Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

''İnce Şeyler''in Annesi; Gülten Akın




Toplam oy: 5
Gülten Akın, derin inceliklerin şairi. Türk şiirinde “ince şeyleri” onun kadar güzel anlatabilen bir başka şair daha yoktur kanımca: “Ah kimselerin vakti yok/durup ince şeyleri anlamaya.”

Türk şiiri içinde “arada” kalmış bazı şairler vardır. Bu şairler içinde bazıları da yalnızca arada kalmakla yetinmezler, başka büyük şairlerin veya akımların periferisinde kalırlar. Ercüment Behzat Lav’dan Sabahattin Kudret Aksal’a doğru bir eğri çizebiliriz böylece. Edebiyat tarihçilerinin işine geliyor sıralamalar, ayrımlar yapmak. Bizim gibi şiir okurları için de, okuduğumuz, bildiğimiz şairleri aklımızdaki çekmecelere kaldırmak için işe yarayan formüller bunlar. Fakat Türk şiiri içinde hiçbir formül ve sıralamanın işlemediği cins şairler de var. Misal, Behçet Necatigil böyle bir şairdir. Garipçilerin ortalığı salladığı dönemde yazmaya başlamasına rağmen, hâkim şiir anlayışının önce kıyısından geçmiş, sonra da kendi söyleyişini oturtmuştur loncaya. Üstelik Necatigil, Garipçilerin şiir ve gelenek anlayışından da uzaktır, hatta geleneği yeniden okumayı teklif eder. Şeyh Galip’i hatırlatır ustalık dönemi şiirlerinde: “Ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek…” Hüsn ü Aşk’la bir tür bağ kurmaktır tabii ki, ama aynı zamanda çağdaşı olan şairleri de boşa düşürür bu yaklaşımıyla Necatigil.

 

“Yüksek ahlak” şairi Ziya Osman Saba

 

Ziya Osman Saba da öyledir. Bugün bile hâlâ hâkim şiir anlayışı Ziya Osman’ı dışlamak, görmemek, etrafını kalın perdelerle örtmek için elinden geleni yapıyor. Cahit Sıtkı Tarancı ile olan ahbaplığı, yakın dostluğu bile yetmiyor Ziya Osman’ı konuşmak için. Oysa Ziya Osman derin inceliklerin, unutulmaz yaraların, mütevazı hallerin şairidir; bütün bunları akılda tutarak yeniden söylemek de lazım ki, Ziya Osman “yüksek ahlak” şairidir. Eh, onun da tek kusuru, yüksek ahlakı mütevazı bir söyleyişle yazması. Serin ikindi taşlıklarını, öksüz tepelerde kalmış Beyaz Evleri, ölümünün ardından ardiyeye kaldırılan dedelerin seccadelerini, her çekişte bir ah sesi duyulan babaların yetim tespihlerini, ayrılığı, acıyı ve her şeyden önce Rabbini tanımanın güzelliğini, küçük şeylerle yetinen yüce ruhları, hâsılı kelam mutmain insanları yazmıştır Ziya Osman. Kendisi de mutmaindir bundan.


 

Arada kalmış şairler dedim, oradan yürümeye devam edelim… Bu yazıyı da yazmama sebep olan bir güzelliği tutuyorum ellerimde bugünlerde. YKY çok güzel bir iş yaparak Gülten Akın’ın bütün eserlerini Delta serisinden basmaya başladı. Delta serisi kitaplığındaki özel baskılar arasına eklenen Akın’ın bütün eserlerinin bu ilk cildinde, şairin yazdığı tüm şiir kitapları başta olmak üzere, Şiiri Düzde Kuşatmak, Şiir Üzerine Notlar ve Toplu Oyunlar gibi düzyazılarını da bulmak mümkün.

