Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kendi kendimize şefkat için Müslüm Gürses




Toplam oy: 1135
Müslüm Gürses 1990'larda ölmüş olsaydı, bu okuduğunuz gibi yazılar hiç olmayacaktı.

Müslüm Gürses'e yönelik yaygın kabulümüzde biraz da kendi kendimize şefkat gösterme var. Azıcık da olsa. Çok yıpratıyoruz kendimizi bu coğrafyada. Kendimize şefkat göstermeye gönlümüz elvermiyor bir türlü. Zaten acımasız olmaya da eğilimli oluyoruz. Ayağa kalkıp büyük kararlar alıyoruz, havalı jestler ortaya koyuyoruz, kendimize göre cesaret gösteriyoruz ve sonra oturup bekliyoruz yankılarını. Onay bekliyoruz. Gelmiyor. İtaat ediyoruz, uslu duruyoruz, uyumlu, iyi kalpli oluyoruz. Onay gene gelmiyor. Duramıyoruz. Soluklanamıyoruz. Anne babalarımız, öğretmenlerimiz, meslektaşlarımız onaylamıyor, dostlarımız güvenmiyor, ne yeterince övüyor ne de övülüyoruz. Üstelik performans ölçümleri çağındayız. Herkes her işte, ve giderek her ilişkide, performans ölçümüne tabi tutuluyor. Altı ayda bir performans ölçüm tablonu önüne koyuyorlar, sana ölçülebilir olduğun duygusunu aşılıyorlar. Bir işe başvurduğunuzda hedefleriniz, kariyer planlarınız oluyor. Sürekli birbirini dengesizleştiren vaatler üretmemiz gerekiyor.

 

 

 

Halbuki Müslüm Gürses evreninde hiç vaat yok. Müslüm Gürses dinlerken insan ekip çalışmasına yatkın değildir, kesinlikle seyahat engeli bulunur. Müslüm Gürses'in şefkatine kendini bırakmak kariyer yolculuğuna falan hiç başlamamaktır, yaratıcı olmak zorunda değilsindir, hayalgücü olsa da olur, olmasa da. Kimse fark yaratmayı kendine misyon edinmez. Başarılı bir performans sergilemezsin. Hiçbir şey vaat etmezsin, öngörülerin de yoktur. “Şimdi”de sallanarak geçmişin kollarına kendini bırakırsın.

 

 

 

Herkesin bir Müslüm Gürses'i var. En ilginci bu. “Müslüm Gürsessiz” kimse yok. En uca, en öteye beriye uzanan bir yardımseverlik, yaygın bir bağış gibi. “Müslüm Gürses'i çok severim.” demek her toplumsal katman için meşru.

 

 

 

Müslüm Gürses haklıydı. Dünyaya gelişi ona yapılmış bir haksızlıktı, varoluşu haksızca muamele gördü, haksızlıktı ölümü de. Müzik yaptığını biliyorduk ama unutuyorduk da! Daha çok, düşüncelerimize hakim olamadığımız o çıkışsızlık anlarında üflemek için kulağımıza eğilen biri gibiydi. Üfleyip üfleyip dua ediyordu. İçimiz sıkışıyor, göğsümüz daralıyordu. Veya daraldığını düşünmek istediğimizde buna inandırıcılık katıyordu. Depresyonda olmanın bile bir lüks olduğunu anlamıştık. Biz elle tutulabilir bir çıkışsızlıktaydık. Kaş göz yapıyorduk konuşurken. Ama biraz da kaşımız gözümüze inanmadan kaş göz eder gibiydik.

 

 

 

 

 

 

 

(Görsel çalışma: Kaan Bağcı)

 

 

 

 

“AĞIR ABİ”DEN HEMEN SONRA “BABA”

 

 

 

 

Müslüm Gürses, üzerinde sosyolojik araştırma yapılabilir bir kültürel fenomen olarak büyüdü ama herkesin sevgilisi olarak öldü. Herkes üzerinde yapılacak bir alan araştırması yok. Herkes için baba, herkes için dokunulmaz demek. Hem herkes için put hem de herkes için kırılganlık. “Baba” unvanı istisnai bir unvan değil bizde, “ağır abi”den hemen sonra gelen rütbemiz 'baba.' Biraz da emekliye ayırırken verdiğimiz bir ikramiye. 

 

 

 

1990'larda ölse böyle mi anılırdı diye spekülasyonlar yapılıyor. 90'larda ölmüş olsaydı bu okuduğunuz gibi yazılar olmayacaktı. Arabeskten, toplumsal katmanlardan, konunun uzmanları söz edeceklerdi en fazla. Şimdiki gibi herkesi ilgilendirmeyeceğinden herkes de hakkında konuşmayacak, hakkında konuşulanları dinlemeyecekti. Unutmayalım, bu marjdan merkeze gelmenin tipik bir sonucu değildir. Müslüm Gürses marjdan merkeze geldi ama merkez tarafından içerilmiş, bozulmuş, iç edilmiş gibi olmadı hiç. Merkeze sanki marja gittiği duygusunu yaşatırken, marja da hala marjda olduğunun garantisini vermeye devam ediyor bugün bile. Sahicilik hissinin deneyim ötesi bir yerden kurulmasının mucizesi mi? Galiba. Merkez için Müslüm Gürses tüketme deneyiminin, arka planda Müslümcüleri de tüketmekle iç içe geçmesi anlaşılırdır. Bu aynı zamanda bütün kültürel el koymalarda geçerli. Poplaşan her şey için doğru bir formül. Ama tuhaf olan, bundan Müslümcülerin yara almadan çıkmaları ve kendilerine tek yara verebilenin gene kendileri olarak kalmaya devam etmeleri.

