Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Gerçek ve Muhayyile Arasında Osmanlı: İki Cihan Âresinde




Toplam oy: 31
Kafadar, uç bölgelerinin kendilerine has giriftliğini, geleneklerini ve merkez ile ilişkilerini göz önünde tutarak destanlar ve menakıpnamelerden emsaller veriyor…

 

“Osmanlı nasıl kuruldu?” sorusu zaman zaman nükseden bir merak nedeniyle –bilhassa Ortaçağ ile ilgilenen- tarihçilerin gündemine gelir (1930’lar ve 80’lerde iki defa moda oldu). Osmanlı’nın nasıl kurulduğu sorusu önemlidir çünkü “İslam ve Bizans coğrafyaları arasında, sadece fiziksel olarak değil, siyasi ve kültürel olarak da iki dünya arasında bir uç mevkiine yerleşmiş küçük bir beyliğin, kendisini dünya Müslümanlarının lideri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak gören merkezileşmiş bir imparatorluğa nasıl dönüştürdüğü?” hâlâ gizemini korur. Belki de cevap, kuruluş dönemindeki siyasi, coğrafi veya askeri kimi ayrıcalıklarda olabilir? Ne kadar meraklı ya da ilgili olursa olsun ‘Osmanlı Beyliği’ ile ilgilenen müellif neredeyse müelliflerin en şanssızıdır. Zira ele aldığı kaynakların büyük bölümü otantik değil; 15, 16 ya da daha sonrasındaki yüzyıllarda yazılmış kronolojiler ya da yeniden üretilmiş destanlar ile menakıpname gibi sözlü kültür ürünleridir. Bu eserlerin yazarları hem çok geç bir tarihte kulaktan dolma bilgileri kâğıda geçirmişler, hem de kimi karartma ya da abartma gibi ‘ideolojik’ dokunuşlardan kendini alıkoyamamışlardır. Tabii bu gerçekler, sözgelimi Aşıkpaşazade’nin hiç de güvenilmemesi gereken bir kaynak olduğunu göstermiyor; sadece birincil kaynak sorunu teşkil ediyor ve olabildiğince temkinli yaklaşmak gerekiyor.

 

Yazının konusu değil ama boşlukta kalmaması için önce sorup sonra cevaplandırayım: Peki, elimizde Osmanlıların erken dönemiyle ilgili neden hiç yazılı kaynak bulunmuyor, bunlar İkinci Murad’a kadar okuma yazma bilmeyen çok cahil adamlar mıydı acaba? Bu noktada kişisel görüşüm önemliyse eğer; ben buna ihtimal vermiyorum: Dâvûdu’l-Kayseri’den İznik’te müderris olarak faydalanmış ya da 1324’te vakfiyesini Farsça yazdırmış bir ‘beylik’ için “okuma yazma bilmeyen cahil adamlar” demek haksızlık olur. Sorunun cevabını Yılmaz Öztuna Bizanslı tarihçi (Türkçe de bilir) Mikhael Doukas’tan alıntılayarak veriyor: 1402 Ankara Savaşı sonrası Timur, torunu Muhammed Sultan’ı Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi’yi kovalamakla vazifelendiriyor. Muhammed Sultan Süleyman’ı yakalayamasa da Bursa’dan yüklüce ganimet alıyor ve arşivi de yakıyor… Öyleyse elimizdeki ‘ikincil’ kaynakların hep Fetret ve sonrasında yazılmış olmasına şaşmamak gerekiyor.
Osman’ın göğsünden bir ağaç çıkar…

Tarihinizde eğer –Osmanlı Kuruluş döneminde olduğu gibibir boşluk varsa ve elinizden bir şey gelmiyorsa yapmanız gereken ilk iş sızıntıyı beklemektir. “Osmanlı gücünün doğuşu hakkında Herbert A. Gibbons’ın 1916’da kaleme aldığı kitap” da tam olarak bu sızıntıyı temsil eder. Gibbons’a göre Osmanlılar gibi başarılı bir siyasi teşekkül ‘Asyalılar’ tarafından kurulmuş olamaz. Olsa olsa ihtida etmiş Bitinyalı (Doğu Marmara) Bizanslılar (çoğunluğu merkezle kavgalı muhalif Rumlar) kurmuştur! Eserini milliyetçiliğin zirvede olduğu 20.yy başında kaleme alan Gibbons, Osmanlıların ilk kroniklerinde anlatılanları elbette yemez ama nedense herkesçe bilinen ve bu kroniklerde de yer alan rüya motifini (hani Osman’ın göğsünden bir ağaç çıkar… Sonra Edebali’ye anlatır) kullanarak Osman’ın aslında bir Pagan olduğunu; bu rüyanın da İslam’a geçişi sembolize ettiğini söyler. Herbert A. Gibbons’ın çalışması gene de ‘ictihad kapısının açılmasına’ vesile oldu. Fuad Köprülü ve Paul Wittek gibi iki âlim 1930’larda kendi tezlerini ortaya koydu. İki âlim de Gibbons’ı tenkid ederek Osmanlıların Türk-İslam kaynaklarını vurgulasa da Kayı tezi ve ‘aşiret – gaza tezi’ noktasında ayrıştı. Sözgelimi Köprülü, Köse Mihal gibi mühtedi savaşçıların sayısının çok az olduğunu iddia ederken, Wittek Menteşe Beyliğine katılan Bizanslı denizcileri örnek vererek uç muhitlerinin ruhunu yansıtan ‘herkesin dâhil olabildiği gaza birliğinin’ altına çizer.
Osmanlılar nasıl ortaya çıktı?

