Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kısa Sürmüş Bir Hikâyenin Hazlarına Doğru: Lydia Davis




Toplam oy: 5
Lydia Davis kimi zaman ona ilginç gelen takıntılı bir fikri, bir gazete haberini, bir mektubu malzeme ediyor. Anlaşılmazlık ve can sıkıntısı arasında kurduğu küçük, yoğun dünya bizim modern dünyamızı hiç mi hiç aratmıyor esasen.

Uzun bir zaman, ciddi ciddi, insanı bir yazıya başlamaya, onu sürdürmeye yönelten ya da başlamaktan ve sürdürmekten alıkoyan gerçek şeyin ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Sanırım buna iyi bir cevabım var artık: ‘Sonra’yı düşlemek.

Her ilk cümle, kendisinden önceki herhangi bir cümlenin devamı olmadığı için yalnız, özgür ve davetkâr. Bütün başlangıçlar gibi baştan çıkarıcı. Korkusuzca, apaçık sunuyor kendini. Peşi sıra gelen ikinci cümleyle birlikte ise artık bir kurgudan söz edebiliriz demektir. Bir sayfada yan yana ya da alt alta gelmiş iki cümle pekâlâ bir hikâye anlatabilir bize. (Haksız mıyım, Sevgili Hemingway?) Kemik kadar temiz bir ilk cümle yazabilmek. Amaç bu. Sonra yapılacak tek şey var, onu ete bürümek.

Yaratıcı her eylem, şimdinin içinde var oluyor. İkinci cümleden itibaren başlayan kurgu, henüz hiç bilmeden tayin ediyor geleceği. Sanatın gerçeği tam da bu yüzden “tesadüfî” bir gerçek. Oğuz Atay’ın “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım” cümlesini hatırlamakta fayda var. “Kötü” şimdiye ait bir yargı olamaz kesinlikle. O, sonranın negatif bir görünümüdür yalnızca. Oğuz Atay haklı. Bütün şimdilerimiz, sonraya ait görünümlerden edinilmiş yargıların tehdidi altındayken, üstelik bir de bunun son derece farkındayken yaşamak çok zor. Kuşkusuz bu yüzden yazıyoruz. Ve başlangıçlar kadar “peki, sonra ne olmuş?” sorusu da baştan çıkarıyor bizi.