 

 

 

 

Müslüm Gürses acısına ortak olmanın, merkez için egzotik bir tadı olduğu açıktı. Turistik bir seyahat tadı vardı onun şarkılarıyla ahlanmanın elbet, ama ayrıca arkasındaki kült imgesini büyütenlerden biri olmanın benzersiz hazzını da içeriyordu. Bu safari gömleği de çabuk fark edildiğinden ve fena göze battığından çok geçmeden “Müslüm Gürses'ten gerçekten haz almanın, onu gerçekten dinlemenin, gerçekten onunla birlikte helak olmanın” ayrıcalığı keşfedildi merkez tarafından. Bunun için Müslüm Gürses biraz masaya oturtuldu belki. Ama çok da gerekli değildi böylesi makyajlar. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEŞVİKİYE'DEN KALKAN CENAZE

 

 

 

Bir zamanlar rock barlar kapanış şarkısı olarak devrimci marşlar çalardı. Folklorik olan, salt duygu olarak, damardan final olarak algılanan şarkılar bunlardı. “Baba rockçılar” geceyi genç rockerlarla birlikte güneşi zapt ederek kapatırlardı. Sonra bir şeyler oldu, benzer barlar geceleri Orhan Gencebay'la, Müslüm Gürses'le kapatmaya başladılar. Ve bu yapılırken sanki duygu esas sahibine ipek kumaşlara sarılı bir halde geri teslim ediliyormuş gibi bir hava da esti. Sonunda duygunun katışıksız yeri neresidir sorusuna cevabın Müslüm Gürses olduğu konusunda uzlaşıldı.

 

 

 

Uzmanların altını çizdiği bir nokta da Müslüm Gürses'in düzenli, olaysız, bu anlamda “saygın” özel hayatının imgesine önemli katkı yaptığı yolunda. Fenerbahçeli Alex'in heykelinin dikilmesinde de düzenli aile hayatının taraftar üzerindeki etkisinin rolü olduğunu okumuştum. Alex'in heykeli dikildi ve ülkesine gönderildi. Acaba Müslüm Gürses'e ne yaptık?

 

 

 

Bundan sonra, özellikle de cenazesinin Teşvikiye'den kalkması gibi sembolik olayların da gösterdiği merkez-marj erimesini imgesinde taşıdığının netleşmesinden sonra, artık Müslüm Gürses çalışmaları ilginç bir toplumsal grubun vaka analizi şeklinde hayal edilemez. Bundan sonra tek başına bir figür olarak Müslüm Gürses'e ve onun hepimizdeki sınır tanımaz imgesinin nasıl çalıştığına bakmak gerekecek.

 

 

 

Müslüm Gürses Teoman'ın Paramparça'sını kendi evrenine uyarlarken hangi sözleri elemiştir hiç dikkat ettiniz mi? Modern yaşamın referanslarını bir kenara bırakır kendi yorumunda Müslüm Gürses. Havaalanlarını, telesekreterleri hatırlamaz. “Çok okuyan mı bilir çok gezen mi?” diye sorarlarsa “çok susan” diye cevap verirsin. Ama içinden.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şiir ve roman gibi edebî eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş’ın ilk romanı Âdem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor.

Zümer Sûresi’nde “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbi’nden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” buyrulur. Bu açıdan, arz üzerinde en karanlık olduğu varsayılan dönemlerde bile hidâyet nûru kesintisiz bir şekilde kalplere sirayet etmeye devam etmiştir.

Herkesin makul fiyata, iyi standartlarda bir eve sahip olmasını hedefleyen İsveç Sosyal Demokrat Partisi, Milyon Programı adını verdiği bir projeyle 1965’ten 1974’e kadar bir milyon konut inşa eder.

Garip Akımı ile Türk şiirine yeni bir tavır getiren Orhan Veli, 36 yıllık hayatında şiir başta olmak üzere hikâye, deneme, çeviri, eleştiri gibi edebiyatın çeşitli alanlarında metinler yazdı. Cemal Süreya der ki, “Orhan Veli Türk şiirine kasket giydirdi.” Attila İlhan’a göre ise Türk şiirine geleneksel sesini kaybettirmiştir.

Kuşaklardır bizden “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” ikilemini çözmemizi beklediler. Yalnız atalarımızın hayat hikâyelerini okudukça görüyoruz ki onlar bunu bir tercih meselesi olarak görmemişler ve hayatları boyunca çok okuyup çok gezmeyi bir arada sürdürmüşler. Seyahat kelimesi Arapça “Suyun yeryüzünde sürekli akması” anlamına gelen “seyh” kökünden türemiş.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.