Yıllar içerisinde Osmanlı kuruluş dönemiyle ilgili Lindner, Imber, Kaldy Nagy gibi tarihçilerin de eserler üretmesi sonucu birçok tez oluştu. Bu tezlerin çoğu siyah ile beyaz arasında gidip geliyor. Mesela Lindner, ilk dönem Osmanlıların dini lakaytlığı nedeniyle ‘gazi’ olamayacaklarını iddia ediyor. Yani onlardan kitabi/ortodoksi neredeyse mekanik hamleler bekliyor. Imber ise sonradan üretilen kroniklerin baştan sona uydurma olduğunu –kim bilir neden- büyük bir güvenle söylüyor. Halil İnalcık sentezinden sonra ilk dönem Osmanlılar ile ilgili –naçizane gördüğüm- en doyurucu çalışma Cemal Kafadar’ın İki Cihan Aresinde adlı çalışması. Bunu, Osman Bey dönemi ile ilgili bir kitabı olan Sencer Divitçioğlu da özellikle vurguluyor. Harvard’da ders de vermiş Kafadar’ın çalışması bütünde öncelikle herkesi esnekliğe davet ediyor. Zira Osmanlılar böyle bir ortamda doğdu: Uç bölgesinde. Kafadar, uç bölgelerinin kendilerine has giriftliğini, geleneklerini ve merkez ile ilişkilerini göz önünde tutarak destanlar ve menakıpnamelerden emsaller veriyor… Osmanlıların kendi ürettiği kaynakları da ele alarak tabiri caizse hem çağdaş hem de modern çalışmaları büyük bir sorguya tabi tutuyor. Hem gerçekte hem de muhayyilede kurulan Osmanlıları göz önüne seriyor. Osmanlıların nasıl ortaya çıktıklarını ve kim olduklarını bilmek zorundayız. Çünkü bu mesele entelektüel boyutta bir ‘kimlik’ meselesidir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

1977 doğumlu bir şair Eren Safi. Şimdilik yayınlanmış iki şiir kitabı var: Kamaşır ve Twitter Tepesindeki Okçular. Kamaşır toplamında yer alan Mürşidim Kocakarı ve Bir Kişi Bomba şiirleri öznel şiirler sayılabilir.

Nasreddin Hoca, Beylikler devri Anadolu’sunun en bilge karakterlerinden birisi. Ona izafe edilen fıkralar yediden yetmişe hemen herkesin neşe kaynağı, aynı zamanda tasavvufi felsefi manalar da içeren bu fıkralar hem güldüren hem de düşündürüp ders veren türden.

Kitapların dünyasına yaptığımız yolculukları düşünmeye başlayalım. Önce kitapların oluşma sürecini sanki ilk defa öğreniyormuşuz gibi hatırlamamız iyi olabilir. Zihnimizde beliren düşünceler olgunlaşınca onları harflerle kelimelere dönüştürürüz. Kelimeler sözcükler halinde ağzımızdan dökülür, uzun bir konuşma halini alır.

İran edebiyatında ve özellikle İran şiirinde, erkek egemenliğine karşı kadın rüzgârını ilk estiren şairin sinemaya giriş macerasının ilk perdesi, iki arkadaşı tarafından bir partide İran sinema dehasına önerilmesiyle başlar. Bu sabit fikirli, dik başlı ve dahi adam, hakkında pek de iyi şeyler konuşulmayan bir kadını işe alırken tereddüt eder ve bu tereddüdünden iş arkadaşına söz eder.

Fatih Balkış’ın adı okura yabancı gelmeyecektir. Fars, Yerçekimi ve Baht Dönüşü kitapları Can Yayınları tarafından basılan romancı, dört yıllık bir aradan sonra dördüncü romanını da çıkardı. Bugüne dek hep iyi işlerle karşımıza çıkan Kafka Kitap’ın, ilk Türkçe edebiyat örneklerinden biri olarak sunuldu Karaçam Ormanı’nda.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta