Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Evin İmkânsızlığında Bir Dükkânı Beklemek




Toplam oy: 14
Bir Dükkânı Beklemek’te yer alan on dört öykü, evin imkânsızlığında, düşüncenin dil duvarlarına şiddetlice vurarak mekânlaştığı bir bekleyişte, bir dükkânı bekler gibi kendi kendini bekleyen insanların hikâyesini anlatıyor bize. Üstelik dili kurguya kurban vermeden, ustalıkla…

Yalnızca şimdiki zamanın içinde kendimizle özdeşleşerek tıpkı bir kalbin düşünmeksizin çarpması gibi yaşıyor olsay­dık acaba hikâye anlatabilir miydik? Önceye ve sonraya ait tüm yargıların ortadan kalktığı, dilin yutulduğu, her anı ken­dine katarak süren belleksiz ve beklentisiz bir şimdinin sanı­yorum hikâyesi olmazdı. Bir balık denizin o kadar içindedir ki, gerçekte onun ne olduğunu bilemez. Ancak uyuyan, düş gören, hatırlayan, bekleyen, yani içsel bir zamanda kendini bir bulup bir kaybederek çoğaltan insan, denizin yani yaşa­mın ne olduğunu sormadan edemez. 


Evet, hız ve bilgi çağındayız. Hız, bilmenin ve bilmeyişin sınırlarını altüst etti. Gerçek, mecaz-ı mürsellerin, istiarelerin gezici ordusu, bütün anlatıları kendi sınırlılıklarıyla yüzleş­tirdi. Şimdi edebiyatın izini onun dille ilişkisinde sürmekten başka yapabileceğimiz daha doğru bir şey yok gibi görü­nüyor. Hikâyenin uzun, öykünün kısa tarihi içinde şöyle bir gezindiğimizde dilin mirasına, katlanabilirliğine ve kıvrak­lığına şiirden sonra yine en çok öykülerin imkân tanıdığını söylemek mümkün. Bir reddi miras yerine dünün hikâyesiyle bugünün öyküsünü benzer bir başkalıkla buluşturan bir dil yakalarsak o dilde kendini bölüp çoğaltan gittikçe kendine yabancılaşan ve bunu bir oyuna dönüştüren insanı da ya­kalamış olur muyuz? Neden olmasın? Sonuçta hâlâ uyuyor, düş görüyor, hatırlıyor ve bekliyoruz.


Umutla yeis arasında

Sait Faik’in “Kendi peşimi bile bıraktım” diyen Lüzumsuz Adam’ından Uğur Nazlıcan’ın her camekânda, her aynada kendiyle yüz yüze gelen öykü kişilerine vardığımızda anla­dık ki, ne yaparsak yapalım kendimizden kaçamayacağız. Kaçışın bir türlü kaçamayışa evrildiği o yerde elbette yalnız beklemekten söz edilebilir. Bu bekleyiş, umutla yeis arasın­da, gücenik bir dalgınlıkla, aynı sokaklara sapan, aynı kapı­ları çalan, dönüp dolaşıp aynı dükkâna varan bir bekleyiş. Augustinusçu anlamda süreğen bir şimdiki zamanın değil, varlıkların asılları ve suretleriyle birlikte var olduğu içsel bir zamanın içinde, karaltılı bir yaşantıda süren bekleyiş.

“Arada sönen cılız bir sokak lambası ışığının aydınlattığı dün­ya, durmadan yağan karın altında usul usul yitmekteydi.”

Kitabın ilk öyküsü, “Köpek ile Kar” bu cümleyle başlı­yor. Peşi sıra gelen diğer öykülerin müşterek atmosferini daha en başından sezdiriyor bize. Gölgeli, puslu, rutubetli ve usul usul yiten... Fakat bu değişmez atmosferi dura­ğanlıktan kurtaran büyülü bir dil kuruyor Uğur Nazlıcan. O dilin raksı ve uçuşup kıvrılan etekleri altında her adımı bir önceki adımdan sonra, bir sonraki adımdan önce atan, ken­di yörüngesinde yine kendini adımlayan her şey yekten konuşmaya başlıyor. Yeryüzünde yalnız insana bahşedilen tanıklık bilinci... Belki sırf bu ağır sorumluluk yüzünden dil­siz duvarlara, kuşlara, kedilere bakıp “ah şunların bir dili olsa da konuşsa” diyoruz. Sanki konuşsalar, bizim gördüklerimize o an tanıklık etseler yükümüz hafifleyecek, dilimiz daha az dolaşacak. “Manav Hacı Resul’ün Öleceğidir” öyküsünde bir kedi, bu tanıklık çağrısını duymuş gibi konuşuyor:

