Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Evin İmkânsızlığında Bir Dükkânı Beklemek




Toplam oy: 7
Bir Dükkânı Beklemek’te yer alan on dört öykü, evin imkânsızlığında, düşüncenin dil duvarlarına şiddetlice vurarak mekânlaştığı bir bekleyişte, bir dükkânı bekler gibi kendi kendini bekleyen insanların hikâyesini anlatıyor bize. Üstelik dili kurguya kurban vermeden, ustalıkla…

Yalnızca şimdiki zamanın içinde kendimizle özdeşleşerek tıpkı bir kalbin düşünmeksizin çarpması gibi yaşıyor olsay­dık acaba hikâye anlatabilir miydik? Önceye ve sonraya ait tüm yargıların ortadan kalktığı, dilin yutulduğu, her anı ken­dine katarak süren belleksiz ve beklentisiz bir şimdinin sanı­yorum hikâyesi olmazdı. Bir balık denizin o kadar içindedir ki, gerçekte onun ne olduğunu bilemez. Ancak uyuyan, düş gören, hatırlayan, bekleyen, yani içsel bir zamanda kendini bir bulup bir kaybederek çoğaltan insan, denizin yani yaşa­mın ne olduğunu sormadan edemez. 


Evet, hız ve bilgi çağındayız. Hız, bilmenin ve bilmeyişin sınırlarını altüst etti. Gerçek, mecaz-ı mürsellerin, istiarelerin gezici ordusu, bütün anlatıları kendi sınırlılıklarıyla yüzleş­tirdi. Şimdi edebiyatın izini onun dille ilişkisinde sürmekten başka yapabileceğimiz daha doğru bir şey yok gibi görü­nüyor. Hikâyenin uzun, öykünün kısa tarihi içinde şöyle bir gezindiğimizde dilin mirasına, katlanabilirliğine ve kıvrak­lığına şiirden sonra yine en çok öykülerin imkân tanıdığını söylemek mümkün. Bir reddi miras yerine dünün hikâyesiyle bugünün öyküsünü benzer bir başkalıkla buluşturan bir dil yakalarsak o dilde kendini bölüp çoğaltan gittikçe kendine yabancılaşan ve bunu bir oyuna dönüştüren insanı da ya­kalamış olur muyuz? Neden olmasın? Sonuçta hâlâ uyuyor, düş görüyor, hatırlıyor ve bekliyoruz.


Umutla yeis arasında

Sait Faik’in “Kendi peşimi bile bıraktım” diyen Lüzumsuz Adam’ından Uğur Nazlıcan’ın her camekânda, her aynada kendiyle yüz yüze gelen öykü kişilerine vardığımızda anla­dık ki, ne yaparsak yapalım kendimizden kaçamayacağız. Kaçışın bir türlü kaçamayışa evrildiği o yerde elbette yalnız beklemekten söz edilebilir. Bu bekleyiş, umutla yeis arasın­da, gücenik bir dalgınlıkla, aynı sokaklara sapan, aynı kapı­ları çalan, dönüp dolaşıp aynı dükkâna varan bir bekleyiş. Augustinusçu anlamda süreğen bir şimdiki zamanın değil, varlıkların asılları ve suretleriyle birlikte var olduğu içsel bir zamanın içinde, karaltılı bir yaşantıda süren bekleyiş.

“Arada sönen cılız bir sokak lambası ışığının aydınlattığı dün­ya, durmadan yağan karın altında usul usul yitmekteydi.”

Kitabın ilk öyküsü, “Köpek ile Kar” bu cümleyle başlı­yor. Peşi sıra gelen diğer öykülerin müşterek atmosferini daha en başından sezdiriyor bize. Gölgeli, puslu, rutubetli ve usul usul yiten... Fakat bu değişmez atmosferi dura­ğanlıktan kurtaran büyülü bir dil kuruyor Uğur Nazlıcan. O dilin raksı ve uçuşup kıvrılan etekleri altında her adımı bir önceki adımdan sonra, bir sonraki adımdan önce atan, ken­di yörüngesinde yine kendini adımlayan her şey yekten konuşmaya başlıyor. Yeryüzünde yalnız insana bahşedilen tanıklık bilinci... Belki sırf bu ağır sorumluluk yüzünden dil­siz duvarlara, kuşlara, kedilere bakıp “ah şunların bir dili olsa da konuşsa” diyoruz. Sanki konuşsalar, bizim gördüklerimize o an tanıklık etseler yükümüz hafifleyecek, dilimiz daha az dolaşacak. “Manav Hacı Resul’ün Öleceğidir” öyküsünde bir kedi, bu tanıklık çağrısını duymuş gibi konuşuyor:

