Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Geçmişte Kaybolan Adam; Bruno Schulz




Toplam oy: 97
Schulz’un edebiyat kamuoyu tarafından geç keşfedilmesinin başlıca sebebi hiç şüphesiz Kafka’nın gölgesinde kalmasındandır. Kafka’nın hem çevirmenliğini yapması ve hem de Kafkaesk anlayışı benimseyip ondan ilham aldığını belirtmesi bu durumda etkili olur.

Bruno Schulz, Lehçe Edebiyatın en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilmesinin yanında özellikle son yıllarda postmodern metinlerin rağbet görmesiyle birlikte Avrupa’da adı yeniden anılmaya başlayan bir yazar. 1892 yılında Drohobycz’da doğan yazar, dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda Yahudi kimliğinin de getirdiği birtakım sorunlar nedeniyle zorlu bir çocukluk geçirmiş. Yaşadığı coğrafyanın entelektüel bir auraya sahip olması, onun için bir şans olmuş. Alanında yetkin isimlerden dini bağlamı olan sanat ve felsefe dersleri almış. Yazarın 1934 yılında çıkan Tarçın Dükkânları adlı eseri, dönemin ruhunu tüm teferruatlarıyla yansıtması bakımından önem arz eder. Bugün dahi söz konusu eser, sadece edebi açıdan değil, dönemin ve coğrafyanın sosyolojik dokusunu yansıtması bakımından da bir kaynak olma işlevi görmekte, akademik çalışmalara katkı sunmaktadır.

 

 

MODERN ZAMANLA PARADOKSAL İLİŞKİLER

 

Schulz’un yaşadığı şehir, onun hayatı ve eserleri açısından çok hayati bir konumu teşkil eder. Zira çizim öğretmenliği yaptığı okul, evvela Kızıl Ordu neferlerince akabinde ise Naziler tarafından ele geçirilmiş ve üs olarak kullanılmıştır. Naziler Bruno’yu “faydalı Yahudi” kategorisine dahil edip ona Naziler’e propaganda malzemesi olacak resimler çizdirmişlerdir. 1942 yılında yaşadığı gettoda Nazilerce katledildiği güne kadar çeşitli resimler çizen Bruno, “faydalı Yahudi” sıfatıyla sözde taltif edilmesi neticesinde yakın çevresindekiler tarafından da eleştirilmiştir.

 

Bruno’nun edebiyat kamuoyu tarafından geç keşfedilmesinin başlıca sebebi Kafka’nın gölgesidir. Kafka’nın hem çevirmenliğini yapması ve hem de Kafkaesk anlayışı benimseyip ondan ilham aldığını belirtmesi bu durumda etkili olmuştur. Schulz, gerçeğin dönüşümünün ötesinde, büyülü gerçeklik akımı tesirinde kalarak 1937 yılında yazdığı Kum Saati Burcundaki Sanatoryum eseriyle özgünlüğünü kanıtlamış; ardından Kafka’nın hayaleti onu bir süreliğine rahat bırakmıştır.

 

Schulz’un eserlerinde kurgudan ziyade atıfta bulunulan hikâyelerin modern zamanlar ile olan paradoksal ilişkileri ön plandadır. Bu bağlamda Tevrat’ın ve diğer dini metinlerin içeriğine yabancı olanlar için postmodern panoramayı, hem dekor hem zaman mefhumu açısından takip etmek ve kavramak çaba gerektirir.

 


 

Schulz kalıntılar üzerine kafa yoran bir yazardır. Kimlik bunalımı, geçmiş travması ve aidiyet meselesine dair içinde bulunduğu melankolik ruh haline bir deva aramıştır. Paranoya, rüya ile gerçek arasında bocalama onun kodlarına işlemiştir.

 


 

Schulz için ‘baba’ önemli bir figürdür. Ona göre baba, hem Tanrı’nın, hem otoritenin, hem de şefkatin timsalidir. Eserlerindeki baba-oğul arasındaki ilişkinin biçimini de bu teslise uyarak tanzim eder. Onun nazarında modern zamanlardaki baba ile oğul ilişkisi zoraki bir birliktelik ve güç savaşıdır. Zira değişen dünya, babayı kutsal bir motif olmaktan çıkarmış, sıradanlaştırmıştır. Babanın kudreti, oğulun birey olarak özgürlüğünün başladığı yere kadardır. Bu da baba- oğul arasındaki temel yasaların kökten sarsılması demektir. Fakat Tevrat’taki baba müstesna bir konumdadır, gökseldir. Yakup ve Yusuf kıssasındaki haliyle ortada gerçek, kutsal bir ilişki türü vardır. Schulz, bu iki zamandaki bağı, mukayese edip, bu tenakkuzdan sarsıcı bir metin şerhi devşirmiştir. Bu dramanın içinde ise reddiyeler, günah çıkarmalar, umutlar, çaresizlikler ve öte âlem ile kurulan batini bir temas vardır. Son tahlilde baba-oğul meselesi, birçok konuda olduğu gibi müphem ve girift bir haldedir.

 

GÖLGE ALT METİNLER

 

Schulz’un metinlerinde üst kurmacayı an be an takip eden gölge alt metinler vardır. Bu metinler, kurmacanın akışına göre ikizleşebilirler. Schulz, bu noktada kurmacalardaki boşlukları doldurmak için iki başat kaynağı öne çıkarır. Bunlardan ilki Yahudi inancının batıni halini temsil eden akımlardır. Kabalistik öğeler ön plandadır. Schulz, batıni terminolojide yer alan kavramları kimi zaman bilinç akışı tekniğiyle yaşadığı döneme naklederek burada yaratılış ile mitolojiyi birleştirerek ilginç değerlendirmeler yapmıştır. İkinci kaynak ise Freudyen bakış açısı ve buna bağlı olarak regresyon yani kaynağa inme meselesidir. Yazarın çocukluk ve aile kavramlarını sık kullanması ve geçmişin karabasanları ile yaşama uğraşı bu noktada önemlidir. Schulz, kalıntılar üzerine kafa yoran bir yazardır. Birçok Yahudi yazarın yaşadığı kimlik bunalımı, geçmiş travması ve aidiyet meselesine dair içinde bulunduğu melankolik ruh haline bir deva aramıştır. Bu ilacın yerinin ise kutsal denizin dibi olduğunu düşünmüştür. Fakat göze aldığı her derin dalışın sonunda yüzeye çıkarken zihninde daha fazla soru olmuştur. Schulz, bu soruları ve bulduğunu sandığı cevapları abartılı ve uzun tasvirlerle ifade etmeyi sever. İçgüdüsel olarak sürekli kaybolduğunu sanma hissi, can güvenliği korkusu, paranoya, rüya ile gerçek arasında bocalama gibi haller onun karakterlerinin temel kodlarına işlemiştir.

 

Schulz, zaman mefhumunu da realist kurgulardaki halinden çok farklı bir şekilde işlemiştir. Zembereği kırılmış bir saatin tam merkezine konan hikâyeler, olayların neden- sonuç ilişkisi dışında bağımsız bir şekilde akar, fakat akışın yönü ileriye olduğu gibi sağa, sola ve geriye de olabilir. Bazen ise zaman, buharlaşıp yok olabilir.

 

Schulz’un eserlerinde aile, aşk, sanat, mahalle, kimlik, zaaflar, rüyalar ve din, özgün ağırlıkları olan kavramlardır. Schulz, zihninden başlayıp köklerine kadar arkeolojik kazılar yapmayı seven bir yazardır. Açtığı kuyunun dibinde gördüğü dünya, yaşadığı dünyanın hayaletidir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.