Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ey Talih, Ekmeğimizi İyileştir!




Toplam oy: 8
Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin iki yüz yetmiş kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Gözlerimi kısınca biraz; ama kapatınca ve kavalın da yardımı varsa, tamamen görebiliyorum. Adımlarının dokunaklı acemiliğini görebiliyorum buradan evet.

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları. Ormanın içinden. Kara güz ise çürük yaprak yığınlarının ve mayına dönüşmüş sümüklüböceklerin veya kış ise buzun, karın üzerinden. Kara lastiğin yarı çıplak ayaklarımda kör talih gibi dönüp durduğu, nefes nefese yolculuklar. Ah, saf serüven! Okul harçlığımı bir tavuktan alıyorum. Önlüğümün cebinde yumurta. Açlığa karşı elimdeki tek silah. Yumurtalı sabahların Anafartalar kahramanı kızıl tavuğumuz. Karargâhını merekteki kuru ot yığınlarının altında bir yerlere oymuş. 

 

Bir kendisi bir de annemin karanlıkta görebilen upuzun parmakları bulabiliyor yumurtayı o kimsenin bilmediği dehlizde. Annemin upuzun piyano parmakları diyecektim. Hatta bu şaka için nazım da geçer ona. Ama eşek şakalarımı sadece kendisi kaldırabilir; dünyada artık nasır dolu ellerinin silik bir imgesi kalmış hatırası değil. Ne diyordum? Harikalar yaratıyor bu tavuk her sabah. Bazen -daha doğrusu nadiren- mucize bile yaratıyor. O akıl almaz, o tarifsiz çift yumurta sürprizlerinden bahsediyorum. Ve böyle sabahların çetin okul yolculuklarında en büyük çabam yumurtaların önlük cebimde kırılmaması. Yamaçtan aşağı koşarken sağ kalmalılar. Tek cebim var. Yumurta tek olduğunda sorun yok. İki taneyse, onları tokuşturup kırmadan yamaçtan aşağı neredeyse baş aşağı koşmak cambazlık istiyor. Bakkalda bozdurulup ekmek ve helva alınacak. Çeyrek ekmek bir yumurta ediyor. İkincisi varsa onunla da yumurta büyüklüğünde helva. Okula geç kalıp dayak yemediğim, düşüp bir yerimi kırmadığım ve tek cebimde iki yumurtayı bir yavru öküz gibi sallaya sallaya beş kilometre koşabildiğim nadir sabahlarda, ancak ve sadece bu talihli sabahlarda fark ediyordum ki, muhtarın kızı Safinaz da bizim sınıfta. Çünkü unutmayalım 1982’deyiz. Öyküleri karın da doyuran Ömer Seyfettin hâlâ ölü ve büyüklerimizden bir tek Kenan Evren hayatta.

