Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kendinin Sınırında: Julia Kristeva




Toplam oy: 56
Simone de Beauvoir, feminizmin başucu kaynaklarından İkinci Cins kitabında “özgür kadın henüz doğmakta” diyerek yeni kadının doğuşunu müjdeliyordu. Kristeva, Simone de Beauvoir Aramızda kitabı ile Beauvoir’ın yeni kadınının şerhini yapıyor adeta. Kristeva, Beauvoir’ın İkinci Cins kitabıyla başlayan bu süreci “antropolojik devrim”le izah ediyor.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor. Kristeva’nın geliştirdiği bu kavram, her metnin başka metinlerden izler taşıdığını bu yüzden tam olarak özgün olamayacağını çünkü her metinde diğer metinlerin etkisi olduğunu söyler. Metne, insani bir muameledir bu. Okurlar adedince okuma çeşidi doğuran, tekil deneyimleri önceleyen bu kavramın mucitlerinden olan Kristeva insana dair ne söyler peki?

 

Kendinden “Bulgar asıllı, Fransız uyruklu ve Amerika’yı benimsemiş bir Avrupa vatandaşı” olarak bahsediyor Kristeva. Alakaları da kimliği gibi birkaç katmandan oluşuyor. Roland Barthes’tan ders alan, Foucault ve Derrida gibi filozoflarla aynı dergilerde birleşen bu zihin; felsefe, psikoloji, edebiyat, eleştiri, feminizm gibi alanlarda da kalem oynatarak felsefesinin ve metninin katmanlarını gösteriyor okuruna.

 

Feminist olup olmadığı sorusunu hakikatin tekilde olduğunu düşünen Duns Scotus’un hakikat yorumundan yana tavır aldığını göstererek “Feminist, özcü ya da farklılıkçı değilim, Scotusçuyum” diye yanıtlıyor Kristeva. Kendisini Scotusçu olarak tanımlayışını, felsefesini ve en popüler kitaplarından olan Kadın Dehası üçlemesini tekil kadınların tekil deneyimlerine adayışını böyle izah ediyor. En popüler çalışmalarından olan “Kadınların Zamanı” makalesinde birinci ve ikinci dalga feministleri eleştiren Kristeva, farklılıkların her tekil deneyim için yeniden ele alınmasını ileri sürerek üçüncü dalga feminizmin oluşmasına da katkı sağlamış olur.