“... Hacı Resul’e döndü kedi; ‘bakma,’ dedi, ‘bakma benim Allah’ın sessiz kullarından biri olduğuma. Bu tezgâhın arka­sında yalnız olduğuna bakma, ben burada seninle olacağım, buradan taa Tahtacılar Çıkmazı’na kadar seninle yürüyece­ğim, sen Allah’ın emrini yerine getirdikten sonra seni ben gasilhaneye götüreceğim, yıkayacağım, kefenleyeceğim, namazını kılıp kabrine yerleştireceğim…”

Bulundukları mekâna dönüşen karakterler

Öteden beri Beydeba’nın Ezop’un, La Fontaine’in fabllarında dile gelen baykuşlara, tilkilere, güvercinlere aşinayız. Hatta onları daha çok erdemin ve usun sesiyle nasihatin dilinden konuşurlarken duymuşuzdur. Fakat deneyimin ve uzakların bilgisine dayanan bilgeliğin değerini çoktan yitirdiği günü­müzde konuşan, dile gelen her şey sanki kendi sesimizin birer yankısından ibaret. Tıpkı Köpek ve Kar öyküsünde iç monolog halinde konuşan kişinin bir adam mı yoksa bir köpek mi olduğunu ayırmanın güç oluşu gibi. Kurgusal düzlemde ise anlatıcıların hissettirmeden sözü birbirlerine bırakması öykülerde üst anlatıcının hâkimiyetini kıran çok önemli bir teknik olarak çıkıyor karşımıza. Klişeye düşmeyen tekrarlar, metni ahenklendiren leitmotivler, her öyküyü birbi­rine bağlayan örüntülerle yazar dil ve edebiyat konusundaki maharetini gösteriyor.

Kitaptaki öykü kişileri oldukça trajikler aslında. Büyük, gü­rültüsüz, kuşatıcı bir trajedinin içinde sakin kalabilmelerinin tek nedeni dalgınlıkları. Dalgın, dargın ve dışarıdalar. “Bir Kahvehane Rivayeti” başlığıyla açılan bölümde neredey­se tüm öyküler evin artık imkânsız oluşunu haber veriyor gibidir. Baudelaire benzetmesiyle söylersek “sürekli ağlaşan evsiz serseri hayaletler gibi” bir sokaktan başka bir sokağa, bir dükkândan öteki bir dükkâna dolaşıp duran, yavaş yavaş bulundukları mekâna dönüşen karakterler: Kamuran, Şeref Ali, İlyas Usta, Hurdacı Mahfuz, Filmci Kerem...

“Ben bu kahvehaneden başlayarak şehri dolaşsam, filmle­rimi kiraya versem, yarın verdiklerimi toplasam, yenilerini versem, tekrar buraya dönsem, iki gün yapsam bunu, bu kahvehane evim olur.” (Filmci, sf. 69)

Bir şeyi kırk kere söylersen olura benzeyen bir inanç Filmci Kerem’in inancı. Elinde videokasetlerle dolu bir çanta, “kafa­sında başıboş köpekler gibi düşünceler”, kiraladığı filmleri geri almak için aynı kapıları çalıp duruyor ama en çok yolu bulamamaktan eve dönememekten korkuyor:

“Ben bu filmleri hiç vermesem kimselere, elimde taşısam, aklımda oynatsam, ben bir yeri ev bilmesem de, elimde filmler, cebimde kırıntılarla dolaşmasam, ben kendimin ma­sal kuşu olmaktan, kendi yolumu kendime kaybettirmekten kurtulur muyum?”(Filmci, sf. 69)

Bekleyişte donup kalan zaman. Bir umut gibi bazen harla­nan bazen cılızlaşan ateş. Rutubet, sidik ve izmarit kokan boş bir kahvehane. “Işık yanınca kırık tuvalet taşının içine saklanan böcekler gibi” karanlıkta, sanrılarla yansımalarla sürdürülen bir iç yaşam.

Kitabın içindeki on dört öykü, evin imkânsızlığında, düşün­cenin dil duvarlarına şiddetlice vurarak mekânlaştığı bir bekleyişte, bir dükkânı bekler gibi kendi kendini bekleyen insanların hikâyesini anlatıyor bize. Üstelik dili kurguya kurban vermeden, ustalıkla…

 

 

BİR DÜKKÂNI BEKLEMEK
Uğur Nazlıcan
YAPI KREDI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.