Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

'Geç açılan' yazar mı? Kime göre?




Toplam oy: 1155

"Kime göre geç?"

 

 

İlk edebi eserlerini 40 yaşından sonra yayımlayan yazarların tanıtıldığı, eleştirilerin ve söyleşilerin yapıldığı bir site olan Bloom, bunu soruyor bize.

 

 

İlk romanından sonra 58'ine dek yeni bir roman yazmayan Jose Saramago'dan tutun da, 39 yaşında ilk kitabını yayımlayan George Eliot'a, 51 yaşında ilk kitabı Justine'i yayımlayan Marquis de Sade'den, 66 yaşında yayımladığı Angela'nın Külleri ile Pulitzer Ödülü kazanan Frank McCourt'a, 'geç açılan' yazarlar için "Geç kalmışlar." diyebilir miyiz?

 

 

 

 

 

 

Yazar Raymond Chandler, ilk romanı Büyük Uyku'yu 51 yaşında yayımlamış örneğin. Biz, bu romanı okuyup beğendikten sonra “Keşke, yazmaya daha erken başlasaydı, onun elinden çıkan daha çok şey okuyabilirdim." diye üzülür müydük, yoksa bu romanı daha erken yazsaydı daha güzel olurdu diye mi düşünürdük?

 

 

Muhtemelen birinciyi seçerdi çoğumuz. Ne var ki, gözden kaçırmamamız gereken bir nokta var: Bazen o romanı değerli kılan, onu o yaşta birinin yazmış olması oluyor. Hatta, her yazarın edebi yolculuğunun kendine has olduğunu düşünürsek, yazdıklarını diğerlerinden ayrı kılan da budur aslında.

 

 

Başa dönersek; 20'li yaşlarını sürmekte olan bir romancı ile, 40'lı yaşlarındaki bir romancının arasında ne gibi farklar olabilir ki sahiden?

 

 

 

 

ÖMER TÜRKEŞ: UMBERTO ECO: GENÇ EDEBİYATÇI!

 

 

 

Aklıma takılan bu soruyu eleştirmen Ömer Türkeş'e yönelttiğimde bir kitap tavsiyesi ile cevapladı: Umberto Eco'nun Genç Bir Romancının İtirafları.Eco, 30 yılı bulmayan edebiyat geçmişini ve yaşının 80'e yaklaşmış olmasını göz önüne alarak, kendini 'genç bir edebiyatçı' olarak tanımlıyor. Kitabın önsözünde de belirttiği gibi, kendini, bugüne kadar sadece beş romanı yayımlanan, önümüzdeki elli yılda da daha pek çok romanı yayımlanacak olan çok genç ve kesinlikle umut vaat eden bir romancı olarak gören Eco da “Geç mi? Kime göre?” diyenlerden. Bir yandan da Virginia Woolf gibi “30'unuzdan evvel yazdığınız hiçbir şeyi yayımlatmayın.” diye düşünen, bir yazarın zaman içinde pişmesi gerektiğini savunan... 

 

 

 

 

 

BLOOM'DAN SONYA CHUNG: MEDYANIN HEP GENÇ YAZARLARA DESTEK OLMASI RAHATSIZ EDİCİ

 

 

 

 

Bu soruşturmaya da ilham kaynağı olan Bloom isimli sitenin kurucusu, Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan yazar Sonya Chung'la iletişime geçiğimde ise, ona şu soruyu yönelttim: 25 yaşında ilk romanını yayımlayan bir yazar ile 45 yaşında yayımlayan bir yazar arasında ne gibi farklar olabilir? Avantajlar ve dezavantajlar nelerdir?

 

 

 

 

Şöyle cevapladı beni Chung: "Elbette genç yayımlamak ile daha ileri bir yaşta yayımlamak arasında bir tecrübe farkı mevcuttur. Bu her yazar için değiştir gerçi, ama genç bir yazar çok daha heyecanlı ve enerji doludur, bu yaratıcı dünyaya girmiş olmak onu heyecanlandırır. Bunun yanısıra, Bloom için söyleşi yaptığım pek çok yazar, olgunken ilk romanını yayımlamanın çok daha farkındalık ve derinlik dolu bir tecrübe olduğunu söyledi. Genç yaşta kazanılan başarının zaman zaman bir 'çarp ve alev al' tecrübesine de dönüşebileceğini de göz önünde bulundurmamız lazım tabi.

 

 

 

Peki, bir yazar için "doğru zaman" nedir? Üzerinde düşündüğü ve artık yazmadan duramayacağına inandığı bir "mesele"nin ortaya çıkış anı mıdır, yoksa yazdıklarını bir kitapçıda basılı halde görmek istediği zaman mıdır? Sonya Chung, bunun da değişkenlik gösterebileceğini söyledi. Bloom'da, bir romanı geç yaşta yayımlamanın "doğru şey" olarak dikte edilmediğini belirterek, medyanın, genç yazarları fazlasıyla yüceltir ve isimlerini duyururken, nedense ileri yaşta ilk romanlarını yayımlayanlara o derece destek çıkmadığını, Bloom'un da esas olarak bu görüşe karşı çıktığını anlattı.

 

 

 

 

Bir yazarın demlenerek, okuyarak, yazarak, zaman içinde kendini hazır edebileceğini söyleyen Chung, iyi ve sanatsal bir yapıtın aceleye getirilmesinin yanlış olduğu görüşünde. Yazacak "önemli bir konu"nun olup olmaması konusunda ise, Flannery O'Connor'ın bir sözünü hatırlatıyor bana: "Zamanında çocuk olan herkesin bir sanat eseri üretmek için potansiyeli vardır."

 

 

 

 

 

HAKAN BIÇAKCI: GENÇ WERTHER, 25 YAŞINDAYDI




İlk romanını 24 yaşındayken yayımlayan bir yazara, Hakan Bıçakcı'ya sordum bunu. Virginia Woolf'un bu cümlesinin teorik olarak kulağa koş geldiğini ama pratikte bu sözü çürütecek pek çok örnek olduğunu söyleyen Bıçakcı, Thomas Mann'ın Buddenbrook Ailesi'ni 26 yaşında yayımlattığını; Goethe'nin Genç Werther’in Acıları'nı 25, Arthur Rimbaud'nun ise Cehennemde Bir Mevsim'i 19 yaşında yazdığını anımsattı.

 

 

Bıçakcı, yazdıklarını bir 20 yıl sonra tekrar değerlendirdiğinde “Keşke bu fikirleri biraz daha bekletseymişim.” diye bir düşünceye kapılma ihtimalinin olduğunu, ancak bu korkuyla yaşamadığını söyledi. Hiçbir yazdığına “İdeali budur.” diyerek güvenmediğini, bu tedirginliğin de bir huy gibi, her daim içinde olacağını söyleyen yazar, ileri yaşın, genç yaşa göre de daha avantajlı olduğunu düşünüyor. Gençliği anlama ve anlatma konusunda ileri yaştaki yazarları daha avantajlı bulan Bıçakcı, tersinin olduğu durumların da, ender olsa dahi var olabileceğini söylüyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

MELİDA TÜZÜNOĞLU: 100 YAŞINDA CHICK-LIT YAZARI


 

Melida Tüzünoğlu da genç bir yazar. İlk romanı Ambulansla Dünya Turu'ndan sonra Annem Bir Robot Doğurdu romanıyla yerini sağlamlaştıran Tüzünoğlu'na, 'ilk roman'ı genç yaşta yayımlatmak ile daha ileri bir yaşta yayımlatmak arasında ne gibi farklar, avantaj ve dezavantajlar olabileceğini sordum.

 

 

 

Tüzünoğlu,  yaşa değil üretime yoğunlaştığını söyledi. “Yani, 78 yaşında, yazdığım tüm kitapların yayınlanmasını isteseydim, belki de ona göre bir hayat kurardım. Ya da, dünya edebiyat tarihinde gerçekleştiği üzere, yaşam boyu yazdığım hiçbir şeyin yayınlanmasını istemeyebilirdim. Belki de yüzlerce kitap yakıldı, yok edildi bireysel ya da toplumsal sebeplerden ötürü.

 

 

 

Bir eseri eleştirirken gözetilen ilk unsur yaş olabilir mi? Absürt olurdu doğrusu, böyle olsaydı. Çok çok ileri yaşlarda ilk kitabını çıkarmış birinin sansasyonel bir değeri olabilir belki ilk elden. Güzel fikir. 100 yaşında birinin chick-lit yazması örneğin. Eğlenceli.” diyen Melida Tüzünoğlu, bu konuda farklı bir noktaya dikkat çekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

HAYATİ ROMAN: "YAŞ, SONLU GEZEGENDE GEÇİRDİĞİN SÜREDİR"

 

 


SabitFikir eleştirmeni Hayati Roman'a, genç yaşta ve daha ileri bir yaşta kitap yayımlatmak arasındaki farkları sorduğumda Orson Welles'in meşhur dizeleri ile söze başladı. “Ben genç olmak nedir bilirim ama sen yaşlılık nedir bilmezsin.” Ve sözlerine şöyle devam etti: “Yaş, kendi başına dünya adlı bu sonlu gezegende geçirdiğimiz süre dışında bir şey ifade etmez. Yaşlılar için, elden ayaktan düşmedikçe yaşlılık diye bir his mevzu bahis olmaz.

 

 

 

Siz gençlerin yaşlı olduklarını zannettikleriniz, hâlâ 16 yaşın ruhu ile yaşarlar. Bunu yaşlandığınız zaman anlayacaksınız. Hele de 40 yaş, hiçbir şeydir. Yine yaş, kişinin ne kadar biriktirdiğinin, ne kadar yaşadığının da göstergesi değildir. Sınırlı bir çevrede, durağan bir 50 yıl ile fırtınalı bir kaç seneyi içeren bir 25 yılı kıyaslamak zordur. Veya dil bilen, 30'una varmadan dünya edebiyat mirasını yalayıp yutmuş bir yazar adayı ile, üç beş klasik okuyup, okumayan kitlelerin gazı ile karaladıklarını Savaş ve Barış zanneden 50'likler olabilir.

 

 

 

Dolayısıyla sorunuza salt yaştan kalkış yaparak elle tutulur yanıtlar üretmek zordur. Değişken miktarı çok fazla.”

 

 

 

Türkiye'de genç yaşta yazmaya başlayanların daha fazla olup olmadığını sorguladığımızda ise; kapitalist bir toplumda, insanların çoğu ister istemez öncelikle ekmek derdini düşündüklerini söyledi Hayati Roman. “O toplumda yazarlık, ekmek yemeniz için olanaklar sunmuyorsa, gençlerin "kariyer fırsatları"ndan birisi olmaz. Ancak Orhan Pamuk gibi tuzu kuru olmanız ya da deli olmanız gerekir.

 

 

 

Bir kız isteme sahnesi düşünelim, damat adayımız müstakbel kayınpederine yazar olduğunu söylüyor; bir de mühendis ya da doktor damat adayımız var. Sizce kayınpeder hangisini damat olarak seçer? Son on yılda şöyle ya da böyle kalemi ile ekmek yemeye başlayanlar çoğaldı. Bu da yavaş yavaş yazarlığı da gelişmiş kapitalist toplumlarda olduğu gibi köşe dönülebilecek mesleklerden birisi hâline getirmeye başladı.” diyerek görüşünü dile getirdi.

 

 

 

 

Son olarak, “Okuduğunuz sayfa sayısı yazdıklarınızdan fazla olsun. Metindir önemli olan. Öyle genç yazarlar var ki, bin yıllık bir birikimle yazıyorlar, inanamıyorum genç olduklarına. Öyle 'yaşlı' yazarlar var ki, en basit Türkçe deyişlerin anlamlarından bihaberler. Gençlerin özürleri olabilir, mazur görülebilirler. Yaşılar dikkatli olmalı,” diyen Roman'a hak vermemek elde değil.

 

 

İsterseniz 20'lerinizde üzerinde çalışmaya başladığınız romanınızı 55 yaşınızda yayımlayın; isterseniz üç ay içinde, içinizden taşan kelimeleri kağıda aktarın. Ya da dilerseniz yıllar boyunca biriktirdiğiniz hikayeler; yaşamınızın son yıllarında buluşsun okurla, 'geç açılmış' yazar yoktur kanımca. Olgunlaşmış, zamanında 'açılan' vardır ama. Ve onları okumak da neresinden baksanız göz açıp kapayıncaya dek geçecek olan ömrümüzde yapabileceğimiz en güzel eylemlerden biridir.

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


türkiyede edebiyat piyasasında arkanızda birileri yoksa kaybolur gidersiniz. yaşınız hiç önemli değil. yayınevleri editörleri niteliksiz ve apolitikler. dergi editörleri ise hem cahil hem de yeteneksizler. bugün türkiyede okuru eğlendirmek için değil de düşündürmek için yazan bir tane bile edebiyatçı söyleyemezsiniz. bilge karasuların yusuf atılganların dönemi kapandı. okurlar eğlence istiyor. tatmin edilmek istiyor. gerisi boş laf.

48%
52%

Yazı çok doğru bir noktaya çok doğru bir şekilde değiniyor ama benim en çok dikkatimi çeken şey çiçek resimleri oldu.Yazıyı ayrı bir zevkle okumamı sağladı.Baktıkça içim açıldı. Teşekkürler=)

47%
53%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.