Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Jack London: Meksikalı




Toplam oy: 6
Jack London pek çok yazar gibi daha çok romanlarıyla tanınmış olsa da, iki yüze yakın öykü yazmış, öykü türünün nitelikli ürünlerini vermiş iyi bir öykücüdür. Deniz tutkusu, insan-doğa çatışması, vahşet ve ölüm, kapitalizm ve sömürü onun öykülerinde işlediği ana temaların başında gelir. London serüven, korku, ölüm odaklı öyküleriyle tanındı.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Jack London pek çok yazar gibi daha çok romanlarıyla tanınmış olsa da, iki yüze yakın öykü yazmış, öykü türünün nitelikli ürünlerini vermiş iyi bir öykücüdür. Deniz tutkusu, insan-doğa çatışması, vahşet ve ölüm, kapitalizm ve sömürü onun öykülerinde işlediği ana temaların başında gelir. London serüven, korku, ölüm odaklı öyküleriyle tanındı. Dondurucu kutup bölgelerindeki hayatta kalma mücadelesi ve deniz merkezli unutulmaz serüven öyküleriyle insanın büyük mücadelesini gündeme getirdi. Kar sessizliğinin, dondurucu iklimin hangi hayatları kararttığını öyküledi. Kurtlar, ren geyikleri, köpekler içinde insanın yaşama hırsını ustalıkla anlattı. Deniz insanlarının denizle mücadelesini, beyaz adamın yerlileri sömürmesini gündeme getirdi.

 

London sıradan ve günlük olaylardan çok garip ve olağanüstü olayların peşine düşmüştür. Bu yüzden o vahşi beldelerin vahşi yaşamlarını hikâye etmiştir. Öykülerine bakılırsa onun için hayat bir dövüş alanıdır ve ancak güçlü olanların yaşamaya hakkı vardır. Bu yüzden tüm kahramanlarını bu arenaya, ölüm-kalım savaşına sokar. İnsan doğal yaşamında, yabanilikle karşılaştığında uyum yeteneğini ortaya çıkarmazsa yok olacağını pek çok öyküde hikâye eder. Onları ya dağ başında aç susuz doğanın kucağına ya da batmış bir gemi enkazının son kalıntılarında denizin ortasına bırakıp, mücadelelerini gündeme getirir. Joyce Carol Qates’in dediği gibi: “Jack London ‘Yerçekimi’nin esas hikâyesini belirlemişti: Hayatta kalmak.” Bütün bu öykülerinde Darwin, Marks ve Nietzsche’nin yansımalarını görmek mümkündür.

