Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Evin İmkânsızlığında Bir Dükkânı Beklemek




Toplam oy: 24
Bir Dükkânı Beklemek’te yer alan on dört öykü, evin imkânsızlığında, düşüncenin dil duvarlarına şiddetlice vurarak mekânlaştığı bir bekleyişte, bir dükkânı bekler gibi kendi kendini bekleyen insanların hikâyesini anlatıyor bize. Üstelik dili kurguya kurban vermeden, ustalıkla…

Yalnızca şimdiki zamanın içinde kendimizle özdeşleşerek tıpkı bir kalbin düşünmeksizin çarpması gibi yaşıyor olsay­dık acaba hikâye anlatabilir miydik? Önceye ve sonraya ait tüm yargıların ortadan kalktığı, dilin yutulduğu, her anı ken­dine katarak süren belleksiz ve beklentisiz bir şimdinin sanı­yorum hikâyesi olmazdı. Bir balık denizin o kadar içindedir ki, gerçekte onun ne olduğunu bilemez. Ancak uyuyan, düş gören, hatırlayan, bekleyen, yani içsel bir zamanda kendini bir bulup bir kaybederek çoğaltan insan, denizin yani yaşa­mın ne olduğunu sormadan edemez. 


Evet, hız ve bilgi çağındayız. Hız, bilmenin ve bilmeyişin sınırlarını altüst etti. Gerçek, mecaz-ı mürsellerin, istiarelerin gezici ordusu, bütün anlatıları kendi sınırlılıklarıyla yüzleş­tirdi. Şimdi edebiyatın izini onun dille ilişkisinde sürmekten başka yapabileceğimiz daha doğru bir şey yok gibi görü­nüyor. Hikâyenin uzun, öykünün kısa tarihi içinde şöyle bir gezindiğimizde dilin mirasına, katlanabilirliğine ve kıvrak­lığına şiirden sonra yine en çok öykülerin imkân tanıdığını söylemek mümkün. Bir reddi miras yerine dünün hikâyesiyle bugünün öyküsünü benzer bir başkalıkla buluşturan bir dil yakalarsak o dilde kendini bölüp çoğaltan gittikçe kendine yabancılaşan ve bunu bir oyuna dönüştüren insanı da ya­kalamış olur muyuz? Neden olmasın? Sonuçta hâlâ uyuyor, düş görüyor, hatırlıyor ve bekliyoruz.


Umutla yeis arasında

Sait Faik’in “Kendi peşimi bile bıraktım” diyen Lüzumsuz Adam’ından Uğur Nazlıcan’ın her camekânda, her aynada kendiyle yüz yüze gelen öykü kişilerine vardığımızda anla­dık ki, ne yaparsak yapalım kendimizden kaçamayacağız. Kaçışın bir türlü kaçamayışa evrildiği o yerde elbette yalnız beklemekten söz edilebilir. Bu bekleyiş, umutla yeis arasın­da, gücenik bir dalgınlıkla, aynı sokaklara sapan, aynı kapı­ları çalan, dönüp dolaşıp aynı dükkâna varan bir bekleyiş. Augustinusçu anlamda süreğen bir şimdiki zamanın değil, varlıkların asılları ve suretleriyle birlikte var olduğu içsel bir zamanın içinde, karaltılı bir yaşantıda süren bekleyiş.

“Arada sönen cılız bir sokak lambası ışığının aydınlattığı dün­ya, durmadan yağan karın altında usul usul yitmekteydi.”

Kitabın ilk öyküsü, “Köpek ile Kar” bu cümleyle başlı­yor. Peşi sıra gelen diğer öykülerin müşterek atmosferini daha en başından sezdiriyor bize. Gölgeli, puslu, rutubetli ve usul usul yiten... Fakat bu değişmez atmosferi dura­ğanlıktan kurtaran büyülü bir dil kuruyor Uğur Nazlıcan. O dilin raksı ve uçuşup kıvrılan etekleri altında her adımı bir önceki adımdan sonra, bir sonraki adımdan önce atan, ken­di yörüngesinde yine kendini adımlayan her şey yekten konuşmaya başlıyor. Yeryüzünde yalnız insana bahşedilen tanıklık bilinci... Belki sırf bu ağır sorumluluk yüzünden dil­siz duvarlara, kuşlara, kedilere bakıp “ah şunların bir dili olsa da konuşsa” diyoruz. Sanki konuşsalar, bizim gördüklerimize o an tanıklık etseler yükümüz hafifleyecek, dilimiz daha az dolaşacak. “Manav Hacı Resul’ün Öleceğidir” öyküsünde bir kedi, bu tanıklık çağrısını duymuş gibi konuşuyor:

“... Hacı Resul’e döndü kedi; ‘bakma,’ dedi, ‘bakma benim Allah’ın sessiz kullarından biri olduğuma. Bu tezgâhın arka­sında yalnız olduğuna bakma, ben burada seninle olacağım, buradan taa Tahtacılar Çıkmazı’na kadar seninle yürüyece­ğim, sen Allah’ın emrini yerine getirdikten sonra seni ben gasilhaneye götüreceğim, yıkayacağım, kefenleyeceğim, namazını kılıp kabrine yerleştireceğim…”

