Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kitap bitmemiş olmalı




Toplam oy: 867
Yayıncısı Michel Gallimard’ın arabasında geçirdiği kazada hayatını kaybetmişti Albert Camus. Kazanın olduğu yerde bulunanlardan biri de, Camus’nün İlk Adam isimli otobiyografik romanının elyazmalarıydı.

 

Geçtiğimiz yılın 4 Ocak’ı, Albert Camus’nün ölümünün ellinci yılıydı. Bu yıldönümü, her ne kadar yalnızca bazı yayınlarda küçük bir haber olarak duyurulduysa da, Albert Camus’nün bir kez daha anılmasına vesile oldu; hayatını kaybettiği kaza da yeniden hatırlandı...

 

Albert Camus’nün 4 Ocak 1960 günü korkunç bir araba kazası sonucu hayatını kaybettiği haberini, 6 Ocak 1960 tarihli nüshasında France Soir gazetesi şöyle veriyordu: “Yol düz, kuru, ıssızdı. Kader böyleymiş.” Bu trajik ölüm haberinin “kader”le birlikte anılmasının sebebi ise, kaza sonrasında Albert Camus’nün paltosunun cebinde bir tren biletinin bulunmuş olması. Gidiş-dönüş olarak alınmış biletin dönüş kısmı kullanılmamıştı... Provence’ten Paris’e trenle dönmeyi planlamış olan Camus, yayıncısı ve aynı zamanda yakın arkadaşı Michel Gallimard’ın teklifini kabul ederek, yola onun arabasıyla çıkar. Gallimard’ın yolculuk sırasında arabanın kontrolünü kaybederek bir ağaca çarpmasıyla birlikte boynu kırılan Albert Camus, olay yerinde hayatını kaybeder. Gallimard aslında dönemin oldukça lüks ve güçlü bir arabasını kullanmaktadır (Facel-Vega), üstelik hızlı da gitmemektedir ve yol da ıslak değildir; arabanın nasıl kontrolden çıktığı tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Kazanın olduğu bölgede bulunanlardan biri de, Albert Camus’nün kâğıtları arasındaki İlk Adam isimli otobiyografik romanının elyazmalarıdır.


Kalemin akışınca yazılmış

 

İlk Adam Camus’nün ölümünden bir hayli sonra, ancak 1994 yılında kızı Catherine’in çabalarıyla yayımlanır. Çantasında bulunan elyazmaları, kimi zaman noktasız virgülsüz, okunması zor, hiç yeniden ele alınmamış, hızlı bir yazıyla, kalemin akışınca yazılmış 144 sayfalık bir metin biçimindedir. Bu metin, elyazmasından ve Camus’nün eşi Francine Camus’nün yaptığı ilk daktilo edilmiş biçiminden yola çıkılarak düzenlenir. Neden bu kadar uzun bir zaman beklenildiğini ise, kitabı Türkçeye çeviren Tahsin Yücel, romana yazdığı sunuşta şöyle dile getiriyor: “İlk Adam Camus’nün ölümünden hemen sonra, bitmiş bir yapıt diye sunulabilir, okur da, başarılı ya da başarısız, ama bitmiş bir yapıt olarak değerlendirebilirdi: yazarları ya da yayımcılarınca ‘bitmiş’ diye sunulan, ama çok daha ‘bitmemiş’ yapıtlar vardır. Aynı okur, aynı biçimde, ‘kapalı’, yanı başı sonu belli bir anlatı olarak da değerlendirebilirdi İlk Adam’ı: ne de olsa, İlk Adam da her anlatı gibi belirli bir süre içinde, belirli bir çerçevede, belirli insanların öyküsünü anlatıyordu, başı da, sonu da vardı. Öyle anlaşılıyor ki, tam otuz dört yıl süresince, Camus’nün kalıtçılarını ve dostlarını bu yapıtı okur önüne çıkarmaktan alıkoyan da bu olmuştu.” Tahsin Yücel, İlk Adam romanının bu özel durumundan hareketle ‘açık yapıt’, ‘bitmemiş yapıt’ kavramlarını da ele alıyor söz konusu yazısında. Camus’nün İlk Adam üzerinde çalıştığı sıralarda, notları arasına “Kitap bitmemiş olmalı,” diye yazması ise olası tartışmalara son noktayı koyar nitelikte.    

 

İlk Adam bulunduğu şekliyle yayımlanmamış elbette. “Yayımcının açıklaması” başlığı altında, Camus’nün kızı Catherine Camus, yapılan düzenlemeleri ayrıntısıyla açıklıyor: Anlatının daha iyi anlaşılabilmesi için noktalama yeniden gözden geçirilmiş. Doğru okunduğu kuşkulu sözcükler köşeli ayraç içine alınmış; okunamayan sözcükler ya da tümce parçaları da köşeli ayraç içinde bir boşlukla belirtilmiş. Sayfa altında, üstte belirtilmiş değişkeler yıldız belirtkesiyle, sayfa kıyısındaki eklemeler bir harfle, yayımcının açıklamalarıysa bir rakamla gösterilmiş. Bu dipnotlar sayesinde metindeki kimi yanlışlıklar, tekrarlar ya da çelişkiler gözler önüne serilirken, bir yandan da Albert Camus’nün hangi kısımlarda değişikliğe gittiği ya da hangi kısımları daha sonra ayrıntılandırmak üzere öylece bıraktığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kitapta çeşitli ekler de mevcut. Bu eklerden biri, Camus’nün Nobel Ödülü ertesinde ilkokul öğretmeni Louis Germain’e yolladığı mektup ve öğretmeninin cevabı (bu mektupların neden eklendiği, İlk Adam’ın özellikle “Okul” başlıklı bölümü okunduğunda anlaşılacaktır). Kitabın son sayfalarındaki diğer ekler de, yazarın yapıtına nasıl bir gelişim vermek istediğini açıklar nitelikteki “yapraklar”; Camus’nün spiralli ve kareli küçük bir deftere aldığı notlar...

