Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Erken Çelebi: Mehmet Günsür




Toplam oy: 896

Hazirandı, Ağustosta hatırladım, yarısı yazın yarısı güzün olan Ağustosta.  İnsanı hem kararsız bırakır hem de bu kararsızlıktan yeni kararlara varmak için, nasılsa, niyeyse, güç alır, güç verir. Konumuz Ağustos değil, hem öyle olsaydı zaten şöyle derdim, yarısı hüzün yarısı güzün olan Ağustos.

 


İyi de Haziran öyle değildi, sevinç, iyilik, içi içine hem sığmamalar, hem yerinde duramamalar, hem de kendi kendine telkin zamanları: Dur bakalım, nereye, otur oturduğun yerde, Temmuzun, Ağustosun, hatta Eylülün suyu mu çıktı? Gidersin gelirsin, varırsın dönersin, önümüz yaz.. Derken Haziran bitmeye yakın kararıverir, sonumuz da yaz olur, Haziran olur.
Mehmet Günsür’le bir Haziran gününde tanışmıştık, bir Haziran gününde ayrıldık. iki Haziran arası arkadaşlık yaptık, ne kadarsa. Artık unutmam, hem Mehmet hem Haziran, hem gençlik hem o şehrayin, fakat akıldan çıkmaz! Şair Attila İlhan da, bu düpedüz cümle gibi yazdığım dizeler hangi şiirinden, bilemedim. Bildiğim, son yıllarda her vesileyle sık sık ‘şehrayin’ sözcüğüne başvurduğum ve galiba da olur olmaz yerde kullandığım. Üstelik de saf bir sevinç, som bir mutluluk, katıksız bir eğlence, ışık denizinde yüzen bir şehir, şehre göz kırpan yıldızlı bir gece ve parlak bir yaz yerine değil tümüyle, daha çok da yaz ve güz arası bir yerde duruyor benim için, anıların hatıra değeri kazanmaya başladığı zamanda ve yerde. Öyledir, anı dediğiniz yaşantıya benzer, sanki geçip gidiverecekmiş, hemen unutuluverecekmiş gibi durur, yalnızca bir ‘an’mış gibi yaşanır, söylenir, bilinir, hatıra değerini kazanması ise o anının kalıcılığını, artık unutulmayacağını gösterir. Belki de o yüzden, şaire göre ‘unutulmaz fakat o şehrayin’dir.

 


1984 Haziranında şimdi yerinde yıllar esen Ajans Ada’da tanışmıştık Mehmet’le. O benden 3-4 ay daha kıdemli bir metin yazarıydı, bense ‘kötü yol’a o gün düştüğünü bilmeyen yeni metin yazarı. Ne de olsa işin içinde Haziran vardı, Haziranda insan kötü yola düşmezdi, başına kötü şeyler gelmezdi, Haziran herkese iyilik getirirdi.

 

Yalnız Mehmet değildi tanıştığım, Ada’nın yazarlar katında hemen hepsinin reklam deneyimi 3-5 ayı geçmeyen diğer arkadaşlarımla da o gün tanışmıştım. Haziran sonu olmalı. Mehmet’i yitirdikten sonra yazdığım “Kardeşim, Günsür” başlıklı yazıda tek tek andım o sevgili arkadaşlarımın adlarını. Yazıyı Mehmet’i yitirdiğimiz 2004 Haziran ayında yazmıştım: “20 yıl oldu, ‘kadim patron’ Ersin Salman,  Mehmet Gündüz hariç, çoluk çocuğu, yani Deniz Mukan’ı, Can Kartoğlu’nu, Yüksel Gürsel’i, Mehmet Kök’ü, Alper Uygur’u, Mehmet Günsür’ü, sonra Oğuzhan Akay’ı, Füsun Akatlı’yı o güzel Ada’sına toplayalı...Reklam ajansından çok bir demokratik kitle örgütü gibiydi, çoğu TİP’li, TKP’li, azı maocu, troçkist, goşist 80 artığı solculardık işte.”

 

Mehmet Günsür TİP’liymiş, demek ki Ersin Bey’e bu yüzden ‘abi’ derdi diye düşündüm sonraları, o da Behice Boran’ın ‘sol kolu’ydu ya. Bazen bir ürün, marka için ajansiçi ‘brif’ (bilgilendirme) toplantısında ya da yazılan başlıkların, metinlerin, filmlerin değerlendirildiği toplantıda, elbette Ersin Salman’ın ‘provokasyonu’yla ortalık üniversite forumlarına dönerdi birden. Her kafadan bir ses çıkar, sanki ürün stratejisi değil de devrim stratejisi konuşuluyormuş gibi, revizyonist, goşist lafları havada uçuşur, gaza gelenler propoganda yapmaya koyulur... Sonra da bir anda bir sessizlik olur, muhtemelen genel müdür sevgili Çetin Ziylan’ın yine ‘sol’duyulu uyarısıdır bu, ‘arkadaşlar, iyi güzel de biz asıl yapacağımız işi unutuyoruz’ diye söze başlayınca, birden, o günlerde aramızdan uzaklaşmaya başlayan devrim fikrini unutur, ve başka bir yerde başka bir zamanda olduğumuzu acıyla idrak ederdik. Bu idrak de acıdır, şimdi bunu söylemek de acıdır, ve şimdi  adlı zalim ise hepsinden acıdır ne yazık ki!

