Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Japonya’nın Ruhu; Natsume Sôseki




Toplam oy: 36
Soseki’nin karakterleri, geçmişin yozluğundan ve geleneğin yüklerinden kurtulup yüzünü Batı’ya dönen fakat köksüzlük sorunuyla karşılaştıktan sonra bu açığı içe, ruha dönerek kapatmaya çalışan fakat bunu da başaramadıkları için türlü psikozların içinde sıkışan entelektüel tiplerdir.

Japonya’nın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından olan Natsume Sôseki, Klasik ile Modern Japon Edebiyatı’nı ayıran ince çizginin ta kendisidir. Dünya edebiyatı nezdinde adı, Kawabata ve Mishima gibi Japon yazarların gölgesinde kalsa da, 2005 yılında Damian Flanagan tarafından yazılan ve büyük yankı uyandıran The Tower of London isimli kitapta Shakespeare ile mukayese edilecek denli güçlü bir yazar olduğu yönünde yapılan tespitler neticesinde özellikle Avrupalı okur ve eleştirmenlerin ilgisini çekmiş, romanları Japonya’nın iki yüz yıllık değişimini anlamak için başat eserler olarak kabul edilmiştir.

 

Esas adı “Natsume Kinosuke” olan yazar 1867 yılında Japonya’nın batısında kalan Kisarazu şehrinde dünyaya gelmiş. O doğduğunda şehrin yöneticisi olan babası elli, annesi kırklı yaşlarında oldukları için Natsume, o dönemki kültürel açmazların gereği olarak istenmeyen çocuk olarak görülmüş. İmparator Meiji’nin meşhur reformlarına tesadüf eden çocukluğunun ilk günleri, öz ailesinden uzakta yabancı bir ailenin içinde geçmiş. Sekiz yaşına geldiğinde öz ailesinin yanına geri dönse de, Natsume ailesine yabancılaştığını anlamış. Artık kafası karışık, yalnızlıktan hoşlanan ve içine kapanık bir çocuk olan yazar, okulda olduğu saatler dışında geri kalan tüm vaktini odasında kitap okuyarak geçirmiş. Evvela, Çin Edebiyatı’na merak salsa da, Meiji politikaları marifetiyle burjuva ailelerde moda haline gelen İngiliz kültürü ve İngilizce ile büyüme furyasına uyarak İngiliz romanlarını okumaya zorlanmış ve bunun sonucu olarak İmparatorluk Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiş. Fakat Çinceye ve Çin Edebiyatı’na olan merakı hiç sönmemiş.

 

1893 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra reformları güçlendirmek adına oluşturulan eğitim programlarını yönetmek için çalışmalara katılmış, çeşitli okullarda İngilizce öğretmenliği yapmış. 1900 yılında imparatorluğun Batı’yı tanımaları için Avrupa’ya gönderdiği aydınlardan biri olmuş. 

 

PORTRELondra’da geçirdiği günler, zaten yabancılaştığı Japonya’ya bakış açısını iyice değiştirmiş. Ayrıca Londra’nın saygın enstitülerinde edebiyat kuramları ve kritik üzerine çalışmalar yapıp Batı tarzı kurmaca tekniklerini öğrenmiş. Sôseki’yi Londra’da geçirdiği yıllar içinde en çok şaşırtan meselelerden biri de, İngiliz entelektüellerin sabahtan akşama kadar sanat tartıştıkları bahçe sohbetleri olmuş. Sôseki zamanla bu sohbetlerin müdavimi haline gelmiş ve musahipleri ile kendi ülkesi üzerine uzun uzadıya tartışmalara girişmiş. Tokyo’ya döndükten sonra etrafına topladığı gençler ve edebiyatçı arkadaşlarıyla birlikte dergiler çıkarmış. Londra’daki bahçe sohbetlerinden aldığı ilhamla Perşembe sohbetleri adı verilen edebiyat konuşmalarını yönetmiş. Sôseki, ölümüne kadar geçen sürede edebiyat çalışmalarını derin psikolojik buhranların tesirinde yazmış.

 

Gelenekçilerle yenilikçilerin savaşı

 

Sôseki’nin ilk eseri, Ben Bir Kediyim Japonya’da büyük ses getirmiştir zira Rakugo hikâyelerini anımsatan, klasik tarzla modern anlatıyı birleştiren eser, Japon entelektüellerini merkezine alan, kedilerin hâkim olduğu bir ortamın anlatıldığı mizahla soslanmış bir hiciv örneğiydi. Onun peşi sıra yayınlanan Kasamakura bir aydının şehri terk ederek meditasyon yapmak için dağlara yaptığı geziyi ve bu ziyaret esnasında tanıştığı bir kadınla olan ilişkisini doğu- batı felsefelerini harmanlayarak anlatması ve karakterin hem kendi benliği, hem de çevresi ile yaşadığı çatışmaların derinliği açısından önemlidir.