 

Gülten Akın, o da derin inceliklerin şairi. Türk şiirinde “ince şeyleri” onun kadar güzel anlatabilen bir başka şair daha yok kanımca: “Ah kimselerin vakti yok/durup ince şeyleri anlamaya.” Benim Akın maceram çok eski. Yıllardır yazdıklarını okuyorum, yine de haylaz zihnim, onu edebiyat tarihinin neresine yerleştireceği konusunda şaşırıyor biraz. Akın aslında İkinci Yeni’nin üç şairinin dönem ve sınıf arkadaşı, Mekteb-i Mülkiye’den. Sezai Karakoç, Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın… Şiiri de İkinci Yeni’nin anlayışına yaklaşıp yaklaşıp kaçar. Şehirli olmayı reddeden bir şiiri var Akın’ın. Bunda tabii eşiyle birlikte bürokrat olarak Anadolu’yu dolaşmasının da payı yüksek. Tam İkinci Yeni gibi şiir kuracağı sırada toplumsalcı olmayı seçer Akın. Bence çok da iyi yapar. Çünkü Gülten Akın, toplumsal sorunlara yönelttiği şiirlerini tam bir “anne” edasıyla yazar. Şu dizeler onun çok sevdiğim Yaşlanmayan Bir Kadına Türkü şiirinden: “Bir taslak olmadı yüzün/Hiçbir zaman/Bitmiş bir resmin çizgileriydi/Kendi yüzüne kendin çizdin/Sevgiler korkular evmeler içinde/Atlas dokuyup şayak biçtin/Makastar sen terzi sendin/Biri bol gelendi halk bedenine/Ötekisi dar/Okul önlüğün mapus giysin.”

 

Son şiirlerine doğru daha temiz, daha çapaksız bir şiir yazdı Gülten Akın. Türk şiirinin en “anne” şairi olmayı hak etti böylelikle. Hayatta bir kez karşılaşabildik onunla. Kulağına eğilip, o günlerde çok sevilen “Sonra işte yaşlandım” dizesini hatırlatarak, “hayır, siz hep genç kaldınız” demiştim. Gülmüştü, o sımsıcak gülüşü kalmış aklımda.

 

TÜRK ŞİİRİNDE “BEN” VE KÜÇÜK İSKENDER

 

Türk şiirinde “ben” kullanımı Nâzım Hikmet’ten Attila İlhan’a, oradan İsmet Özel’e kadar uzanır. Şair “ben”ini mükemmel kullanmakla yetinmez bu şairler. Aynı zamanda şahsiyetleriyle de konuşulmuşlardır her zaman. Türk şiirini böylece ikiye ayırıp, ethos ve pathos üzerinden konuşmak mümkün. Çünkü “ben” söyleyişini kullanan şairler, aynı zamanda şiirin teknik meseleleri hakkında da söz sahibi olmuşlardır.

 

Mesela Attila İlhan’ın “jilet” kelimesini kullanması, şiire hangi kelimelerin sokulup sokulamayacağı tartışmasını diriltmişti bir ara. “Ben” söyleyişini kullanan şairlerin özelliğidir, bazı kelimeleri bu yüzden Attila ilhan’ın ifadesiyle “korkunç” bir şekilde sahiplenirler. Küçük İskender de Türk şiiri içinde “ben”ini kullanan şairler arasında çok özgün, çok ayrı bir yere sahip. Özellikle doksanlarda yazdığı şiirler, dönemin Adam Sanat dergisinde yayınlanırken üzerinde çok kalem oynatılmıştı. Gümrah, apaçık, yüksek bir söyleyişi vardı İskender’in. İki binlere doğru “ben” kullanımı yerine “biz”i tercih etti, dolayısıyla daha kalabalık bir şiir yazdı. O dönem şiirlerinden uzaklaştım. Aklımda “ben” kullanımını çok çok özgün yerlere taşıdığı şiirleriyle kalacak. Şu dizeler onun Çin Lokantası adlı şahane şiirinden:

 

hatırla sevgilim, mutlaka sen de hatırla

o kadar çok kovaladık ki

hayat içerisinde

kendi kendimizi

mecali kalmadı hayatların başka hayatları yakalamaya! (…)

“aşkı dövmek lazım kalbe terbiyesizlik ettiğinde!”


Onunla da hayatta iki üç kez karşılaştık. Periler Ölürken Özür Diler’i “Şiirlerimiz sonsuz ovalarda koşarken” diye imzalamış. Toprağı bol olsun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.