 

Birkaç ‘olası’ roman

 

İlk Adam romanında Camus, merkeze yerleştirdiği Jacques Cormery karakteriyle (bir başka deyişle Cormery takma adıyla), babasını nasıl aramaya koyulduğunu anlatır. Annesinin isteği üzerine, kendisi henüz bir yaşındayken savaşta ölen babasını, yıllar sonra “bu bilinmedik ölüyü” ziyaret eden Jacques Cormery, mezar taşındaki tarihleri okuyup babasının 29 yaşındayken öldüğünü anladığında sarsılır. Kendisi o sırada 40 yaşındadır, o taşın altında yatan ve babası olmuş olan adam ise kendisinden daha gençtir: “Ve bir anda yüreğini dolduruveren sevgi ve acıma dalgası, oğulu, ölmüş babanın anısına doğru götüren ruh devinimi değil, olgun bir adamın haksız olarak katledilmiş çocuk karşısında duyduğu çalkantılı acımaydı – burada bir şeyler doğal düzene uymuyordu ve doğrusunu söylemek gerekirse, düzen diye bir şey yoktu, oğulun babadan daha yaşlı olduğu yerde çılgınlık ve kargaşa vardı yalnızca. (...) Dörtgenin öteki levhalarına bakıyor ve tarihlerden bu toprağın şu sırada yaşadıklarını sanan kır saçlı adamların babası olmuş çocuklarla dolu olduğunu anlıyordu. Öyle ya, kendisi de yaşadığını sanıyordu, tek başına yetişmişti, gücünü, yetisini biliyor, göğüs geriyor, varlığını elinde tutuyordu. Ama şu anda içinde bulunduğu garip baş dönmesinde, sonunda her insanın diktiği ve içine akmak ve son dağılmayı beklemek üzere yılların ateşinde katılaştırdığı heykel hızla çatlıyor, şimdiden yıkılıyordu. Şu bunalımlı, yaşamaya doyamayan, şu dünyanın kırk yıl boyunca kendisine eşlik etmiş ölümlü düzenine başkaldırmış ve her zaman kendisini her türlü yaşamın gizinden ayıran duvar karşısında hep aynı güçle çarpan, daha uzağa, daha öteye gitmek ve bilmek, ölmeden önce bilmek, var olmak için en sonunda, tek bir kez, tek bir saniye, ama kesinlikle bilmek isteyen yürekten başka bir şey değildi artık.” (İlk Adam, s. 33-34)

 

Gerçekten de, Camus’nün doğumundan bir yıl sonra zuhaf birliğinde (piyade birliği) askere alınıp Fransa’ya cepheye gönderilen babasından geriye yalnızca bir fotoğraf ve ölümüne sebep olan, “dul eşine gönderilen şarapnel parçası” kalmıştır. Fransa’da yaşayan Camus 1953’te –oraya hiç gidememiş olan annesinin isteğiyle– babasının mezarına Saint-Brieuc’e gider. Bu zorunlu ziyaretin Camus’yü altüst ettiği, yokluğu nedeniyle hiç var olmamış gibi hissettiği bir babanın gerçekliğinin bilincine varmasını sağladığı söylenir. Böylelikle İlk Adam’ın yazılması artık içsel bir gereksinim haline gelmiştir (akt. Pierre-Louis Rey, Camus: Başkaldıran İnsan, çev. Elif Göktepe, YKY, 2010, s. 13).  İlk Adam’ın, “Bu kitabı hiç okuyamayacak olan sana” ithafıyla başlaması da babaya bir saygı duruşunun ifadesi olarak okunabilir; ama aynı zamanda romanda anne figürünün etkinliği, olayların hep anne çevresinde dönmesi de söz konusudur. Bütün bunlar, İlk Adam romanıyla ne yapılmak istendiğini bulanıklaştıran etmenlerdir bir bakıma.

 

“Ne olursa olsun, gerek elimizdeki bölümler, gerek taslaklar ve notlar, Albert Camus’nün İlk Adam’ın amacı, kapsamı, yapısı ve erimi konusunda kesin bir karara varmamış olduğunu gösteriyor bize. Bu da elimizdeki anlatının aynı zamanda birkaç ‘olası’ romanın kaynağını oluşturduğunu kanıtlıyor.” Bu paragrafın ardından Tahsin Yücel, olası romanların başlıcalarını da ana çizgileriyle belirlemeye çalışmış sunuşunda. Bir aile ya da bir yetişim romanı olarak değerlendirilebileceği gibi, babanın romanı, Cezayir’in romanı ya da Cezayir bağımsızlık savaşının romanı olarak da okunabilir İlk Adam.

 

Albert Camus’nün, İlk Adam üzerinde kendisinin başyapıtı olacağını düşünerek çalıştığı anlatılmaktadır; roman tam anlamıyla bitirilememiş olmasına karşın birçok eleştirmene göre öyledir de...     



Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.