Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Körler Ülkesi




Toplam oy: 11
H.G. Wells’in Körler Ülkesi insan doğası üzerine yazılmış en iyi öykülerden biridir. Wells bu öyküde okura, normal kimdir, yabancı kimdir, doğrular kime göre ve nereye göredir sorularını sordurmak ister.

Daha çok Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau’nun Adası, Zaman Makinası gibi bilim kurgu ve fantastik romanlarıyla tanınan H. G. Wells (1866-1946) öyküleriyle de bu türün iyi örneklerini vermiştir. Fantazya ve bilim kurgu türünde insan doğasına ilişkin ütopya ya da distopya eserler kaleme alan H. G. Wells, aldığı biyoloji eğitiminin gerçeklerini hikâye ile örnekledi. Hayali kurmacalarla dünyanın yaşanan ama ifade edilemeyen gerçeklerini ifade etmeyi denedi. O bir hayalperestti ve bilimin zamanla varacağı yere düşlerle varıp olup bitecekleri hayal edebilirdi. Bilim insanıydı ama zamana dirensin, kalıcı olsun diye kurmaca yazıyordu. Tahminlerle, olasılıklarla bilgiyi insan doğası üzerinde test ediyordu. Yazdıklarına bilimsel romans ve olasılık fantazyası denmesi bilimden kopmadan yeni gerçeklere ulaşma arzusunu yansıtıyordu. Bugün bilim kurgu olarak nitelenen akımın neredeyse önemli temalarının, işaretlerinin tümünü ilk deneyen, icat eden o oldu. Nitelikli edebiyat, edebiyat kanonu onu kaydetmeyi reddetti ama o bir şekilde var olmayı sürdürdü.

Wells, bir uzun öykü olan Körler Ülkesi’nde (1904), dogmatik bilgilerle insanın kendisine nasıl yeni bir dünya kurabileceğine ilişkin etkileyici bir evren kurar. Körler Ülkesi’nde, körlüğü kabul ederek, onu benimseyerek ve hakikati inkâr ederek yaşamak mümkündür ama bu insan doğasına aykırıdır. Bu ülkede gerçeğin farkında olan sadece kahramanın kendisidir ve topluma yabancılaşmıştır. Eğer hakikati reddeder yalanlara inanırsa belki burada bir yaşam imkânı bulabilecektir ama o bunu reddeder. Öykü bir bütün olarak, görmeye, aydınlanmaya, ışığa ve hakikate destansı bir övgüdür. 

Körler Ülkesi’nde, içinde bulunduğumuz evrenle ilişkisini kesmeden, yeni, farklı bir evren yaratır ve oraya bir dünyalıyı yerleştirir. Bir öneriyi, teklifi bu hayal dünyasında test eder, neler olabileceğini hikâyeleştirir, öngörür, kurgular ve sahneler. Elbette bir varsayımla hareket eder buradan hakikate ulaşmaya çalışır. Bir fantastik eserin, bilim kurgunun amacı da budur. Sadece gerçekleri bulmak değil kurmaca üzerinden aramak da onun hedefleri arasındadır. Metinlerindeki çelişik durum bunu gösterir. Onun amacı fantastik dünya içerisinde bir hakikati görünür, kalıcı ve evrensel kılmadır.

“Kör de ne demek?”

Dünyayla tüm bağları kesik Körler Ülkesi’ne bir gün kaza geçiren bir dağcı düşer. Köye geldiğinde insanların kendisini görmediğini fark eder. Burada yaşayan insanların gözleri ufalanıp da yok olmuş gibi göz kapakları kapalı ve içe çöküktür. Dağcı Nunez burasının efsanelerini duyduğu Körler Ülkesi olduğunu anlar. Bu ülkenin insanları onu vücuduna dokunarak tanımaya çalışır, gözün ne olduğunu bir türlü kavrayamaz, cümle içinde geçen “görmek” kelimesini hep şaşkınlıkla karşılarlar: “Görmek ne demek?” Özellikle görmek kelimesi için, “manasız manasız konuşuyor” derler. Çünkü görmekle ilgili hiçbir şey bilmemektedirler. Bu yabancıyı “büyüklerimize götürelim” derler. Buradaki insanların gözlerinin olmaması nedeniyle kulakları iyice keskinleşmiş, parmak uçları hassaslaşmıştır. Onlara göre zaman gece ve gündüz diye değil sıcak ve soğuk olarak ikiye ayrılmıştır. Nunez onlara “Körler Ülkesi’nde tek gözlü insan kraldır” sözünü sorduğunda “kör de ne demek” derler.

Görmeden yaşanan hayatın felsefesini oluşturmuşlar, fiziki yolları keşfetmişler, görme duyusunun ne işe yaradığını tümüyle zihinlerinden çıkarmışlardır. Her şeyi kör olmak doğrultusunda yeniden yorumlamışlar, vücutlarında görmenin yerine başkaca yeteneklerini geliştirmişler. Çok uzaklardan insanın en ufak hareketini, hatta kalp atışını bile duyar hâle gelmişlerdir. Koku alma yetenekleri son derece gelişmiştir. Vücutları yanında inançlarını da körlüğe göre uyarlamışlardır. Bulundukları ülke dışında bir dünyaya, göğün, yıldızların, bulutların varlığına inanmaz, yaşadıkları yerdeki kayaların sonunda dünyanın bittiğine inanırlar.

Görmeden yaşanan hayatın felsefesini oluşturmuşlar, fiziki yolları keşfetmişler, görme duyusunun ne işe yaradığını tümüyle zihinlerinden çıkarmışlardır. Her şeyi kör olmak doğrultusunda yeniden yorumlamışlar, vücutlarında görmenin yerine başkaca yeteneklerini geliştirmişler. Çok uzaklardan insanın en ufak hareketini, hatta kalp atışını bile duyar hâle gelmişlerdir. Koku alma yetenekleri son derece gelişmiştir. Vücutları yanında inançlarını da körlüğe göre uyarlamışlardır. Bulundukları ülke dışında bir dünyaya, göğün, yıldızların, bulutların varlığına inanmaz, yaşadıkları yerdeki kayaların sonunda dünyanın bittiğine inanırlar.
Gerçeğin değişkenliği
Körler Ülkesi’nin doktoru, büyücü hekimi Nunez’e teşhisini koyar: Görme hastalığına yakalanmıştır ve bunun nedeni de gözleridir. Gözleri alındığında tamamen akıl sağlığına kavuşacak ve örnek bir vatandaş olacaktır. Nunez bu karar karşısında şaşkındır. Tereddüt geçirir. Ama sevgilisi de ameliyat olmasını ister. Sonunda gözünü kaybedip Körler Ülkesi’nin vatandaşı olmayı kabullenir. Ama ameliyattan bir gün önce yeniden görmenin haşmetine tanıklık eder: “Beyaz nergislerle bezeli çayırda tenha bir yere çekilip, gözlerini feda edeceği saate kadar orada kalmaya niyetliydi, ama yürürken başını kaldırınca sabahı gördü, yamaçlardan altın zırhlı bir melek misali inen sabahı… Bu ihtişamın önünde, kendisini, vadideki kör dünya, aşkı, her şey koca bir günah çukurundan ibaretmiş gibi hissetti.” Böylece ameliyattan vaz geçer, duvarı aşıp kayalara çıkar. Geride bıraktığı özgür, kendi dünyasına doğru yol alır. Kendini kral zannettiği Körler Ülkesi artık çok gerilerde kalmıştır. Körler Ülkesi’nde tek gözlü insanın kral olacağını düşünen Nunez, bunun imkânsızlığını hayal kırıklığı ile test etmiştir.
Öyküde, azınlık ve teklik içindeki bir doğrunun, kalabalıkların doğrusu karşısında nasıl yabancılaşacağı, hastalıklı bir hâle dönüşebileceği teması anlatılır. Yeni düşünce ve kavramlara kapalı insanların, kendilerine yeni bir dünya kuracakları ve sadece kendi gerçeklerinden yola çıkarak hayatlarını sürdürecekleri vurgulanırken burada farklı bir düşünceyle var olunamayacağına işaret edilir. Öykü sembolik, metaforik olarak pek çok açıdan okunabilir. Batının aydınlanmacı, sömürgeci aydınının gelenek karşısında yenilgisi bunlardan biridir. Diğer yandan hayatın güzelliğine, fikirlerin genişliğine, hayallerimizin sınırlılığına ilişkin bir başka okuma da yapılabilir. Kör olarak da bu hayatın yaşanır olabileceği kitapta ortaya konur. Körler en ufak bir mutsuzluk yaşamazlar. Görme duyusu yerine farklı duyular, farklı gerçekler koyabilmişlerdir. Asıl onlara hükmetmek isteyen Nunez o dünyaya giremediği için mutsuzdur. Burada özellikle gerçeğin ne kadar değişken olduğu açık edilmeye çalışılır. Wells bu olasılık fantazyasıyla okura, normal kimdir, yabancı kimdir, doğrular kime göre ve nereye göredir sorularını sordurmak ister. Bunu da görme zevkinin doruğuna erişmiş bir dağcıyı, görmeden yaşayan, görmeyi bilmeyen insanların ülkesinde yaşamak zorunda bırakarak yapar. Sonuç olarak Körler Ülkesi’nde görmek bir suç, hatta hastalıktır. O ülkenin vatandaşı olabilmek için görme hastalığından kurtulmak gerekir.
“Körler Ülkesi”nde biçimsel ustalık, kurgusal arayış, anlatım yeniliği yoktur. Yazar doğrudan inandırıcı bir evren yaratmaya ve fikrini ispatlamaya çalışır. Gerçek alabildiğine açık, yalın okurun zihninde parlasın istemektedir. Wells, döneminde kuramsal temelleri atılmaya başlanan türün sıkı kurgucu öykü anlayışının dışında sade, yalın bir anlatımı tercih ederek kurgusal dayatmaların doğurganlığı, özgürlüğü engelleyeceğine inanır. Hayal gücünü gerçekleşebilir kılacak bir çarpıcılığın bir kurmaca anlayışının peşinde olur. Bu yaklaşım Körler Ülkesi gibi onun sadelikle başardığı insan doğası üzerine yazılmış en iyi öykülerden birini yazmasını sağlar.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.