 

Herkes coşar, keyiflenir, ama Mehmet Günsür söze pek az karışırdı, belki de ‘esef’, ‘acı’ ve buna benzer ve artık gelmeyeceği aşikar olan günlerin ve duyguların böyle uluorta, sanki bir bayram şenliği, sanki “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” kıvamında anılması, paylaşılması onu belli ki çok üzerdi. Yahya Kemal’in şiirinin sonunu biz kendimize göre değiştirebilridik artık, o hususta sonsuz, sınırsız ve hatta saygı duyulan, teşvik edilen bir özgürlüğümüz bile vardı: “Bin atlı o gün dev gibi bir faşizme yenildik!”

 

Mehmet’in bir ‘çelebi’ meşrep olduğunu o günlerde fark etmiş olmalıyım. Benim için ilk ‘Mehmet Çelebi’ odur. Ajans Ada’da o yıllarda 7-8 yazar, gruplar halinde ayrı odalarda çalışırdık, biz Oğuzhan Akay, Can Kartoğlu ve ben, Mehmet Günsür de sanıyorum Alper Uygur’la birlikte çalışırdı. Hem Galatasaray Lisesinden hem de TİP’nden arkadaş ve yoldaştılar zaten. Mehmet Güzel Sanatlar’ı bitirmişti, ressamdı, Alper de Paris’te görsel sanatlar ve video okumuştu sanırım, bu türden de pek çok yakınlık ve benzerlik vardı aralarında.

 

Günsür ‘pırıl pırıl’ bir adamdı, doğru, iç temizliği, sanki gülümseyişini, gözlerinin ışığını kesmemek, söndürmemek için hiç kapamadığı gözleri, gözlerinden doğru  çevresine, tüm çizgilerine sinmiş hoşgörülü ve anlayışlı hali, elbette bütün bunlar pırıl pırıl yapar insanı, içini de yıkar dışını da, ama Mehmet’in saçları da hep öyle yandan taralı ve en çamurlu havalarda bile ayakkabıları pırıl pırıldı. Ve o pırıl pırıllığını erkenden getirirdi ajansa. Aynaydı adeta: “Aynayı tuttum yüzüme/Ali göründü gözüme” ikiliğindeki Ali’nin yerine Mehmet’i koyun.

 

“Yüzlerce”de Ersin Salman’ı da yazdım, o vesileyle Ajans Ada’yı andım, pek çok yerde de andım, iyi ki orada yetişmişiz ve orada ‘kötü yol’a düşmüşüz diye de düşündüm. Öyle ya, kötü yola düşmek için de iyi yerler, kötü yerler vardır. Sonraları Ersin Salman’la yarı şaka yarı ciddi kötülediğimiz reklamcılığa ‘bizimkiler’in arasında düşmüş olmak yine de iyiydi elbette, hele o yıllarda. Yoksa şimdi Allah muhafaza neoliberal reklamcılardan olmamız işten bile olmazdı! Demek ki sol kurtarmasa da daha kötüsünden korudu, sol korudu yani bizi! Mehmet Günsür’le son görüşmemiz, Seyhan Erözçelik’in Behçet Necatigil şiir ödülünü kazanması vesilesiyle gittiğimiz Ece Bar’da oldu. Çok uzun yıllardır başka reklam ajanslarında çalışıyorduk zaten. Ben Ajans Ada’da 4 yıl çalıştıktan sonra, ‘iyiliğin patronu’ diye andığım, rahmetli Muammer Öztat’ın Admar reklam ajansında 16 yıl çalıştım. Günsür bir anlamda Ada’yı hiç terketmedi, onun devamı olan ajanslarda yaratıcı yönetmen olarak sürdürdü işini. O gece eski günleri konuştuk, 2004 Nisan’ıydı ve reklam yazarlığına başlayışımızın da 20. yılıydı. Çok yorgun görünüyordu, çok çalıştığını söyledi. Tek kitabı Caique’dan sonra, ki Türk hikayeciliğinin son yıllardaki en önemli verimlerinden biridir, bir kaç yeni hikayesi olduğunu söylemişti, belki. Caique ikinci kez, yeni eklenmiş öykülerle birlikte İçeriye Bakan Kim adıyla yayımlanıp Sait Faik Hikaye Armağanını kazanınca, bu ödülün Sait Faik’in ‘caique’ı olduğunu geçirmiştim aklımdan. Yalnızca deniz hikayeleri olduğu için,  balıkçılar, deniz eskileri dolu olduğu, kıyılarda (ama hangi kıyılar?) geçtiği için değil elbette, hikayelerin resmiyle de, şiiriyle de, türkçesinin olağanlığındaki olağandışı güzelliğiyle de, hak’katen Sait Faik armağanının bu kez çok güzel bir ‘caique’a bindiğini düşünmüştüm. Eh, biraz da reklam yazarlığının oyunları vardır bu cümlelerde ama, ondan önce de bu duygudaki hakikat payının yüksekliği, ağırlığı filan vardır.

