sanki okyanusu böyle köpürten, rüzgârı çıldırtan, gemileri  savuran da sizin bu merakınızdır. Eğer vazgeçerseniz merak etmekten, her şey birdenbire duracak, ölüm birdenbire gelecektir. O yüzden gözlerinizi kapatamaz, her şeyi görmeye çalışırsınız. Asıl korktuğunuz, dehşet verici şeyler görmek değil, görülecek hiçbir şeyin olmamasıdır artık.* O gemide, her şeyin başlangıcına varıncaya kadar döner durursunuz. Zaman, ölümün size yetişemeyeceğini düşündürecek kadar uzar.
Ama dünyanın dibi siyah bir odadır. Kan rengi camlardan al bir ışık sızmaktadır. Ayak bastığınız kuzguni halı üzerinde, kan renkli camlardan süzülen yalazlar dans etmektedir.** Odadaki abanoz  saatin vuruşları etrafı çınlatmakta, bütün sesler onun karşısında susmakta, erimektedir. Kaçmak, odadan çıkmak istersiniz ama saatin vuruşları sizi olduğunuz yere mıhlamış, tüm gücünüzü almıştır. Hiç olmadığınız kadar bitkinsinizdir; göz kapaklarınız gittikçe ağırlaşır. Sonunda saatin vuruşları kalbinizin ritmi gibi uzaklaşır,  duyulmaz olur. 
Göle attığınız taş çoktan dibe çöktü, sular duruldu. Her şey yerli yerinde... Ama neden titriyorsunuz? Haklısınız, hava serinledi sanki. Zavallı kedinin sizi izlediğini de nereden çıkardınız? Anlıyorum, son zamanlarda içkiyi fazla kaçırıyorsunuz. Evet evet, gitmeli ve iyi bir uyku çekmelisiniz. Düşünmemelisiniz böyle şeyleri...

Senem DERE


* Kuyu ve Sarkaç
* Kızıl Ölümün Maskesi  

 

Yorumlar

Yorum Gönder


O kendi varlığıyla, başlı başına bir protestoydu ve protestosunu kendine özgü yollarla ilan etti. -Charles Baudelaire

52%
48%

Bu kitabı düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara ithaf ediyorum. Poe budur işte. Düşleri anlatır; farkında olmaz birden irkikilirsiniz.

54%
46%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.