Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Küçük Prens'in büyük telif hakları tartışması




Toplam oy: 1047
2014'ü 2015'e bağlayan gece, yılbaşı kutlamaları arasında, dileyen herkesin Küçük Prens'i yayımlayabileceği yıllara da giriş yapacağız.

Antoine de Saint-Exupéry, 1944 yılında Nazi Almanya’sının belki de sonsuza dek sürecek bir feci kırılma olduğuna dair yoğun kaygılarla ABD'den savaşın Avrupa’sına geri dönüp de Akdeniz'de yittiğinde, Küçük Prens'in nasıl bir fenomene dönüşeceğini hayal edemezdi tabii. Etse tüm kalbiyle umursayabilir miydi o da kuşkulu; daha hayati, daha ölüm kalım meselesi gündemler ağırlığını hissettirmekteydi o yıl. O gün havalanan uçağın hangi Nazi hedefine nasıl bir zarar verdiğinin dünya tarihinde pek bir etkisi olmamasına, ancak o gün düşen uçağın pilotunun bir iki yıl önce yazdığı küçük bir çocuk kitabının hesabının 70 yıl sonra dünya yayıncılarının yaşamlarını etkilemesine ne demeli?

 

 

Yazarın ölüm yılı 1944, ölümden sonra telif hakkının geçerlilik süresi 70 yıl; dolayısıyla, içinde bulunduğumuz 2014 yılının sonunda telif hakkı dönemi sona eriyor. 2014'ü 2015'e bağlayan gece, yılbaşı kutlamaları arasında, dileyen herkesin Küçük Prens'i yayımlayabileceği yıllara da giriş yapacağız. Benzer durumda çok kitap var, pek çok tarihi metin için durum bu kuşkusuz, bununla birlikte Küçük Prens'in 250'den fazla dile çevrilmiş, belki de bugüne dek gelmiş geçmiş en çok satan kitaplardan biri olması tartışacak çok şey olduğunu söylüyor. Düşünün, 2014'ün sonuna dek beklemek şart mıdır, yoksa öldüğü günün 70. yıldönümünde telif hakları sona ermiş midir, diye bir tema bile var. Kitabın 1988'den beri Türkiye telif haklarını elinde bulunduran Mavibulut Yayınları, 2014 bitene dek telif haklarının kendilerinde olduğunu vurgulamaya özen gösteriyor. Ne gam, uçağın Akdeniz'e düştüğü dakika bilinse o dakikayı hesaplamak isteyecek olanlar da mevcut. Herkes yıl sonunu beklemeye gönüllü değil. Öte yandan bu ilgi yazarın bütün yapıtlarına dönük bir merakla bütünleşmiş de görünmüyor. Günün hızı bir şeyleri değiştirmekte belki de: bir zamanlar Küçük Prens'i okumak demek ardından erişilebilen diğer Saint-Exupéry kitaplarının hepsini elden geçirmek ve yazar-pilotumuzla birlikte uçarak yazmaya ve uçarken okumaya alışmak demekti (kendisi de uçarken dizine koyduğu kitapları çok okurmuş ya). Şimdi bakıyorum, diğer kitaplarının hiçbirinin baskısı yok neredeyse. Küçük Prens yazarı ile özdeşleştiriliyor çoklarınca ama sanki ufaklık tek başına prensliğe oturmuş görünüyor. Küçük Prens tek prens bugün, 1 Ocak 2015'ten itibaren iyice öyle. Ağırlıklarından kurtuluyor, yazarıyla arasındaki bir bağı daha atmak üzere. Gezegenine geri dönerken kitabı da beraberinde götürüyor ve yazar İkinci Dünya Savaşı'nın kesafetinde boğulup gidiyor.

 

Hep bir sınır aşma eğilimi

 

Telif hakları meselesi, asla kelimenin tam anlamıyla küresel bir denklikte ilerlemiyor, dengelere dayansa da geniş bir coğrafyada. Yazarın bir metnin telif hakkına sahip olması konseptinin dahi iki üç yüzyıllık taze bir geçmişi var. Telif hakları denince hakkını alamayan, güç bela ürün veren yazarlar aklımıza geldiğinden, telif hakkının daha karmaşık küresel yüzünü konuşmaya pek mecalimiz olmuyor. Son derece de anlaşılır bu durum. Küçük Prens “vakası,” Türkiye'de telif haklarının gelişimini konuşurken de mutlaka değinilen bir örnek. Evet, Mavibulut 1988'de ilk kez telif haklarını alıyor kitabın ancak o güne dek az çevrilmemiş, az okunmamış eser Türkçede. 1996'da kanunlar ciddileşiyor. Ama Küçük Prens'in hep bir sınır aşma eğilimi var.

