Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Levant’ın Kibritçi Kızı




Toplam oy: 5
Maalouf’un romanlarını hayallerini gösteren kibrit ışıklarına benzetebiliriz. Son kibritleriyle kocaman bir ateş yakmaya çalışıyor ve dünyaya ilişkin itirazlarını dile getiriyor. Belki de baştan beri yapmak istediğini en sona bırakmanın pişmanlığı da var içinde.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki. Gazeteci kökenli bir edebiyatçı olarak güncelin akıp giden nehrinden kadim bahçelere arklar oluşturuyor ve güzel bahçelerin oluşmasına vesile oluyor. Romanlarından bahsediyorum elbette. Osmanlı sonrası kuşağın mensubu bir Lübnanlı olarak payına çokça hüzün düşmüş bir isim Maalouf ve bu hüzünleri koyabileceği kutu olarak da romanları seçmiş. Yazar olarak macerasını çoklu aidiyetler ve gerçeğin işlenemez hale geldiği durumlarda kurguya kaçarak sürdürüyor. Ancak kurmacanın imkanlarını ustalıkla kullanması orada çok rahat ettiği anlamına gelmiyor. Çivisi Çıkmış Dünya’dan sonra Uygarlıkların Batışı yazarın düşünce serüveninde “denizin bittiğini” yani artık kurmacanın yeterince cazip olmadığını gösteriyor. Romanlarında gördüğümüz deniz yolculuklarının bir benzerini yeni kitabının kapağında görüyoruz ki kendisi de düşünce yolculuklarına Titanik’in dahil olduğunu söylüyor. Kocaman bir gemi nasıl batabilir, tüm insanlık olarak geliştirdiğimiz “uygarlık” nasıl olur da basiretsiz bir şekilde buzdağına çarpabilir. Gerçek şu ki, batan uygarlıklar değil Amin Maalouf’un kendi oluşturduğu hayal dünyası. Okur için ve belki başta kendisi için estetize ettiği, yeniden kurguladığı Levant dünyası sadece kâğıt üzerinde var. Kıymetli eşi Andre Maalouf da kendisinden farklı bir yöntemle yemek tarifleri üzerinden bu dünyayı yaşatmaya çalışıyor.

Uygarlık batıyor mu?

Peki gerçek hangi tarafta gizli? “Uygarlık” gerçekten batıyor mu? Yoksa batan sadece Avrupa merkezci Levant serabı mı?
Oryantalizmi sadece bir bütün olarak Doğu’nun resmini çekme çabası olarak gören yoktur. Aksine kolonyalist idrakin kılavuzları arasında yer alır. Vatanına yabancılaştırılan aydınlar için de nefes alabilecekleri bir seyir terasıdır. Maalouf bir yazar ve elbette topraklarını seven bir yazar olarak bu seyir terasını kullanmayı reddediyor. Oksident ve orienti, Batı ve Doğuyu birlikte görebileceği yüksekçe bir yere çıkmak istiyor. Tüm haklılıkların ya da haksızlıkların ötesinde insanlığın geliştirebileceği ortak bir zemin arıyor. Ne var ki, baktığı yer Paris ve Doğu oradan bakıldığında olduğundan da karmaşık görünüyor. Osmanlı sonrası yeni düzenin soluklandığı zamanları bir barış vahası olarak tanımlamak tarihi de toplumu da yanlış okuduğumuzu gösterir. Akdeniz’in doğusundakilerle batısındakilerin, kuzeyindekilerle güneyindekilerin bu deniz hakkında aynı şeyleri düşündüğünü sanmak iyimserliğin ötesinde hayalbazlık olsa gerek.
Hayal kırıklıklarının manzumesi

Uygarlıkların Batışı, Maalouf’un çağa tanıklığının acıklı bir özeti. Yazarın okurların hayal dünyalarına hitap eden romanlarının hangi acı dönemlerin müsekkini olarak bir kaçış rotası olduğunu da gösteriyor. Dünya gibi Maalouf da yaşlanıyor ve her geçen günle eski hevesler yerini hayal kırıklıklarına bırakıyor. Uygarlıkların Batışı, Maalouf’un yaşadığı derin hayal kırıklıklarının manzumesi. Osmanlı sonrası Fransız etki alanına dönüşen topraklarda geleceği ararken geçmişini kaybeden hazin bir hikâye. Maalouf, gözünün önünde gerçekleşen bir cinayetin azman katilini işaret edemediği için suçu anonimleştirmeye çalışan melankolik bir görgü tanığına dönüşüyor. Bu kuşkusuz sadece yazarın “suçu” değil. Akdeniz’in doğusunda yaşayanlar olarak bir alanda kendini ispat etmiş tanıdıklarımızdan tüm dertlerimizi çözmesini bekleriz. Ünlü bir şeften sosyal sorunları çözmesini beklediğimiz gibi romancılardan da tarihimizin üzerimize dar gelen yanlarını düzeltmesini bekleriz. Bilmiyorum demek kocaman bir utançtır ve hep birlikte akıl yürütmeye devam ederiz. Gittiğimiz yer kimsenin bilmediği bir topraktır ve artık kim ne derse gerçek odur.
Maalouf’un son kibriti
Maalouf, kitabında uygarlıkların battığını örneklerle izah ediyor. Kendisiyle aynı fikirde değilim. Çalkalanan bir denizde yaşadığımız ve geminin çokça sallandığı bir hakikat ama bu sadece günümüzün gerçeği değil. Doğu Akdeniz’de Osmanlı barışının yaşandığı yüzyılların kapandığı bir parantezden söz etmek mümkün olabilir. Bitmek tükenmek bilmeyen Lübnan iç karışıklıklarını başka nasıl izah edebiliriz?
Konuyu Maalouf’a getirecek olursak başka bir metaforla izah etmeme izin verin lütfen: Kibritçi kız. Soğuk bir kış gününde yaktığı her kibritle başka bir dünyaya giden ve kibritleri bitince sokağın ortasında kalakalan kibritçi kız. Maalouf’un romanlarını hayallerini gösteren kibrit ışıklarına benzetebiliriz. Son kibritleriyle kocaman bir ateş yakmaya çalışıyor ve dünyaya ilişkin itirazlarını dile getiriyor. Belki de baştan beri yapmak istediğini en sona bırakmanın pişmanlığı da var içinde.
Uygarlıkların Batışı, Maalouf romanlarını sevenlerin ahengini yadırgayacağı bir anlatıma sahip. Zaten tüm bu tatsızlık bize Maalouf’un neden ününü borçlu olduğu kurmaca dünyasına iltica ettiğini açıklamıyor mu?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.