Besmele ile başlamıyor oğlum bunlar. Bu kitaplar, diyor amcam. Bizim çatının altında diyor bunları yani. Anlatabiliyor muyum? Kızıl tavuğun ancak iki ayda bir çift yumurtlayabildiği gün gibi meydanda. Düşünün, bu çatının altında hangi hakikatin adımları çarpılmaz da dimdik yürür. Öğretmenim nefret ediyor Besmeleden. Ben de bir gün böyle olacağım diyorum içimden. Çünkü ona karşı sadece biz değil, amcam değil, bütün köy savunmasız. Neden savunmasız olduklarını tam kestirememenin korkusuyla sanki daha da savunmasız. Ama amcam öyle değil. O, kendi içindeki öğretmen korkusuna bir isim bulmuş. Besmele ile başlamıyor, diyor. Sonsuz kırlar boyunca uzanmış zamanın bomboş gözlerine birlikte bakmışız. Uçsuz bucaksız dağların tesellisiz güzelliğine. Kara güz. Kızıla çalmış, hafiften alev almış doruklarına ormanların. En yakın arkadaşım amcam. Atatürk yoktur ve her kar tanesini bir melek indirir dünyaya kanatlarında, diyor. Öğretmenim benden ve Atatürk’ten başka bir şey yoktur doğada, diyor. Böyle böyle sökmeye başlıyorum okumayı.
Müthiş kaval çalıyor amcam. Yanaklarını bizim Horkrar’ın (Halamın kocası) demirci dükkânındaki eski körük gibi biteviye şişirip indiriyor ve kaval uzun kış gecelerinde yoluna kesintisiz devam ediyor. Kavalın geçtiği dağ yollarını, orman koyaklarını içimizden takip ediyoruz. Parmakları, üzülmemiz için bize sürekli nedenler ve yanılsamalar sunan bu garib sesin gövdesinde geziniyor. Gözlerimi kapatıp karşı yamaçlarda dönenip duran sarhoş güz patikalarını izleyebiliyorum bu sesten. İçimden.
Zavallı amcamın ailede gerçekten ciddiye alınıp kıymet gördüğü anlar. Elinde kavalın olduğu geceler. Melekler indirir diyor. Ve bunu ispatlamak için elinde bir tek kavalı var. Eline kavalı alınca herkes ürperip donakalıyor. Etrafında diz çöküp halka oluveriyor. Melekler indiriyor diyor, evet. Bu ispatlanamaz ve karşı konulamaz, apaçık ve gizli, büyülü bir Hakikat. Ahhh. “Garibdir oğlum bunun havası...” diyor ara sıra soluklanıyor da. Kavalı dinlerken pür dikkat herkes. Kış geceleri. Amcamın deyişiyle “Gayde.” Gayde hep aynı garip, tarifsiz hikâye. Ama her defasında, henüz doğmuş tuhaf bir Hakikat gibi sevindiriyor ailemizi. Ve aynı anda o Hakikatin cenaze alayındaymışız gibi üzgünüz. Sökün etmiş bütün yoksuzluklar, dar zamanlar, güzel yalağuzluklar ve bitimsiz eski taşkın yaşamaklar. Sökün etmiş bütün ailemizin öne eğik gözlerinden ve kirpiklerinin ucunda duralamış gibi herkesin. Amcamın, ancak meleklerin kanatlarında taşınabilecek sitemleri, bilgimize henüz ulaşmış gibi. Bütün kardeşlerim. Hatta amcamla hep kavgalı olagelmiş babam bile mahcup, kavalın zarif karşı konulmazlığıyla başını önüne eğmiş. Büyük sözü dinlemiş gibi. Üç karıyla evlenmiş amcam ve karısız, yalnız olmuş hep. Dağlarda, yaylalarda, koyunun, malın peşinde. Ve sadece iyi olmak için yaratılmış annem bile mahcup. Ninem bile. Kardeşi köyün eski çetecisi olan ve bunu kanlı göz damarlarından kolayca anlayabileceğiniz ninem bile. Kavalın uzayıp giden garip, biz çocukları ürküten garip güzelliği boyunca susuyoruz küçük mutfak odamızda, yerde, halka olup bağdaş kurmuş da.
Atatürk yok diyor amcam, okulda Besmele yok diyor ve aynı anda da tir tir titriyor okuyup adam olamayacağız diye. Kaval, küçük mutfak odamızın cüzzamlı duvarlarını bir sargı bezi gibi sarmalıyor. Sarmalıyor ve köyümüzün her hakikatini bilebilmek, uzun boyu ve modern giyinişi itibariyle yine de öğretmenimizin hakkı. Atatürk var ve başka bir şey yok diyor. Zamanla onun tarafına geçiyorum. Amcamla aramız açılıyor. Dizleri erimiş açık kahverengi kadife pantolonunu eski yün çoraplarının içine soktuğu ve Birinci sigarası içtiği için Atatürk ve Besmele hakkında yanıldığını düşünüyorum.
Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin iki yüz yetmiş kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Gözlerimi kısınca biraz; ama kapatınca ve kavalın da yardımı varsa, tamamen görebiliyorum. Lapa lapa karın altında ilerliyorsun. Adımlarının dokunaklı acemiliğini görebiliyorum buradan evet. Bakkala uğramadın. Çünkü yumurtaların ikisi de akmış önlük cebinden. Kapıyı açıyorsun. Öğretmen kızılcık sopasını eline alıyor. İşi başından aşkın ve zorunlu bir angaryayı aradan çıkarmak istermiş gibi. Ülseri yüzünde ve bitkin. Donmuş parmaklarını bir araya toplayıp birleştirdiğin tırnak uçlarını bir gül buketi gibi sunuyorsun ona. Dokuz. On. Bitiyor. Dış kapının önünde, teneffüse kadar tek ayak üstünde. Sızlayan küçücük yumrukların tek cebinde ve sağ ayağın havada, mutlak ıssızlığa bakakalıyorsun. Her şey yoluna girebilir bir ders sonra. Ancak küçücük yüreğinde sadece o şey, o korku geriye çevrilemez: Kar tanelerini yeryüzüne meleklerin indirmiyor olabileceğinden kuşkulanmaya başlıyorsun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.