 

Patent hakları küresel eşitsizliğin sınandığı alanlardan biri olabilmekte sıklıkla. Chomsky, bir yazısında, gelişmiş ülkelerin hiçbirinin diğerlerinden üstün hale gelene dek patent kanunlarını takmadıklarından bahsediyordu. Ne zaman ki avantajlı duruma geçiyorlar, o zaman patent konusunu önemsiyorlar demekteydi. Bu kadar terazi değil elbette her örnek, fakat tümden gözardı etmemek de gereken bir dinamik. Fransa'da bir otuz yıl daha eklenmiş yetmiş yıla, Prens'e özel bir statü tanınmış bu arada.

 

Türkiye için daha girift tarihsel resim, kaotik yayın sahnesinin (“bırakınız yayımlasınlar”) güç bela düzene girdikten sonra bu kez de düzenin kanunları uyarınca kaosa sürüklenecek olması (“bıraktık yayımlasınlar”). Telif hakları nedir, dünya ekonomisinde neye oturur gibi konuları adamakıllı ele almaya yaklaşan çalışmalar zaman zaman yapılıyor elbette, fakat bir türlü tam gündemimize oturmuyor. Tabii öncelikle telif haklarının kendisinin de bize başka bir gezegenden gelen ve sonra bir gün gidebilecek gibi hep iğreti dolaşan küçük bir prens olmasından belki. Uzaydan gelen yerliliği ile sevilen prens, dünyadan gelen yabancılığa karşı bunca seviliyorsa bu biraz da çocukların hayata uyum sağlamasını isteyen ebeveynlerin bir yandan da aynı hayatın değişmesi gerektiğini bildiklerinden çocukların fazla da alışmamasını ümit etmelerinden herhalde. Küçük Prens, Ahmet Muhip Dıranas'ın “Büyük Olsun” şiirindeki “ben her şeyin büyüğünü severim, büyük olsun” mantığını hem uygulamak hem de ilk meteorla terk etmek isteğimizi temsil ediyorsa eğer, bu oyunu birkaç ay içinde, eski otantik denetimsizliğimizle oynamamıza ev sahipliği yapmasına da şaşmamak gerekir.

 

Bu arada, Küçük Prens'in Türkiye'nin büyük problemlerine kayıtsızlığının doğurduğu sansürlendi/sansürlenmedi, diktatör dedi/demedi/nasıl dedi meselesi de, acaba çorba tekrar ve daha bol baharatla kaynatılırken raftan iner mi 2015'te? Neden olmasın. "Yeni Türkiye'ye beleş Küçük Prens yakışır," deyiverir birisi bir de bakmışsınız. Longseller klasiklerin ilk 100 bestseller’ların arasına giremediği günler gelene dek, biz de neden böyle münakaşalarda boğulmayalım ve bu boğulmalarımızı yazarın izinde denemeler olarak adlandırmayalım?

 

Bunlar işin pek de iç açıcı olmayan kısımları; teşrih etme hevesi de uyandırmıyorlar. Ancak şunu da unutmamalı; Küçük Prens dünya tarihinin belki de en ümitsiz anlarından birine müdahale etmeyi deneyen bir sanatsal aktivizm örneği. Söz konusu spesifik moment birkaç yıl içinde tarihe karışacak çapta bir tehlike olduğunu tez ispatlamış olsa da, simgesel düzey diriliğini yitirmiyor. Bugünün karanlık anlarında sanatla nasıl bir müdahale diye düşünenlere de bir fikir alanı açmakta. Öte yandan, telif hakları dönemi kapanması konusuna geri dönerek kapatacak olursak: yayın dünyasının kaosa eskisinden daha hazırlıklı olduğunu varsayabiliriz gibi geliyor. Yeni Türkiye eskisinden daha kötü olduğu anlarda bile aynısı olmuyor, ve de yurttaşları gibi yayıncıları da daha farkında. Farkındalık seviyesi bu iken yayıncılar çocuklara ve büyüklere en güzel Küçük Prens edisyonlarını Türkçede bize ulaştırmanın bir yolunu gene ve her durumda bulacaklardır.

 

 

 


 

 

 

* Görsel: Saint-Exupéry

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.