Bulundukları mekâna dönüşen karakterler

Öteden beri Beydeba’nın Ezop’un, La Fontaine’in fabllarında dile gelen baykuşlara, tilkilere, güvercinlere aşinayız. Hatta onları daha çok erdemin ve usun sesiyle nasihatin dilinden konuşurlarken duymuşuzdur. Fakat deneyimin ve uzakların bilgisine dayanan bilgeliğin değerini çoktan yitirdiği günü­müzde konuşan, dile gelen her şey sanki kendi sesimizin birer yankısından ibaret. Tıpkı Köpek ve Kar öyküsünde iç monolog halinde konuşan kişinin bir adam mı yoksa bir köpek mi olduğunu ayırmanın güç oluşu gibi. Kurgusal düzlemde ise anlatıcıların hissettirmeden sözü birbirlerine bırakması öykülerde üst anlatıcının hâkimiyetini kıran çok önemli bir teknik olarak çıkıyor karşımıza. Klişeye düşmeyen tekrarlar, metni ahenklendiren leitmotivler, her öyküyü birbi­rine bağlayan örüntülerle yazar dil ve edebiyat konusundaki maharetini gösteriyor.

Kitaptaki öykü kişileri oldukça trajikler aslında. Büyük, gü­rültüsüz, kuşatıcı bir trajedinin içinde sakin kalabilmelerinin tek nedeni dalgınlıkları. Dalgın, dargın ve dışarıdalar. “Bir Kahvehane Rivayeti” başlığıyla açılan bölümde neredey­se tüm öyküler evin artık imkânsız oluşunu haber veriyor gibidir. Baudelaire benzetmesiyle söylersek “sürekli ağlaşan evsiz serseri hayaletler gibi” bir sokaktan başka bir sokağa, bir dükkândan öteki bir dükkâna dolaşıp duran, yavaş yavaş bulundukları mekâna dönüşen karakterler: Kamuran, Şeref Ali, İlyas Usta, Hurdacı Mahfuz, Filmci Kerem...

“Ben bu kahvehaneden başlayarak şehri dolaşsam, filmle­rimi kiraya versem, yarın verdiklerimi toplasam, yenilerini versem, tekrar buraya dönsem, iki gün yapsam bunu, bu kahvehane evim olur.” (Filmci, sf. 69)

Bir şeyi kırk kere söylersen olura benzeyen bir inanç Filmci Kerem’in inancı. Elinde videokasetlerle dolu bir çanta, “kafa­sında başıboş köpekler gibi düşünceler”, kiraladığı filmleri geri almak için aynı kapıları çalıp duruyor ama en çok yolu bulamamaktan eve dönememekten korkuyor:

“Ben bu filmleri hiç vermesem kimselere, elimde taşısam, aklımda oynatsam, ben bir yeri ev bilmesem de, elimde filmler, cebimde kırıntılarla dolaşmasam, ben kendimin ma­sal kuşu olmaktan, kendi yolumu kendime kaybettirmekten kurtulur muyum?”(Filmci, sf. 69)

Bekleyişte donup kalan zaman. Bir umut gibi bazen harla­nan bazen cılızlaşan ateş. Rutubet, sidik ve izmarit kokan boş bir kahvehane. “Işık yanınca kırık tuvalet taşının içine saklanan böcekler gibi” karanlıkta, sanrılarla yansımalarla sürdürülen bir iç yaşam.

Kitabın içindeki on dört öykü, evin imkânsızlığında, düşün­cenin dil duvarlarına şiddetlice vurarak mekânlaştığı bir bekleyişte, bir dükkânı bekler gibi kendi kendini bekleyen insanların hikâyesini anlatıyor bize. Üstelik dili kurguya kurban vermeden, ustalıkla…

 

 

BİR DÜKKÂNI BEKLEMEK
Uğur Nazlıcan
YAPI KREDI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

1977 doğumlu bir şair Eren Safi. Şimdilik yayınlanmış iki şiir kitabı var: Kamaşır ve Twitter Tepesindeki Okçular. Kamaşır toplamında yer alan Mürşidim Kocakarı ve Bir Kişi Bomba şiirleri öznel şiirler sayılabilir.

Nasreddin Hoca, Beylikler devri Anadolu’sunun en bilge karakterlerinden birisi. Ona izafe edilen fıkralar yediden yetmişe hemen herkesin neşe kaynağı, aynı zamanda tasavvufi felsefi manalar da içeren bu fıkralar hem güldüren hem de düşündürüp ders veren türden.

Kitapların dünyasına yaptığımız yolculukları düşünmeye başlayalım. Önce kitapların oluşma sürecini sanki ilk defa öğreniyormuşuz gibi hatırlamamız iyi olabilir. Zihnimizde beliren düşünceler olgunlaşınca onları harflerle kelimelere dönüştürürüz. Kelimeler sözcükler halinde ağzımızdan dökülür, uzun bir konuşma halini alır.

İran edebiyatında ve özellikle İran şiirinde, erkek egemenliğine karşı kadın rüzgârını ilk estiren şairin sinemaya giriş macerasının ilk perdesi, iki arkadaşı tarafından bir partide İran sinema dehasına önerilmesiyle başlar. Bu sabit fikirli, dik başlı ve dahi adam, hakkında pek de iyi şeyler konuşulmayan bir kadını işe alırken tereddüt eder ve bu tereddüdünden iş arkadaşına söz eder.

Fatih Balkış’ın adı okura yabancı gelmeyecektir. Fars, Yerçekimi ve Baht Dönüşü kitapları Can Yayınları tarafından basılan romancı, dört yıllık bir aradan sonra dördüncü romanını da çıkardı. Bugüne dek hep iyi işlerle karşımıza çıkan Kafka Kitap’ın, ilk Türkçe edebiyat örneklerinden biri olarak sunuldu Karaçam Ormanı’nda.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta