Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kendi Sonunu Yazan Kahraman




Toplam oy: 41
Henüz ilk sayfalarından nihai sonunu öğrendiğiniz bir romanla baş başasınız. Hikâye aslında sondan başlıyor da diyebiliriz. Fakat bu heyecanı veya şaşkınlığı hiç azaltmıyor. Muriel Spark sürücü koltuğuna Lise’i oturtarak, bizi kasvetli bir yolculuğa şahit tutuyor.

“Ölüm fazla kesindir; bütün sebepler onun tarafında bulunur.” E. M. Cioran

 

Olan bitenin değişeceğine, geleceğin farklılaşabileceğine dair olan inanç mekândan ve ortamdan uzaklaşma ile de sağlanamıyorsa geriye bazıları için tek seçenek kalır. Tutunamayan insanın kendi kozasından çıkma durumu kimisi için zihnini sarmalayan geleneği, dikteleri, rolleri tamamen arkasında bırakıp yeniden var olma mücadelesidir. Nereye gideceğini biliyorsan dizginleri ele alarak yeniden başlamak mümkündür ya da tam tersi hiç başlamadan bir son yaratmak da ihtimallerden biridir.

 

İskoç yazar Muriel Spark’ı yine Siren Yayınları tarafından yayımlanan Bayan Jean Brodienin Baharı ile tanıdım. Bayan Brodie, Sürücü Koltuğu’nun kahramanı Lise kadar tuhaf olmasa da sıradan bir kadın sayılmazdı. Spark bu iki romanında kadın dili ile “farklı” kadınların hikâyelerini anlatıyor.

 

Henüz ilk sayfalarından nihai sonunu öğrendiğiniz bir romanla baş başasınız. (Aslında kısa roman veya uzun öykü demek daha doğru olacaktır) Bir kadın tek taraflı bir biletle, bagajsız seyahate çıkıyor. Buradan sonrasında adeta hayatının direksiyonuna geçiyor. Nereye süreceği kendi elinde. Yol nereye gidiyor, nasıl bitecek planlamış. -Tanrı anlatıcı bize de söylüyor bu sonu- Hikâye aslında sondan başlıyor da diyebiliriz. Fakat bu heyecanı veya şaşkınlığı hiç azaltmıyor. Muriel Spark sürücü koltuğuna Lise’i oturtarak, bizi bu kasvetli yolculuğa şahit tutuyor.

 

LISE’İ NE DELİRTTİ?

 

Başından itibaren trajediye doğru giden hikâyede aslında bir şeylerin değişebileceği, sonun farklı bir yere evrilebileceği umudu okuyucuyu bırakmıyor. Fakat kahramanımız çok kararlı, bu yolda karşısına neyin/kimin çıkacağını biliyor. Kararlılıkla kendi katilini arıyor. Lise seyahate çıkarken, adeta bir karnavala gidercesine renkli ve uyumsuz kıyafetler giyiyor. Kahramanımız kime dokunur ya da bir ses ederse unutulmasını imkânsız kılıyor. Histerik kahkahalar atıyor, ağlıyor. Son günlerinde ölümünün ardından varlığına tanık olmuşların zihninde şok edici imgeler bırakıyor.

 

Karşısına çıkan erkeklere “Git, benim tipim değilsin” diyor, ta ki katilini bulana dek. “Öldür beni,” diyor Lise ve bunu dört dilde yineliyor. Lise’in tuhaf bir kadın olduğunu söylemiştim sanırım.

 

Hikâyenin sonunu ister cinayet ister intihar olarak okuyun fakat şu bir gerçek ki bu sonu yazan, hayattan çekilmeyi tercih eden; Lise. Roman boyunca dönüp dolaşıp aklımı tek bir soru meşgul etti: “Neden?” Lise bir beyaz yakalı, senelerdir aynı firmada çalışmakta, yalnız bir hayat sürmüş, dairesi minimal, derli toplu. Tatile dahi çıkmayalı uzun zaman olmuş. Hayat bu kadar standart, tekdüze devam ederken bir kadın yolunu neden deliliğe, meczupluğa kırar veya bu bir tercih midir? Lise’inki bir delilik mi yoksa bile isteye kaidelere ve yaşamaya bir başkaldırı mı? Lise bir kadın olarak var olabilmek adına hangi yollardan geçti, nerelerde tökezledi, hangi savaşları verdi ve onu uçurumdan aşağı iten ne oldu? Spark; nedeni ve sonucu anlatan bir kurgu oluşturmamış fakat okuyucuya yol boyunca güçlü ipuçları bırakmış. Artık okuru Lise’in verdiği aşırı ve tutarsız tepkiler, müdanasız ve korkusuz duruşu, cinselliğe bakışı, katilini bir erkek seçmesinin nedeni üzerine derin ve sarsıcı bir düşünme süreci bekliyor.

 

Spark’ın çarpıcı zaman geçişleri ve gelecekten gelen uyarılarla zenginleştirdiği anlatımı fazlasıyla merak uyandırıyor. Zaten bu kasvetli trajedinin sonunu hepimiz biliyoruz. Peki, yolun bundan sonrasında delilik ne kadarını işgal ediyor?

 

 

SÜRÜCÜ KOLTUĞU
Muriel Spark

ÇEV: Nihal Yeğinobalı
SİREN YAYINLARI 2018

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.