 

Sonraki eserlerinde tarihi, sosyolojik, psikolojik arka planların tazyiki kurmacanın mekaniği, karakterleri, metaforları ve diyalogları üstünde daha hissedilir olacaktır. Botchan, Sanshio, Kokoro ve Madenci eserleri bu bağlamda Batı roman tekniklerini kullanma kabiliyeti açısından daha başarılı metinlerdir. Sôseki, yüzyıllardır ağzı kapalı, süslü bir kutu olarak varlığını sürdüren Japonya’nın dünyaya açılma kararı aldığı kırılma noktasının yazarıdır. O, Japonya’ya Batı’dan bakan ilk romancıdır ve o güne kadar epik- lirik- mitos özüyle yazılmış geleneksel hikâyelerin karşısına realist çizgilerle oluşturduğu, Japonların ruhunu; günahlarını, zaaflarını, ahlaksızlıklarını, tutarsızlıklarını, cehaletlerini, yenilgilerini koyan hikâyeler dikmiştir.

Sôseki, kimi eserlerinde girift bir dil şeması kullanmıştır. Kanji lehçesi üzerinde durmuş ve Shakespeare’i taklit ederek kendi ürettiği kelimeleri Japoncaya katmıştır. Ayrıca Klasik Çinceden de hatırı sayılır miktarda terkip almıştır. Sôseki’nin özgün diliyle çizdiği resimlerdeki yüzler, acının ve bin yıllık tutuculuğun verdiği yorgunluğun izlerini taşır. Fakat esas karakterler, Japonların Batı’ya benzemeye çalıştıkça etik değerlerin, geleneksel sanatların ve kültlerin tahrif olduğunu, bu yıkımın da Japonya’nın özüne büyük zararlar verdiğinin bilincindedirler. Sôseki, kurmacaların renk tonlarını bu dilemmalara göre belirlemiştir. Sôseki romanlarının merkezinde özü, aileyi, kültleri ve kimliği müdafaa etmeye çalışan gelenekçilerle, geçmişe topyekûn düşman olup Japon toplumunu çağın dışında gören yenilikçilerin savaşı vardır.

Japonların birey ve toplum olma mücadelesi
Sôseki, konularını Şinto Destanı’ndan ilham alarak var eden, epik- romantik, fantastik öğelerle örülü metinlerin aksine gerçekçi bir tarz benimsemiştir. Onun anlatıcıları, iç sesleri ve karakterleri; dünyanın farkında olan iyi eğitimli insanlardır. Yeni dünyanın taze kelimeleri olan makineleşme, demokrasi, işçi sınıfı, modernizm, hukuk ve küreselleşme gibi meselelerinin dünyanın geleceğini belirleyici unsurlar olduğunun farkındadırlar. Sôseki, çoğu zaman kendi travmalarından yola çıkarak Japonların birey ve toplum olma çabasını sorgulamıştır, bu tetkiklerden psikolojik, sosyolojik ve siyasi sonuçlar çıkarmıştır. Onun karakterleri, geçmişin yozluğundan ve geleneğin yüklerinden kurtulup yüzünü Batı’ya dönen fakat köksüzlük sorunuyla karşılaştıktan sonra bu açığı içe, ruha dönerek kapatmaya çalışan fakat bunu da başaramadıkları için türlü psikozların içinde sıkışan entelektüel tiplerdir. Dertleri, hezeyanları, düşüşleri ve zevkleri Japon toplumuna nazaran epey farklıdır zira Batı’nın yollarını adımlamış ve dönüşmüşlerdir. Natsume, döneminde rastlanmayan bir bilince ve gözlem yeteneğine sahiptir. İnsan ruhunun dehlizlerini, boşluklarını, çelişkilerini kendi zaaflarından yola çıkarak keşfetmeye ve yorumlamaya girişmiştir. Japon toplumunun çok yabancı olduğu itiraf kültürünü benimsemiş, kendinden izler taşıyan karakterlerini sert şekilde eleştirerek bir nevi günah çıkarma isteğiyle dolu olduğunu göstermek istemiştir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.