Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kısa Sürmüş Bir Hikâyenin Hazlarına Doğru: Lydia Davis




Toplam oy: 12
Lydia Davis kimi zaman ona ilginç gelen takıntılı bir fikri, bir gazete haberini, bir mektubu malzeme ediyor. Anlaşılmazlık ve can sıkıntısı arasında kurduğu küçük, yoğun dünya bizim modern dünyamızı hiç mi hiç aratmıyor esasen.

Uzun bir zaman, ciddi ciddi, insanı bir yazıya başlamaya, onu sürdürmeye yönelten ya da başlamaktan ve sürdürmekten alıkoyan gerçek şeyin ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Sanırım buna iyi bir cevabım var artık: ‘Sonra’yı düşlemek.

Her ilk cümle, kendisinden önceki herhangi bir cümlenin devamı olmadığı için yalnız, özgür ve davetkâr. Bütün başlangıçlar gibi baştan çıkarıcı. Korkusuzca, apaçık sunuyor kendini. Peşi sıra gelen ikinci cümleyle birlikte ise artık bir kurgudan söz edebiliriz demektir. Bir sayfada yan yana ya da alt alta gelmiş iki cümle pekâlâ bir hikâye anlatabilir bize. (Haksız mıyım, Sevgili Hemingway?) Kemik kadar temiz bir ilk cümle yazabilmek. Amaç bu. Sonra yapılacak tek şey var, onu ete bürümek.

Yaratıcı her eylem, şimdinin içinde var oluyor. İkinci cümleden itibaren başlayan kurgu, henüz hiç bilmeden tayin ediyor geleceği. Sanatın gerçeği tam da bu yüzden “tesadüfî” bir gerçek. Oğuz Atay’ın “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım” cümlesini hatırlamakta fayda var. “Kötü” şimdiye ait bir yargı olamaz kesinlikle. O, sonranın negatif bir görünümüdür yalnızca. Oğuz Atay haklı. Bütün şimdilerimiz, sonraya ait görünümlerden edinilmiş yargıların tehdidi altındayken, üstelik bir de bunun son derece farkındayken yaşamak çok zor. Kuşkusuz bu yüzden yazıyoruz. Ve başlangıçlar kadar “peki, sonra ne olmuş?” sorusu da baştan çıkarıyor bizi.

Neredeyse hiç... 
Lydia Davis, Yazmak isimli öyküsünde şöyle diyordu: “Yapmam gereken, hayatı idare edemeyen insanlar hakkında yazmak yerine, yazmayı bırakıp hayatı idare etmeyi öğrenmek.” Evet, tam olarak aynı çıkmaz sokağın sakinleriyiz. Yazmak ve yaşamak arasında, karanlık eşiklerimizin ardında, upuzun ya da kısacık hikâyeler anlatıyoruz. Şimdilerde yetmiş iki yaşını süren Amerikalı öykü yazarı Davis’in tercihi de kısa olandan yana. (Paul Auster ile kısa süren evliliği de buna dâhil edebiliriz.)
Dilimize, Yapamam ve Yapmayacağım (2014), Rahatsızlık Çeşitleri (2015) isimleriyle çevrilen kitaplarına son olarak geçtiğimiz sene Everest Yayınları’ndan çıkan Neredeyse Hiç Hatırlamıyor (2018) kitabı da eklendi. Davis’in insan mantığını parodileyen doğrudanlığı ve keskin mizahı, bazen sessiz bir meditasyona yol açıyor okurda. Bazen de duru görüyle anlık, kısacık bir aydınlanma yaşatıyor. Kendine has tarzından dolayı seveni kadar sevmeyeni de var. Yazar, kemik kadar temiz (neredeyse hiçbir şey hatırlatmayan) cümleler yazıyor peki ama nerede bunun eti, diye soran da oluyordur şüphesiz. Tesadüfe bakın ki, kitabın ilk öyküsünün adıyla neredeyse cevap veriyor Lydia Davis: “Tanıştırayım, etim.”
Edebiyat eleştirmeni Christopher Ricks, Davis’e 2013’te Uluslararası Man Booker ödülünün verildiği gün yaptığı konuşmasında onun öykülerinin “şiirsel dikkat isteyen öyküler” olduklarını söylüyordu. Sahiden birçoğu sadece birkaç satır veya bir paragrafa yayılan kısa ve yoğun öykülerde tıpkı şiirde tecrübe edilene benzer (bir fotoğraf filminin negatifini güneşe tutmak gibi) bir kamaşmaya şahit oluyoruz. Yalnızca saf bilincin kavrayacağı ve yine onun gözüyle algılanabilecek bu kamaşmayla düşünceyi dönüştürebilecek berraklıkta bir dil kuruyor Davis.
Sözü kısa tutuyor Davis Onun dille ve edebiyatla kurduğu ilişki aslında aileden miras. Kendisi de bir yazar ve İngilizce profesörü olan babasının annesiyle birlikte sık sık dil hakkında uzun sohbetler yaptıklarını hatta o an akıllarına takılan bir kelimenin kökenini merak ederek eski sözlükleri açıp karıştırdıklarını anlatıyordu bir söyleşisinde. Küçük bir çocukken, dil üzerine titizlikle büyütülmek, sık sık uyarılmak, gelecekte dilbilgisi kurallarını esneten, sözcükleri ve metnin bilindik yapısını dönüştüren bir yazar haline getirir onu. Bazen dalgınlıkla ama çoğu kez bilerek değiştirir harflerin yerini. Sanırım sırf bu yüzden Nietszche (doğrusu Nietzsche) öyküsünde babasından özür diler: “Ah babacığım! Seninle dalga geçtiğim için özür diliyorum. Artık ben de Nietszche’yi yanlış yazıyorum.”
“Genellikle hayatımı nasıl yaşadığımı incelerim. Her zaman. Evet, bu biraz acımasızca. Sabit bir yargıç var. Belki de kafamda yaşayan zavallı annemdir. O her zaman yargılayıcıydı. Hatta onun annesi de…” Lydia Davis, bazen bir kartalın bazen de bir sineğin gözünden inceliyor yaşamı. Aynı zamanda onun bağlamlarından, kuşku götürmez ilintilerinden saparak göz ardı edilen ya da olduğundan fazla abartılan her şeyi öyküleştirebiliyor. Elbette her yazar gibi zihninde sonraya ait yargıların saldırısı sürerken yapıyor bunu üstelik. 
En büyük farkı ise sözü kısa tutmak. Romancı Jonathan Franzen’in tabiriyle söylersek “kısaltılmış bir Proust.” Saf bir kurgudan ziyade bulduğu şeyleri hikâye ediyor. Kimi zaman ona ilginç gelen takıntılı bir fikri, bir gazete haberini, bir mektubu malzeme ederken kimi zaman da bir yazarın mesela Kafka’nın dilinden hareket ederek o dille Kafka’ya dair bambaşka bir hikâye anlatıyor. Anlaşılmazlık ve can sıkıntısı arasında kurduğu küçük, yoğun dünya bizim modern dünyamızı hiç mi hiç aratmıyor esasen. 
Davis’in öykü kişileri kendi çapında gösterişli ve histerik olma eğiliminde kişilerdir. Göremedikleri engeller yüzünden sinirlenen, bazen herkese karşı kibar olmak idealini sorgulayan, bol bol tekrar eden, neredeyse hiç hatırlamayan ya da kimseye zarar vermeden bencil olmanın bir yolu olup olmadığını merak eden ilginç ve isimsiz kişilerdir birçoğu. Hemen her öyküsünde “saçma ve verimsiz bir şey yapmak için oldukça güçlü bir motivasyona sahip karakterler”e rastlayabilirsiniz. 
Bilerek ya da yazgının tuhaf bir cilvesiyle kendini bir şekilde bu hikâyelerden birinin içinde bulan herkes, yaşamın sandığımızdan çok daha uzun, çok daha kalabalık, tutku ve acı dolu bir gerçekliğe sahip olabileceği gibi, onun aynı zamanda “bir kerelik bir fırsat” olarak oldukça kısa, mantık sapmalarıyla karmakarışık hale gelen tuhaf bir şey olduğunu da keşfedecek. 
O kısacık fırsatta kim saatine bakarsa işte tam o an yaşlandığını hisseder. Bu yüzden gelin bir kez daha Davis’e kulak verelim:
“Herkese her zaman gerçeği söyleyemezsiniz ve kesinlikle hiç kimseye tüm gerçeği söyleyemezsiniz, çünkü çok uzun sürecek.” 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.