London, gerçeği eğip bükmeden yaşamdaki en sade, en saf ve en korkunç hâliyle okurun karşısına çıkarırken, sarsıcı bir etki bekler. Çünkü çıplak gerçeklik hiç kimsenin kabullenemeyeceği bir şeydir. İnsanın ne kadar küçülebileceğini, hayatta kalabilmek için neler verebileceğini anlatırken, insanın aslında ne kadar zayıf bir varlık olduğunu hikâye eder. Hasta bir kurt ile yaralı, aç bir adamı acımasız doğa koşullarında yan yana getirerek; aslında yaşama hırsı anlamında aralarında hiçbir farkın olmadığını, nasıl birbirini yemek için fırsat kolladıklarını kabullenilmesi zor bir gerçeklik olarak aktarır. İnsanın gerçek yüzünün, ruhunun ancak ölümle karşılaştığında ortaya çıkabileceği gerçeğinden hareket ederek insanları ölümle yüzleştirir ve onları ölümle burun buruna getirir. George Orwell’in deyişiyle, “Jack London, acımasızlığı anlatmakta başarılı bir yazar; ana temasıysa doğanın acımasızlığı ya da çağdaş yaşamın herhangi bir değeri… Yaşam vahşi bir mücadele ve zaferin adaletle ilgisi yok.”
Serüven, merak, heyecan...
London’un hayatı incelendiğinde yazdıkları ile yaşadıklarının iç içe olduğu; büyük çoğunlukta yaşadıklarını, duyduklarını, tecrübelerini hikâye ettiğini görürüz. Onda yazı ve yaşam birbirinin aynası gibidir. Neredeyse yazmak için yaşamıştır denilebilir. Bir gezgin, serüvenci, avare olarak tüm yazı kaynaklarını buradan almıştır. Alaska’da altın arayıcılığı, Pasifik Okyanus’u aşarak Japonya’ya yolculuk, Rus-Japon savaşında savaş muhabirliği yapmış, bütün bunları eserlerinde işlemiştir. O da tıpkı Hemingway gibi bir serüven tutkunudur. İkisi de serüven odaklı yazmasına karşın Hemingway olaydan sonraki izleri, etkileri anlatırken, London bizzat olay anını anlatır. İkisinin de hayatının intiharla sonuçlanmış olması ilginçtir.
Onun öyküleri klasik anlatıma yaslı, olay öyküsü olarak kurgulanır. Serüven, merak, heyecan duygularından beslenir ve çarpıcı sonlara ihtiyaç duyar. Vahşet, ölüm öykülerinin ana temasıdır. İnsanlar âdeta birbirlerini yok ederek var olabilecekleri bir ortamda yaşarlar. Yaşanan hayat vahşi ve acımasızdır. Dinmek bilmeyen fırtınanın ortasında yiyecek ve sudan mahrum insanların canavarlaşmasını hikâye eder. Çetin, korkunç yolculuklara çıkan insanları anlatır. Hayatı kanla satın alan insanları, kana bulanan dünyaları… Onun öykülerinde sanki insanlar bir yere toplanmış, yüzlerini savaş boyalarıyla boyamış ölüme koşmaktadır. Herkes er ya da geç ölümle sınanırlar.
Sert, acımasız yaşam koşullarında, cesaret ve korkaklığı, erdem ve fazileti örnekler. İnsanların kayıtsızlığı, merhametsizliği ve kapitalizmin zalimliğini öykülerinde ağırlıklı olarak işler. İnsanlar genel anlamda çıkarcı, menfaatçidir. Adaletin gerçekleşmesi umurlarında bile değildir. Kapitalizm ise her şeye para ve üretim açısından bakmaktadır. Kapitalizmin kontrolsüz ve saldırgan bir şekilde var olduğu 20. yüzyılın başlarında, Amerika gibi bir toplumda, sistemi, kapitalizmi eleştirmiş ve sınıf bilincinin yanında, sosyalist bir tutum takınarak öykülerinde; sınıf çatışmalarını, işçilerin ezilmelerini, sömürüyü, bozuk düzeni gündeme getirmiştir. Yaşadığı dönemin toplumsal adaletsizliklerini, haksızlıkları sert bir dille gözler önüne sermiştir.
Her zaman vahşi kapitalizmi anlatır
Jack London, soğuk savaş dönemine rast gelmemiş sosyalist düşünce ikliminde eserler üretmiş bir ABD’li yazardır. Ancak Amerikalılar onun siyasi düşüncelerini fazlaca önemsemezler. Dönem, sosyalizmin henüz tehlike olarak görülmediği bir zaman dilimidir. Vahşi kapitalizmin ilk görünümlerini, işsizliği, sınıf savaşlarını hikâye ederken zaman olarak bu anlamda şanslıdır. Eserlerine yansıyan sosyalist kimliği yakın dönemde olsaydı epey sorun yaşayacağı açıktır. 1950’lerdeki tüm dünyayı saran komünizm tedirginliğini, ABD’deki cadı avını o görmedi. Belki de bu sosyalist kimliğinden dolayı uzun süre ABD’de unutturulmaya çalışılmış, gençlik/macera hikâyecisine indirgenmiştir. Kuşkusuz London dönemin tanığı olarak nitelikli öyküler yazmış, bir dönemi çağın en etkili olan öykü sanatıyla yansıtmıştır.
Kitaba da adını veren “Meksikalı”da; Meksika’da devrim için gerekli olan parayı, hayatını ortaya koyarak, büyük bir mücadele sonrasında kazanan Rivera’nın insanüstü mücadelesi anlatılır. Meksikalı devrimciler bütün hazırlıklarını yapmış ama silah için beş bin dolara ihtiyaçları vardır. Bunu hiç beklemedikleri bir devrimcinin getireceğini söylemesi herkesi şaşırtır. Rivera bir boks karşılaşmasında “kazanan tüm hasılatı” alır sözleşmesiyle, ünlü bir şampiyonu yenerek silah parasını temin eder.
“Dönek” öyküsü onun en güzel öykülerinden biridir. Öyküde kapitalizm, sömürü ekseninde; var olmak, yaşayabilmek için çocuk yaşlarından başlayarak çalışmak zorunda kalan işçilerin, insanlıklarından çıkarak nasıl makinenin bir parçası hâline geldikleri anlatılır. Öyküde, bir işçiyle bir makinenin nasıl örtüştüğü örneklenir. Küçük yaşlardan başlayarak sürekli çalışan “dokuma tezgâhından daha fazla hareket eden” kahraman artık; hareket etmek istememekte, dengesiz, tutarsız hareketlerle çıldırmanın eşiğinde dolaşmaktadır. Bu hastalık, sıtmadan, ateşlenmeden farklı bir hastalıktır. Artık yapacağın şey bellidir. Dokuma tezgâhlarının gürültüsünün olmadığı yeni yolculuklara çıkmaktır. John demiryoluna gelir bir trene atlar ve vagonun içine uzanarak karanlıkta gülümser. Bu hem sömürüden uzaklaşmak hem de özgürlük ve avareliği seçmek demektir. Bu öykünün genç yaşta çalışmak zorunda kalan London’un hayatından kesitler olduğu bilinir.
İyi öyküler de yazmıştır
“Tarihten Bir Yaprak” öyküsünde, köle ve sahip daha doğrusu kapitalist ve işçi ilişkilerini incelerken; işçi sınıfının ancak okuma yazma öğrenerek bilinçleneceği, böylece sömürücülerin sonunun geleceği anlatılır. Kapitalistlerin ise hikâye anlatıcıları ile işçileri oyaladıkları belirtilir: “Öte yandan, bu insanların okuma yazma öğrenme eğilimlerini kırmak, onları bu bakımdan doyurmak için, oligarşi, profesyonel hikâye anlatıcıları yetiştirmişti.
Bu kişiler yönetici sınıftan aylık alıyor ve uygun hikâye ve mallar anlatmak yoluyla, işçilerin boş vakitlerini değerlendiriyor, onların kafalarını, yönetenlerin çıkarlarına uygun biçimde yoğuruyor, yönlendiriyordu.” “Çizginin Güney Tarafı”nda; grev, sendika, sınıf bilinci, gösteri kelime ve kavramları etrafında sınıf ayrımcılığı ve mücadeleler gündeme getirilir.
Jack London Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu, Martin Eden romanlarıyla bilinmesine karşın öykü sanatının iyi örneklerini de vermiştir. Mark Twain’den sonra bu türün dünyada tanınmasında, sevilmesinde öncülük etmiş; Amerikan yaşam tarzına muhalif duruşuyla da Dos Passos, Steinbeck gibi yazarlara yol açmıştır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.