Biz değil benler
Kristeva, Beauvoir’ın evrenselinin tekilde kendini gösterdiğini söyler. Kristeva, İkinci Cins kitabının geriliminin bireysellik ve kolektiftik arasında, kadının tekil beni ile tüm kadınların arasında geçtiğini söyler. “Biz” adına yaptığımız genellemelerde birçok “ben”e kıymıyor muyuz bazen? Julia Kristeva, biz kelimesinin gittikçe bir sorunsala dönüştüğü bu zamanda “biz” yerine “benler”den bahsetmeliyiz diyor. Biz yerine “benler” demeyi salıklayan bu bakış onun feminizm anlayışında da benzer bir tavrı işaret ediyor. 1996’da bir konuşmasında “Artık bütün kadınlar diye konuşmamızın imkânsız olduğu bir döneme girdik” diyor Kristeva. Kadın topluluklarının kitlesel değil, her biri özgün bireylerden oluşan bir topluluk olarak yorumlanması gerektiğinin altını çiziyor ki ona göre feminizmi tehdit eden en büyük tehlike sürü şeklinde bir feminizm yapma dürtüsüdür.
Kristeva, Kadın Dehası eserini dehalarıyla örnek teşkil eden, kendini nesneden özne / birey olma düzeyine çıkartan, kendini gerçekleştirmeleriyle 20’nci yüzyılda özgürlüklerini ortaya koyup özgürlükler için çağrıda bulunan üç kadına ithaf eder. Bu kadınlar siyasi felsefe alanında Hannah Arendt, psikanaliz alanında Melanie Klein ve edebiyat alanında Colette’dir. Kristeva’ya göre bu kadınların üçü de kendi özgürlüklerini gerçekleştirmek için dünyadaki kadınlık algısının değişmesini beklemeden varoluşlarını ortaya koymuşlardır. Bu yüzden Kadın Dehasının varlığını tescil ettirircesine sorar: “Deha tam da bu durumun içinden geçip ötesine çıkan bir yarma harekâtı değil midir?” Kristeva, Kadın Dehası üçlemesinin sonuç kısmını Beauvoir’a adar. Beauvoir’a diğer bir göndermesi ise Samuraylar kitabıdır.
Simone de Beauvoir Aramızda
Kristeva, 20’nci yüzyıl felsefesini üç evrede açıklar: Süfrajetler, Simone de Beauvoir ve 68 Mayısından sonra yeni özgürleşmeler ve yeni çıkmazlar. Kristeva’nın Beauvoir keşfi, 1958’de İkinci Cins kitabıyla tanışmasıyla başlıyor. Kristeva bu süreci, Dünya’nın Stalin Sonrası çözülme sürecinde olduğunu söyleyerek, özgürlüğün açıkça tartışıldığı o süreçte Beauvoir’da özgürlüğün vücut bulmasıyla izah ediyor.
Simone de Beauvoir, feminizmin başucu kaynaklarından İkinci Cins kitabında “özgür kadın henüz doğmakta” diyerek yeni kadının doğuşunu müjdeliyordu. Kristeva, Simone de Beauvoir Aramızda kitabı ile Beauvoir’ın yeni kadınının şerhini yapıyor adeta. Kristeva, Beauvoir’ın İkinci Cins kitabıyla başlayan bu süreci “antropolojik devrim”le izah ediyor. Çünkü bu kadınların sosyal, ekonomik, politik haklar elde etmesinin de ötesinde annelik seçimi, yeni var olma biçimleri gibi konularda aşkın bir yol devrimi ve deneyimidir.
Beauvoir, İkinci Cins kitabının giriş bölümünde özgürlüğe yeni bir tanım kazandırır: “Mutluluğun modern anlamı özgürlüktür.” Beauvoir özgürlük üzerine güçlü bir felsefe inşa eder. Buradan hareketle onun felsefesinin bir özgürlük felsefesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kristeva, Beauvoir’ın özgürlüğünün neliği üzerine güçlü sorular sorar: “Özgürlük başkaları üzerinde nüfuz gösterme hırsı mıdır? Yoksa insanın benliğinde filiz verdirdiği fallik iktidara duyduğu ölçüsüz bir aşk mıdır?” Kristeva‘ya göre onun aşkınlık olarak adlandırdığı ve yorulmaksızın kendi benliğini yonttuğu şey, kendi benliğini aşma yoluyla gerçekleşen bu özgürlük gücüdür.
Entelektüel dürüstlük
Kritsteva, Beauvoir’ın Freud’dan ziyade kendisine entelektüel dost olarak Heidegger ve Kierkegaard’ı seçtiğini söyler, bu tercihini ise varoluş ve benlik kaygısı taşımasına bağlar.
Varoluşçulardaki öz ve kendilik kaygısı onu bütünüyle kendi olma cesareti ve entelektüel dürüstlüğe iter. Kristeva’nın Beauvoir’ı tanımlama şekli enteresandır: “Ben Beauvoir’ı politik ve hukuksal bir militana indirgenmiş feminist klişesi içinde tanımlamıyorum. Benim için o özel hayatında ve düşüncesinde kendini sürekli riske atan ve her kadını kendi kişiliğini tekrar oluşturmaya, yaratıcılığını geliştirmeye davet eden bir laboratuvar deneycisidir.” Kristeva, Beauvoir’ın kendi soruşturmasının merkezinde deney yapan, yaptığı deneyin hem kobayı hem mesafeli gözlemcisi hem de parçalanmış bir av hayvanı olarak değerlendirir. Kristeva, Beauvoir’ın romanını ise onun “büyük kadın entelektüel” eserinin bir parçası olarak değerlendirir Kristeva.
Beauvoir, Tput Compte Fait (Hesap Tamam) kitabında yirmi sayfalık rüya anlatımını sunar okuruna. Kristeva benzer şekilde Beauvoir’ın Sartre’la olan ilişkisinde içinde filizlenen kıskançlığı, kitabı Konuk Kız’da aşikâr ettiğini söyler. Kristeva, biliçaltını ortaya seren Beauvoir’in bu metinlerine “Kendi mahremiyetini kamuya sunmak acaba bir baştan çıkarma eylemi midir? Nüfuzunu kanıtlama mıdır? Ya da bir aşk ve kırılganlık çağrısı mıdır?” sorularını sorar. Kristeva, zihnini, bilinçaltını kamuya açma cesareti gösteren Beauvoir’ın bu tavrını entelektüel dürüstlükle izah eder.

Kendinin sınırında kadın dehası
Kristeva, Beauvoir’ın tek kadınların tekil deneyimlerinden bahsettiğini işaret ederek kadınların tekil deneyimlerini ve bu deneyimleri paylaşmasının gerektiğinin önemini vurguluyor. Bunun için de Hélène Cixous, Luce Irıgaray’la birlikte kadının kendini ve deneyimini yazıya getirmesini amaç edinen dişil yazı (écriture féminine) çalışmalarının içinde bulunuyor. Tüm bunlardan hareketle kadınlara iki var olma biçimi öneriyor: hak ve eşitlikler mücadelesini sürdürmek ve bütün insanların tekilleşerek özgürleşip, yaratıcılıklarının ardına düşmek.
Kristeva, kadının cinselliği muammasının Beauvoir’la aşkınlaştığını ve politik bir açıklığa dönüştüğünü Beauvor’ın meşhur mottosu: “Biz kadın doğarız ama ben kadın olurum diyeceğiz” sözüyle temellendiriyor. Kristeva, Beauvoir’ın kadının ve kadınlığın biyolojiyle tanımlanmasından ve onu nesne olarak görmekte ısrar eden ataerkil bakışa rağmen kadını nesne düzeyinden özne düzeyine yükseltmek için doğru zamanda olunduğunu ekliyor. Beauvoir, toplumun genç kızlara empoze ettiği kendini kontrol duygusunun onların kendiliğindenliğini öldürdüğünü söyleyerek, kendilik sınırına yaklaşmak isteyen kadınları böyle ikaz ediyordu: “Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur.” Şifayı başkasından ummak, daha da derinden yaralanmanın en acı verici yolu değil midir?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.