Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Muhammed Hicazi, Çağdaş İran Edebiyatının Neresindedir?




Toplam oy: 14
Muhammed Hicazi, Doğu edebiyatının klasik kodlarını eserlerinin merkezine taşımıştır. Sâdi ve Hâfız gibi kadim şairlerden aldığı ilhamı, Fransız lirizmi ile fermente etmeye çabalamış ve ortaya çıkan karışımı batı roman tekniği ile çerçevelemek istemiştir. Fakat ortaya çıkan şey, Çağdaş İran Edebiyatı’na taze kan olacak bağımsız, ezber bozan kurgulardan ziyade muhafazakâr doktrinle harmanlanmış didaktik metinler olmuştur.

Muhammed Hicazi 1900 yılında Tahran’da dünyaya gelmiş. Yüksek bir memur olan babasının imkânları sayesinde müreffeh bir çocukluk geçirmiş. Erken yaşlarda Arapça ve Fransızcayı yetkin şekilde öğrendikten sonra eğitim için Fransa’ya yollanmış. Hicazi’nin Fransa yılları onun uzaktan idrak etmeye çalıştığı Batı’yı yerinde özümsemesi için bir başlangıç noktası olmuş. Paris’te mühendislik fakültesinde okurken beri yandan da siyasal bilimler fakültesinde ilim tahsil etmiş. Ayrıca Sorbonne’de psikoloji ve Fransız edebiyatı konferanslarına, çeşitli münazaralara iştirak etmiş. Hicazi, Tahran’a dönüp iyi bir kalemde memur olduktan sonra Fransa’da yaşadığı hayatı ve burada öğrendikleri ile ülkesinin ahvalini mukayese etmiş; akabinde iki ülke, iki toplum, iki edebiyat arasındaki farkları irdeleyen muhtelif makaleler kaleme almış.

 

Hicazi, İran’ın sancılı modernleşme döneminde balans işlevi gören bazı sanat- cemiyet dergilerinin editörlüğünü üstlenmiş. Bu zaman diliminde kendisi gibi Batılı düşünceye mensup entelektüellerle kurdukları oluşumun gayesi her ne kadar geleneksel Fars metinleri üzerinde yükselecek, muayyen karakteri olan, nev bir sanat politikası olsa da bunu başaramamışlardır. Zira o ve arkadaşları Doğu’ya, İran’a ve toplumlarına yabancılaşmış olmanın getirdiği birtakım meyiller marifetiyle oryantalist perspektifin ötesine geçememişler ve bu nazarla başka aydın grupları tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Hicazi’nin yazdığı öyküler, romanlar, denemeler, tiyatro oyunları ve fıkralar vefat ettiği 1974 yılına kadar bu tartışmaların gölgesinde kalmıştır.

