Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Karanlık, Tekinsiz Ama Çekici; Polisiye




Toplam oy: 3
Roman türleri birer noktalama işareti olsaydı, hiç şüphe yok ki polisiye soru işareti -?- olurdu. İnsan için çoğu zaman sorular, cevaplardan bile önemlidir. Merak duygusunu körükleyen polisiye de, bu haliyle bir hayli çekici.

Uzun, çok uzun zaman önceydi. Dünya bugünkünden çok daha genç, çok daha sessiz, çok daha huzurlu bir yerdi hiç şüphesiz. Sonra bu huzuru sonsuza kadar bozacak bir şey oldu. Kabil, kardeşi Habil’i öldürdü. 

 

Edebiyat tarihinde süregelen en çetin tartışmalardan biri de, polisiye edebiyatın nitelikli edebiyattan sayılıp sayılama¬yacağı hususu olmuştur. Polisiyenin “macerasının” ilk kanın dökülmesiyle başladığını kabul edersek, insanlık tarihi kadar kadim köklere sahip bu türün itibarsızlaştırılmaya çalışılması nafile bir çaba olacaktır. Sanatın her dalının her bir türünde olduğu gibi, polisiyenin de iyisi – kötüsü, kıymetlisi – ucuzu vardır. Polisiyeye niçin üvey evlat muamelesi yapıldığına de¬ğinmek gerekirse… Bugün artık bu algı kırılsa da, polisiyenin bir zamanlar edebiyattan sayılmamasının en temel nedeni, türün varlık sebebi olan “suç” unsuru diye düşünüyorum. İnsanı ve toplumu iyiye, güzele, doğruya sevk etmesi gereken edebiyat, günün birinde suçu, kötü adamları, cinayetleri es¬tetize etmeye başlayınca, bu yeni tür karşısında gelenekçi bir muhalefet oluştu. Oysa polisiye gökten inmemişti, içinde bu¬lunduğu toplumu yansıtan bir aynadan başka bir şey değildi. 

 

Türün derinlerine inince, polisiyenin başlangıcı olarak, sanayi devrimi sonrasında şehirlerde yaşanan nüfus patlamasına bağlı suçun artması ve çeşitlenmesi gösterilir. Zaten bu tarihten evvel polisiye olmadığı gibi polislik müessesi de yoktur. Görüldüğü üzere, polisiye bir nevi toplumun geçirdi¬ği dönüşüm ve yine toplumdaki problemlerden doğmuştur. Fakat görünmeyen kısım, asıl mesele, çok daha derin, çok daha anlamlıdır...

 

 İyi ve kötünün hiç bitmeyen savaşı… 

 

Türün ilk örneği kabul edilen Morgue Sokağı Cinayeti ile Edgar Allan Poe’nin yuvarladığı kartopu, iki yüz yıldan daha kısa sürede dünyayı kasıp kavuran bir çığa dönüştü. 

 

Peki polisiyenin bu denli kabul görmesindeki gerekçeler yal¬nızca cinayete, kana, gizeme duyulan merak mı? Evet öyle. Roman türleri birer noktalama işareti olsaydı, hiç şüphe yok ki polisiye soru işareti -?- olurdu. İnsan için çoğu zaman sorular, cevaplardan bile önemlidir. Merak duygusunu körükleyen polisiye de, bu haliyle bir hayli çekici. Buna ek olarak, suç ve suça dair ne varsa, sıradan insanın asla başına gelmesini istemeyeceği tüm o felaketler, polisiye marifetiyle güvenli bir şekilde okuyucuya sunulur. Bundan sonrası artık bir nevi sanal gerçeklik deneyimi gibidir. Çoğumuz asla par¬çalanmış bedenler, vahşice öldürülmüş kurbanlar görmek istemeyiz. Yine de bir kaza yerinin yanından geçerken mera¬kına yenik düşen diğer sürücüler, trafiği aksatacak ölçüde yavaşlayıp sakına sakına görmeye çalışırlar. Polisiye bize görmek, duymak istemeyeceğimiz ama merak ettiğimiz tüm o şeyleri, kendimizi tehlikeye atmadan, evimizin güveni ve konforunda deneyimleme hazzı sunar. 

Hayır, dahası var. Polisiyeye duyulan ilgi yalnızca şiddet, suç ve merakla ilintili olmamalı. Polisiye iyi ve kötünün müca¬delesidir. Bu haliyle her insana hitap eder. Polisiyede iyi ve kötünün mücadelesini okurken, aslında yazarın ruhumuzun derinliklerindeki tüm o saklı duygulara kalemiyle dokunma¬sından haz duyarız. Adalet, kısas, ceza, masumiyet, intikam, öfke, hüzün, ölüm, yaşam…

 

 

 

 

 Hangi polisiye? 

 

Bugün polisiyeyi kesin ve dar kalıplara sıkıştırmak çok güç. Hemfikir olunan nokta, polisiyeyi polisiye yapan iki unsur olduğudur; suç ve muamma. Klasik bir dedektif öyküsü de bu türe dâhildir, katilin ağzından yazılmış psikolojik yönü ağır basan sarsıcı bir hikâye de. Ortada illa bir cinayet olması gerekmez, suç suçtur. İngilizcede “crime” yani “suç” olarak tanımlanan bu tekinsiz türü, sırf zamanında dilimize “polisiye” olarak geçmiş diye polislikle anmak kısıtlı bir bakış açısı olur. Çünkü polisiye için polis de gerekmez. Suç çeşitlendikçe, teknoloji geliştikçe, suçlu psikolojisinin derinine inildikçe ve insanlar var oldukça, polisiye gelişimine devam edecek. Polisiye okuyucusu, yazar tarafından hapsedildiği satırlardan müteşekkil karanlık labirentin çıkışını ararken, sorular sorar, sayfaları geriye doğru çevirip gözden kaçırdığı ipuçlarını arar, bazen kitabı kenara koyup gözlerini tavana dikerek sadece düşünür. Bu haliyle polisiye gayret gerektiren fakat verdiği keyif de bu ölçüde fazla, özel bir türdür. Herkesin zevki¬ne hitap edecek sayısız örneği vardır. Çok fazla şiddet de içerebilir, bir damla kan bile gözükmeyebilir. Korku öğeleri ile bezeli olabilir ya da çok basit gündelik konulara değinebilir. Yeni başlayanlar kendi “damak tatları” olgunlaşıncaya kadar, Agatha Christie, Georges Simenon, Artur Conan Doyle gibi türün belli başlı örneklerini okuyabilirler. Sonrasında onları çok tuhaf, çok karanlık, çok gizemli bir yol bekliyor. Bugün İskandinavya’dan Japonya’ya, hemen hemen tüm dünya edebiyatında, sinemayı da besleyerek milyonlarca insanı kendisine hayran bırakan, çok nitelikli polisiyeler kaleme alınıyor. Bu kitaplardan birini tanıtacağım bir sonraki yazıda görüşmek umuduyla.

 

 


 

Yeni başlayanlara öneriler

  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri.

Çocukluğunu kitap ve dergi açısından kısıtlı zamanlarda geçirenler için atlasın önemi büyüktür. Sınıflarındaki kara tahtanın yanında coğrafi veya fiziki Türkiye atlası görenler şanslı, dünya atlası görebilenler hepten şanslı sayılırdı. Tabii bir de ülke ülke, kıta kıta dünya atlası fasikülü bulanlar için hayal dünyasının kapısı ardına kadar açılırdı.

Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır.

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.