Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

GrafikRoman // Aşk dediğin laftır derler




Toplam oy: 83
Manuele Fior // Çev. Doğan Şima
BAOBAB
Saniyede Beş Bin Kilometre, kaçırılmaması gereken bir grafik roman.

Kenar mahallelerden birinde büyüdüm, üzerinden seneler geçti; insan, insanın muallimi olmaya teşnedir, bir abimiz, biz çocuklara şöyle demişti, sigarasını somurarak: “Aşkını anlatan yavşaktır.” Çocuksun, dinliyorsun. Anlatmak istediği, kadının illa ki korunup kollanmasıydı. Erkek, çapkın sayılır, maşuk olur ama iş sevdiceğine gelince ve olur ya vuslata erilmezse, kadın "hoppa" sayılırdı. Delikanlı adam bile isteye susacaktı. William Blake’in dizelerinde geçer; “aşkını anlatmaya yeltenme sakın/ Ancak söylenmemiş aşklar aşktır!” Mahalleli abimizle Blake, aynı racon havasını teneffüs etmiş olabilir mi? Bilerek abartıyorum ama aşkı sevgiyi korumak için sessiz kalmak, nazardan, gıybetten uzak tutmak hiç de önemsiz değildir. Aşkın gösteriye dönüşmesi, ele güne duyurulması, sevgililerin reçel gibi birbirine akması, ilişkilerini göz önünde yaşaması bana da oldum olası garip gelir. Büyüsü kaçar, kokusu çıkar, çabucak bozulur hissiyle bakarım gördüklerime. Ne desek boş, aşk bu kadar konuşulunca, bu denli yazılıp çizilince pozu ve palavrası, edebiyatı ve temaşası hiç eksilmiyor. Herkesin fikri olduğu konularda hemfikir olmak kolay değildir, ondan galiba. Ana akım hikayeler mutlu sonlarla sarmaş dolaşken, gişeye ve çoksatarlığa muhalefet edenler mutsuz aşkları resmediyorlar filan.


Çizgi romanlar çocuksu saflıklarıyla aşk-meşk işlerine oldum olası mesafeli dururlar. Çocuk okurların, büyüdükten sonra, var mı yok mu belli olmayan çizgili aşkları sarkastik bir abartıyla esprileştirmesi sizi aldatmasın. Çizgi roman kahramanları dünyayı kurtarmakla uğraştıkları için öyle “kızsal şeylerle” hakkını vererek ilgilenemezler. Bizimkisi gibi ergen zekalı ve underground eğilimli çizgi roman ekolleri ise aşktan çok cinselliği konuşur, kadın hayranları olan erkekleri kahramanlaştırırlar. Karaoğlan’la sevişince perperişan(!) olan kadını niteleyen tek bir cümle sanıyorum ne demek istediğimi anlatacaktır: “Haşad olmuştu kadıncağız.” Grafik roman ise yine ayrı bir merhale. Muktedir erkekleri, frapan bir erotizmi ya da piyasa romantizmini öteledikleri için aşkı da farklı anlatmak istiyorlar haliyle. Gerçekçi, mesafeli, daha minimal ve muğlak hikayelerle uğraşıyorlar. Çizgi romanların süper kahramanları, olağanüstü yaratıkları, kıyametlerle dolu tahkiyelerine hiç bulaşmadan sıradan olanın gücüne yoğunlaşmalarından söz ediyorum. Manuele Fior’un Batı Avrupa’da hatırı sayılır ölçüde rağbet gören kült çalışması, Saniyede Beş Bin Kilometre (Cinq mille kilomètres par seconde, 2010) adıyla Türkçede de yayımlandı yakın bir zaman önce. Söze aşktan girmemin sebebi de o.

 

 

Fior, klişeleri biliyor

 

Fior, zamana yenilmiş bir ergen aşkını anlatıyor bize. Pek çok ilk aşk hikayesi gibi yarım kalmış, farklı yollara savrulmuş, başka hayatlar yaşamış bir çifti resmediyor. İlk karşılaşmalarına gidiyoruz önce. Kız (Lucy), apartmana yeni taşınan komşu teyzenin kızı. Oğlan (Piero), kızlarla arası iyi olan yakışıklı yakın arkadaşıyla (Nicola) birlikte dikizliyor onu. Nicola cıvıltılı, göz alıcı, neşe dolu biri. Piero ise akıllı uslu iyi bir öğrenci; yaşadıkları taşra beldesinden kopup iyi bir üniversiteye gideceği, itibarlı bir meslek sahibi olacağı aşikar. Nicola, onu kızla konuşması için gaza getiriyor. İki arkadaş birbirlerini tamamlasalar da aralarında gizli bir rekabet var kıza karşı. İki erkek bir kız, sahil kasabası, taşra yeknesaklığı… Fior, nostaljik ve buruk bir tadı olan klişelerle dolu tipik bir gençlik hikayesi anlatacak sanırken pıt diye direksiyonu başka tarafa büküyor. Fior, klişeleri biliyor ama yinelemek gibi bir niyeti yok.


Birlikte yaşama hayali kurulan bütün ilişkiler, özellikle birlikte büyürken öğrenilen aşklar, nihayete ermezse ki genellikle ermez, gün gelir hatırlanır. Taraflar, birlikte nasıl bir hayat yaşardık diye merak eder, mutlaka gizli saklı bir araya gelerek şimdiki hayatlarıyla kıyaslama yaparlar. Fior, finali o safhayla yapıyor, o tatlı kızla oğlanı, yirmi yıl sonra bir masaya oturtuyor. İlk karşılaştıkları beldede bir akşam yemeğinde buluşuyorlar. Şişmanlamış, yaşlanmışlar, tazelik ve enerjilerini yitirmişler. Başka insanlar olmuşlar aslında, tarihin bir anında yolları kesişmiş ve tam o zamanda, hayat donmuş gibi o günleri tekrar ve tekrar konuşmak istemişler. “Eski defterleri konuşmayalım,” deseler de küçük büyük itiraflar, hayıflanmalar, iltifatlar, arsızlıklar, merak ve sakınmalar yaşanıyor aralarında. Başarılı sahneler, iyi seçilmiş diyaloglar okuyoruz hep. Saniyede Beş Bin Kilometre, kendini anlatma biçimi, yumuşaklığı ve zekasıyla az bulunur nitelikte güzel bir hikaye.


Fior, 1975 doğumlu, Fransa’da yaşayan bir İtalyan çizgi romancı. Venedik’te mimarlık eğitimi alıyor ve çizgi romana Berlin’de başlıyor. The New Yorker’dan Le Monde’a kadar pek çok yerde eş zamanlı olarak illüstrasyonları yayımlanıyor. İlk dönemlerinde bir başka İtalyan çizeri, Mattotti’yi andıran bir çizgisi, kare istiflerinde arka planı önemsemeyen, “olduğu gibi” göstermeyen akışkan bir çini kullanımı vardı. Son çalışmalarında mimarlığını hissettirir oldu. Senaryoya göre düşünen-biçim değiştiren bir tarza sahip. Bu albümde suluboya-ekolin kullanarak bir yumuşaklık katmak istemiş. Hikayenin insancıllığını pekiştiren bir tercihte bulunmuş. Lucy ve Piero ya da aşkın kendisi hayatın rüzgarına nasıl kapılıp gidiyorsa, renkler ve konturlar flu, eskizvari ve hatta ıslak gibi duruyorlar. Arada ışıldıyor, bazen de finaldeki gibi mor bir karanlığa gömülüyorlar. Saniyede Beş Bin Kilometre, kaçırılmaması gereken bir grafik roman, abartmıyorum.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.