Neredeyse hiç... 
Lydia Davis, Yazmak isimli öyküsünde şöyle diyordu: “Yapmam gereken, hayatı idare edemeyen insanlar hakkında yazmak yerine, yazmayı bırakıp hayatı idare etmeyi öğrenmek.” Evet, tam olarak aynı çıkmaz sokağın sakinleriyiz. Yazmak ve yaşamak arasında, karanlık eşiklerimizin ardında, upuzun ya da kısacık hikâyeler anlatıyoruz. Şimdilerde yetmiş iki yaşını süren Amerikalı öykü yazarı Davis’in tercihi de kısa olandan yana. (Paul Auster ile kısa süren evliliği de buna dâhil edebiliriz.)
Dilimize, Yapamam ve Yapmayacağım (2014), Rahatsızlık Çeşitleri (2015) isimleriyle çevrilen kitaplarına son olarak geçtiğimiz sene Everest Yayınları’ndan çıkan Neredeyse Hiç Hatırlamıyor (2018) kitabı da eklendi. Davis’in insan mantığını parodileyen doğrudanlığı ve keskin mizahı, bazen sessiz bir meditasyona yol açıyor okurda. Bazen de duru görüyle anlık, kısacık bir aydınlanma yaşatıyor. Kendine has tarzından dolayı seveni kadar sevmeyeni de var. Yazar, kemik kadar temiz (neredeyse hiçbir şey hatırlatmayan) cümleler yazıyor peki ama nerede bunun eti, diye soran da oluyordur şüphesiz. Tesadüfe bakın ki, kitabın ilk öyküsünün adıyla neredeyse cevap veriyor Lydia Davis: “Tanıştırayım, etim.”
Edebiyat eleştirmeni Christopher Ricks, Davis’e 2013’te Uluslararası Man Booker ödülünün verildiği gün yaptığı konuşmasında onun öykülerinin “şiirsel dikkat isteyen öyküler” olduklarını söylüyordu. Sahiden birçoğu sadece birkaç satır veya bir paragrafa yayılan kısa ve yoğun öykülerde tıpkı şiirde tecrübe edilene benzer (bir fotoğraf filminin negatifini güneşe tutmak gibi) bir kamaşmaya şahit oluyoruz. Yalnızca saf bilincin kavrayacağı ve yine onun gözüyle algılanabilecek bu kamaşmayla düşünceyi dönüştürebilecek berraklıkta bir dil kuruyor Davis.
Sözü kısa tutuyor Davis Onun dille ve edebiyatla kurduğu ilişki aslında aileden miras. Kendisi de bir yazar ve İngilizce profesörü olan babasının annesiyle birlikte sık sık dil hakkında uzun sohbetler yaptıklarını hatta o an akıllarına takılan bir kelimenin kökenini merak ederek eski sözlükleri açıp karıştırdıklarını anlatıyordu bir söyleşisinde. Küçük bir çocukken, dil üzerine titizlikle büyütülmek, sık sık uyarılmak, gelecekte dilbilgisi kurallarını esneten, sözcükleri ve metnin bilindik yapısını dönüştüren bir yazar haline getirir onu. Bazen dalgınlıkla ama çoğu kez bilerek değiştirir harflerin yerini. Sanırım sırf bu yüzden Nietszche (doğrusu Nietzsche) öyküsünde babasından özür diler: “Ah babacığım! Seninle dalga geçtiğim için özür diliyorum. Artık ben de Nietszche’yi yanlış yazıyorum.”
“Genellikle hayatımı nasıl yaşadığımı incelerim. Her zaman. Evet, bu biraz acımasızca. Sabit bir yargıç var. Belki de kafamda yaşayan zavallı annemdir. O her zaman yargılayıcıydı. Hatta onun annesi de…” Lydia Davis, bazen bir kartalın bazen de bir sineğin gözünden inceliyor yaşamı. Aynı zamanda onun bağlamlarından, kuşku götürmez ilintilerinden saparak göz ardı edilen ya da olduğundan fazla abartılan her şeyi öyküleştirebiliyor. Elbette her yazar gibi zihninde sonraya ait yargıların saldırısı sürerken yapıyor bunu üstelik. 
En büyük farkı ise sözü kısa tutmak. Romancı Jonathan Franzen’in tabiriyle söylersek “kısaltılmış bir Proust.” Saf bir kurgudan ziyade bulduğu şeyleri hikâye ediyor. Kimi zaman ona ilginç gelen takıntılı bir fikri, bir gazete haberini, bir mektubu malzeme ederken kimi zaman da bir yazarın mesela Kafka’nın dilinden hareket ederek o dille Kafka’ya dair bambaşka bir hikâye anlatıyor. Anlaşılmazlık ve can sıkıntısı arasında kurduğu küçük, yoğun dünya bizim modern dünyamızı hiç mi hiç aratmıyor esasen. 
Davis’in öykü kişileri kendi çapında gösterişli ve histerik olma eğiliminde kişilerdir. Göremedikleri engeller yüzünden sinirlenen, bazen herkese karşı kibar olmak idealini sorgulayan, bol bol tekrar eden, neredeyse hiç hatırlamayan ya da kimseye zarar vermeden bencil olmanın bir yolu olup olmadığını merak eden ilginç ve isimsiz kişilerdir birçoğu. Hemen her öyküsünde “saçma ve verimsiz bir şey yapmak için oldukça güçlü bir motivasyona sahip karakterler”e rastlayabilirsiniz. 
Bilerek ya da yazgının tuhaf bir cilvesiyle kendini bir şekilde bu hikâyelerden birinin içinde bulan herkes, yaşamın sandığımızdan çok daha uzun, çok daha kalabalık, tutku ve acı dolu bir gerçekliğe sahip olabileceği gibi, onun aynı zamanda “bir kerelik bir fırsat” olarak oldukça kısa, mantık sapmalarıyla karmakarışık hale gelen tuhaf bir şey olduğunu da keşfedecek. 
O kısacık fırsatta kim saatine bakarsa işte tam o an yaşlandığını hisseder. Bu yüzden gelin bir kez daha Davis’e kulak verelim:
“Herkese her zaman gerçeği söyleyemezsiniz ve kesinlikle hiç kimseye tüm gerçeği söyleyemezsiniz, çünkü çok uzun sürecek.” 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Yazıya beylik bir cümleyle başlayacağım: Bütün sanat dallarının temeli edebiyattır. İster ressam olun ister heykeltıraş; ister tiyatrocu olun isterse müzisyen; eserinizle temaşa edecek veya dinleyecek ‘tüketici’ye yaşamınızdan kesitler ya da kimi tespitlerle gözlemler aktarırsınız, tıpkı edebiyatçının yaptığı gibi.

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.