 

Ferit Edgü, İçeriye Bakan Kim'in 2003 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanmasının ardından yazdığı yazıda "Ben, onun öykülerinde, söylemeden söylediği şeyleri seviyorum. yalnızlık sözcüğünü kullanmadan anlattığı yalnızlıkları; hüzün sözcüğünü kullanmadan, dile getirdiği hüznü; yenilmişlik sözcüğünü kullanmadan anlattığı yenilmişlikleri; umut sözcüğünü anmadan bir daha tutunmak isteyişleri dile getirişini seviyorum," der. Yalnızca bir ‘hikayeci’ olarak Mehmet Günsür’ü anlatmaz sanki Edgü. En az onun kadar, hatta hikayesinden de önce, kısacık bile olsa tanıyan herkesin fazlasıyla tanımış olacağı Mehmet Günsür’ü de anlatır. Yalnızlığı ve hüznü de sevinç gibi taşımak isteyen bir adamı, hepsinde de ‘içeri bakan’ adamı. Sanırım buna benzer cümlelerle dolu kısa bir mektup atmıştım Günsür’e ödülü kazandığında. Mektubu bir ‘Çelebi’ye göndermişim meğer, zarif, güleryüzlü, gülersözlü, elyazılı bir mektupla teşekkür etmişti, ‘Sağol Dede’ diye başlayan.

 

...Ece Bar’da Seyhan’ın Necatigil Ödülünü kutladığımız Nisan gecesi, ölümünden 2 ay önceymiş meğer yalnızca, Yorgundu, erken gitmişti, biraz konuşmuştuk, biraz bile konuşmak ne çok konuşacak şey bırakırmış meğer: Nilgün Marmara’dan Ece Ayhan’a, bir büyük firmanın 30. Yıl takvimi için, eski Tercüman’dan Cumhuriyet’e, Milliyet’e, bir ay boyunca şampiyon güreşçilerin fotoğraflarından Milli Takım’ın Macaristan’ı 3-1 yendiği, kimbilir belki de bizim doğduğumuz yıldı, tam kadro resmine, bulmak için arayışımıza. Acemiliğimize, toyluğumuza, hala o ilk günleri nasıl da hatırlayışımıza: “Geldi geçti ömrüm sanki bir akşam” dediği gibi Aşık Mahzuni Şerif’in.  Günsür, “Muazzez öldükten sonra?” başlıklı hikayesinin sonunda şöyle yazmıştı: “Annesi ve babasıyla oturan küçük bir oğlan bana dilini çıkardı. Ben de ona gözlerimi şaşı yaptım...Hatırlamak istediğim, hatırladıkça da çok sevindiğim bazı huylarım olduğunu düşündüm.” Bunları okuyunca yeniden o Mehmet’i gördüm. Galiba seni hatırlamak da öyle, hep sevindirici ve hep ‘çelebi’ huylu bir Mehmet olarak bu dünyada bulunduğunu bilmek, buna tanık olmak sanırım hem tek tek hem de arkadaşlarının arasındaki varlığının en hakiki... Cümleyi bitiremeyeceğimi hissettim ve geçen yıl sonsuzluğa uğurladığımız sevgili arkadaşımız Füsun Akatlı’nın Mehmet’in vedasının ardından yazdığı, o her sözcüğünü paylaştığım yazısını yardıma çağırdım yine: “Nasıl hakiki, ne kadar sahici ve hem dipteki çakılların görülebileceği kadar duru, hem dibe inmeyi sonsuz bir macera haline getirebilecek kadar derin olduğunu, hüznünü güzelleştiren neş’esini, sevinçlerine siper ettiği kederini, cömertçe paylaştığı şölen anlarını, her tehdide karşı özenle koruyup sakındığı lekesiz ahlakını...Anlatabilseydim.” diyordu ya Füsun Akatlı Mehmet için. Anlatmış, hem de öyle içerden, yürekten, candan anlatmış ki.

 

Bazı insanların sessizliği, çoğunluğun gürültüsünü yatıştırmak içinmiş. Sen sanki asıl bunun için yaşamış gibisin erken yorgun sevgili arkadaşım Mehmet ‘Çelebi’.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.