“... Hacı Resul’e döndü kedi; ‘bakma,’ dedi, ‘bakma benim Allah’ın sessiz kullarından biri olduğuma. Bu tezgâhın arka­sında yalnız olduğuna bakma, ben burada seninle olacağım, buradan taa Tahtacılar Çıkmazı’na kadar seninle yürüyece­ğim, sen Allah’ın emrini yerine getirdikten sonra seni ben gasilhaneye götüreceğim, yıkayacağım, kefenleyeceğim, namazını kılıp kabrine yerleştireceğim…”

Bulundukları mekâna dönüşen karakterler

Öteden beri Beydeba’nın Ezop’un, La Fontaine’in fabllarında dile gelen baykuşlara, tilkilere, güvercinlere aşinayız. Hatta onları daha çok erdemin ve usun sesiyle nasihatin dilinden konuşurlarken duymuşuzdur. Fakat deneyimin ve uzakların bilgisine dayanan bilgeliğin değerini çoktan yitirdiği günü­müzde konuşan, dile gelen her şey sanki kendi sesimizin birer yankısından ibaret. Tıpkı Köpek ve Kar öyküsünde iç monolog halinde konuşan kişinin bir adam mı yoksa bir köpek mi olduğunu ayırmanın güç oluşu gibi. Kurgusal düzlemde ise anlatıcıların hissettirmeden sözü birbirlerine bırakması öykülerde üst anlatıcının hâkimiyetini kıran çok önemli bir teknik olarak çıkıyor karşımıza. Klişeye düşmeyen tekrarlar, metni ahenklendiren leitmotivler, her öyküyü birbi­rine bağlayan örüntülerle yazar dil ve edebiyat konusundaki maharetini gösteriyor.

Kitaptaki öykü kişileri oldukça trajikler aslında. Büyük, gü­rültüsüz, kuşatıcı bir trajedinin içinde sakin kalabilmelerinin tek nedeni dalgınlıkları. Dalgın, dargın ve dışarıdalar. “Bir Kahvehane Rivayeti” başlığıyla açılan bölümde neredey­se tüm öyküler evin artık imkânsız oluşunu haber veriyor gibidir. Baudelaire benzetmesiyle söylersek “sürekli ağlaşan evsiz serseri hayaletler gibi” bir sokaktan başka bir sokağa, bir dükkândan öteki bir dükkâna dolaşıp duran, yavaş yavaş bulundukları mekâna dönüşen karakterler: Kamuran, Şeref Ali, İlyas Usta, Hurdacı Mahfuz, Filmci Kerem...

“Ben bu kahvehaneden başlayarak şehri dolaşsam, filmle­rimi kiraya versem, yarın verdiklerimi toplasam, yenilerini versem, tekrar buraya dönsem, iki gün yapsam bunu, bu kahvehane evim olur.” (Filmci, sf. 69)

Bir şeyi kırk kere söylersen olura benzeyen bir inanç Filmci Kerem’in inancı. Elinde videokasetlerle dolu bir çanta, “kafa­sında başıboş köpekler gibi düşünceler”, kiraladığı filmleri geri almak için aynı kapıları çalıp duruyor ama en çok yolu bulamamaktan eve dönememekten korkuyor:

“Ben bu filmleri hiç vermesem kimselere, elimde taşısam, aklımda oynatsam, ben bir yeri ev bilmesem de, elimde filmler, cebimde kırıntılarla dolaşmasam, ben kendimin ma­sal kuşu olmaktan, kendi yolumu kendime kaybettirmekten kurtulur muyum?”(Filmci, sf. 69)

Bekleyişte donup kalan zaman. Bir umut gibi bazen harla­nan bazen cılızlaşan ateş. Rutubet, sidik ve izmarit kokan boş bir kahvehane. “Işık yanınca kırık tuvalet taşının içine saklanan böcekler gibi” karanlıkta, sanrılarla yansımalarla sürdürülen bir iç yaşam.

Kitabın içindeki on dört öykü, evin imkânsızlığında, düşün­cenin dil duvarlarına şiddetlice vurarak mekânlaştığı bir bekleyişte, bir dükkânı bekler gibi kendi kendini bekleyen insanların hikâyesini anlatıyor bize. Üstelik dili kurguya kurban vermeden, ustalıkla…

 

 

BİR DÜKKÂNI BEKLEMEK
Uğur Nazlıcan
YAPI KREDI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Ayrılık, dünya hayatının en son kelimesidir. Nihayetinde, sevdiğimiz, bize ait olduğunu düşündüğümüz her şeyi geride bırakacak ve ayrılık atına binip gideceğiz.

 

Fâni dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız.

 

Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç.

Queen of the Damned filminin soundtrack’lerinden Lestat Violin eşlik edebilir bu yazıya…

 

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.