Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Erken göçmüş bir yazarın Evrâk-ı Metrûkesi




Toplam oy: 10
Ali Teoman, kısacık ömrüne sekiz öykü kitabı, beş roman, bir novella ve bir deneme kitabı sığdırmayı başarabilmiş, yer yer fantastik, yer yer grotesk kendine has üslubuyla Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır nadide kalemlerinden biri. Yazı, Yazgı, Yazmak kitabında ise Ali Teoman’ın edebiyat ve yazmak üzerine özgün düşüncelerini, kendine has üslubunda okuma fırsatı buluyoruz.

Türkçemizde çok güzel, belki birazcık da eskilerde kalmış bir terkip vardır: Evrâk-ı metrûke. Metrûk (e), “terk edilmiş” demektir. Evrak ise “yaprak, kâğıt” anlamındaki “varak” kelimesinin çoğuludur. Kısaca ve kabaca, “(ölmüş birinden) geriye kalanlar” anlamında kullanılır evrâk-ı metrûke tamlaması. Örnek vermek gerekirse, bu dünyadan göçüp giden bir yazarın hiç yayımlanmamış metinleri ya da dergilerde, gazetelerde yayımlanıp kalmış ama kitaplaşmamış eserleridir evrâk-ı metrûkesi. Çoğu kez bu terk edilmişlik hali sürüp gider... Tesadüf eseri bir yerlerden çıkıp da ilgilisinin karşısına dikilmedikçe de öylece unutulup giderler.

2011 yılında, henüz 49 yaşındayken kaybettiğimiz yazarımız Ali Teoman’ın da evrâk-ı metrûkesi yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Yayınevine teslim ettiği son öykü dosyası olan Öykü Uçları 2014 yılında, yayımlanmasını vasiyet ettiğini bildiğimiz anı-deneme kitabı olan Alacakaranlık Günce ise 2017 yılında okuruyla buluşmuştu. Geçtiğimiz günlerde ise Ali Teoman imzalı yeni bir kitap yayımlandı YKY tarafından: Bazısı edebiyat dergilerinde, bazısı gazetelerin kitap eklerinde kalmış yazılarının ve söyleşilerinin derlendiği Yazı, Yazgı, Yazmak.
Birçok yazara nispeten geç bir yaşta başlasa da yazın serüvenine Ali Teoman, oldukça üretken bir yazar olarak edebiyat tarihimizdeki haklı yerini almayı hak etmiş bir yazar. Bu kısacık ömrüne sekiz öykü kitabı, beş roman, bir novella ve bir deneme kitabı sığdırmayı başarabilmiş, özenli dil kullanımı ve yer yer fantastik, yer yer grotesk, gerçeküstü ama gerçek, ironiyle bezenmiş kendine has üslubuyla Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır nadide kalemlerinden biri. Kurmacanın sınırlarını hiç zorlanmadan aşabilen, tanıdık ama diğer yandan da okurunu tedirgin edebilen metinlerin muharriri.
Modern zamanlarda yazar olmak
Elbette kısa zamanda bunca başarılı öyküye, romana imza atmış bir yazarın edebiyat üzerine özgün düşünceler üretmemiş olması düşünülemez. Yazı, Yazgı, Yazmak kitabında bir araya getirilen metinler de bize bunu, yani Ali Teoman’ın edebiyat ve yazmak üzerine ne kadar incelikli olarak düşündüğünü, yine tüm bu düşüncelerini kendine has bir üslupla aktarmayı başardığını kanıtlar nitelikte.
Üç bölümden mürekkep bu kitabın ilk kısmı, Ali Teoman’ın bazı kitaplar ve yazarlar üzerine yazdığı yazılardan oluşuyor. Nabokov’dan Yaşar Kemal’e uzanan bu metinlerin belki de en dikkat çekici olanı, bir öykü gibi kurgulanmış olan ve Sait Faik’in sergüzeşt-i hayatını okuduğumuz “Göçmüş Bir Yazar İçin On İki Mum ve Bir İkona” başlıklı yazı. İsminden de anlaşılacağı üzere bu ilginç metinde, bir üslup ustası olan Ali Teoman bize başka bir biyografi yazımının da mümkün olduğu dersini veriyor adeta.
Kitabın ikinci bölümü olan “Yazma Uğraşı” ise Ali Teoman’ın yazmak üzerine oldukça zihin açıcı metinlerini bir araya getiriyor. Modern zamanlarda yazar olmak, yazmak eyleminin ne derece bir hastalık olduğu ve yazmak ile yazgı arasındaki o garip bağın masaya yatırıldığı metinler bunlar. Kendi yazarlığından da yola çıkarak yaptığı çıkarımlarla ortaya dökülen tüm soruların ve sorunların yanıtını arıyor bu yazılarda Ali Teoman ve kendisinin neden yazdığı hakkında da şu çıkarımı yapıyor bir yerde:
“Bireyin yaşam karşısında sonsuzca güçsüz olduğunu hissediyorum ve ona biraz olsun karşı koyabilmenin yollarından birinin de yazmak olduğunu düşünüyorum. Başka yollar da vardır elbette: Bu benim seçimim. (…) Başka bir deyişle, yaşam canımı yaktığı için yazıyorum. Yazmak, bir anlamda, sessizce bağırmaktır. Öyleyse sessizce bağırıyorum.”
Kitabın son bölümünde ise Ali Teoman’la farklı zamanlarda yapılmış söyleşiler karşılıyor bizi. Bu söyleşilerin bazıları yazarlık serüveni ile ilgiliyken, bazıları ise kitapları özelinde yapılmış söyleşiler. Ali Teoman’ın biyografisine, romanları ve öykü evrenine daha yakından ve elbette birinci ağızdan tanık olmak ya da eğer Ali Teoman ve eserleriyle henüz tanış değilsek de bu yolda ilk adımı atabilmek adına güzel bir kaynak derlemesi görevini üstleniyor bu söyleşiler.
Sanıyorum ki bu yazılar, söyleşiler Ali Teoman’ın evrâk-ı metrûkesinin son halkası değillerdir. Çok erken kaybettiğimiz çok değerli yazarımızın, daha nice kıymetli metinleri okumamız için bir yerlerde kitaplaşmayı bekliyorlardır umarım…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.