Hicazi’nin modern İran Edebiyatı’ndaki yerini anlamak için onun etkin olduğu yıllarda ülkesinin durumunu göz önünde bulundurmak gerekir. Zira İran, 1900’lü yılların ortasına gelindiğinde halen demokrasiye geçememişti ve ülke Şah tarafından yönetilmekteydi. Bununla birlikte İran’ın zengin petrol ve doğalgaz kaynakları Şah’ın ayrıcalık tanıdığı İngiliz ve Amerikan şirketlerinin tekelindeydi. Bürokrasiye ve aristokrasiye özgü olan üst kültür Fransız menşeliydi ve toplumda ciddi manada bir kast, büyük bir gelir uçurumu oluşmuştu. Ülke; Sosyal demokratlar, İslamcılar, Komünistler, Liberaller ve Milliyetçilerden müteşekkil olan muhalif cephe ile Şah’ın etrafında kümelenmiş Batılı aydınlar, askerler, tüccarlar arasında oluşan gerginliğin arasında huzursuz günler içindeydi.
Edebiyat ise tekmil olumsuzluklara rağmen altın dönemini yaşıyordu. Sansürün getirdiği kısıtlamaları bazen söz sanatlarının kudreti, kimi zaman ise kaçak baskılarla aşan Bozorg Alevi, Sadık Hidayet, Sadık Çubek, Mehdi Ehevan nevinden güçlü kalemler Çağdaş İran Edebiyatı’nın omurgasını inşa ediyorlar ve edebiyat tuvali nihilist perspektiften bohemliğe, sürrealist anlayıştan kara mizaha, toplumcu gerçeklikten gro- lirizme varıncaya dek farklı renkleri barındırıyordu. Sanatçıların çoğu, resmi söylemin aksine demokrasi ve özgürlük temalı ateşli görüşleri savunuyorlardı.
İnsan doğasının zayıflığına eleştiri
Hiç şüphe yok ki, Hicazi’yi konumlandırmamız gereken yer, bu çizginin diğer tarafıdır. Zira Hicazi’yi sert bir dille tenkit edenler de onun metinlerinin statükoyu müdafaa için yazıldığını ileri sürerler.
Peki, Muhammed Hicazi’nin bugün Türkçe dâhil birçok dile çevrilen, başta Periçehre romanı olmak üzere eserleri gerçekten böyle midir? Bu bağlamda onun yapıtlarını ve poetikasını sorgularken söylenecek ilk şey, yazarın hiçbir metninde büyük bir mutlulukla yürüttüğü ayrıcalıklı memur hayatına gölge düşürecek herhangi bir netameli meseleye değinmemesidir. Memur olmanın zorluklarından bahsettiği başlıklar ise erke karşı bir eleştiriden ziyade insan doğasının zayıflığına dair tespitlerdir. Başka bir deyişle Hicazi, mevcut sisteme doğrudan bir tenkit şöyle dursun alegoriyle, ironiyle ya da karakterin karşıt görüşleri üzerinden olsa dahi ses etmemiştir.
Muhammed Hicazi, Doğu edebiyatının klasik kodlarını eserlerinin merkezine taşımıştır. Sâdi ve Hâfız gibi kadim şairlerden aldığı ilhamı, Fransız lirizmi ile fermente etmeye çabalamış ve ortaya çıkan karışımı batı roman tekniği ile çerçevelemek istemiştir. Fakat ortaya çıkan şey, Çağdaş İran Edebiyatı’na taze kan olacak bağımsız, ezber bozan kurgulardan ziyade muhafazakâr doktrinle harmanlanmış didaktik metinler olmuştur.
Hicazi, vücuda getirdiği olay örgülerinin düğümlerinde kıssadan hisse akları açmıştır. Onun karakterlerinin başına gelen hadiseleri, neden- sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek istersek realist bir ambiyans yerine kader, iyi- kötü, ak- kara döngüsü içinde kayboluruz. Hicazi’nin karakterleri orta ve yüksek kesimden eğitimli, şehirli, ‘’bilinçli’’ insanlardır. Bu kişiler, bazen kuzey Tahran’ın güzle kavrulan nazenin yapraklarının uçuştuğu güzel hıyabanlarında aşk acısını giyinerek yürüyen mutsuz delikanlılar, kimi zaman işlemeli duvarların ardındaki ferah avlularında oturup Fransız gazeteleri okuyarak toplumun açmazlarından çok uzak tartışmalar yapan aydınlar veya hayal kırıklıklarının peşinden akan gözyaşlarının saflığında uyuyakalan, rüyadan rüyaya yuvarlanan yüce kalpli genç kadınlardır.
Umut ve umutsuzluk arasındaki karakterler
Hicazi’nin metinlerinin başındaki havaya umutsuzluk hâkim olsa da karakterler genellikle istikbalden umutlu ve iyimserdirler. Yazarın, Fransız romantizminden güçlü şekilde etkilendiğini ve romantik akımın kaidelerine sıkı sıkıya bağlı kaldığını söylemek yanlış olmaz. Karakterlerin çok boyutlu olmamalarının yanında alışkanlıkları, kıyafetleri, monologları, hayat felsefeleri, saflıkları ve hatta yürüyüş şekilleri dahi şiirsel bir nizama münasip hale getirilmiştir. Hülasa idealize edilmeye çalışılan karakterlerin doğallıktan uzak tavırları, santimantal tiratları ve psikozları kusursuzluğun kusuru şeklinde göze batar.
Fakat tüm bunlara karşın Hicazi’nin kadın karakterlerini ve bu karakterlerin içinde bulundukları duygu durumlarını farklı değerlendirmek icap eder. Zira Hicazi’nin kurguladığı kadınlar, dönemin orta ve yüksek sınıfa ait şehirli kadın tiplerine çok yakın şekilde resmedilmiştir. Kadınların yüzyıllardır süregelen muhafazakâr anlayış içinde kabuklarını kırmaya çalışmaları, hayatı kavrayış şekilleri ve psikolojik buhranları güçlü tezler eşliğinde tahlil edilmiştir.
Son söz olarak; Muhammed Hicazi, bin yıllık Klasik İran Edebiyatı’nın özünde var olan bazı mazmunları romantik Fransız kurmaca teknikleriyle birleştirmeye çalışmıştır. Dekadanlığa düşmemeye, resmi söylemin dışına çıkmamaya gayret göstermiş ve topluma karşı ahlaklı bir aydın sorumluluğuyla hareket etmiştir. Bu tutumları onu klişelerin ötesine geçemeyen, fasid bir daire içine sıkışmış, Batı’nın görmekten hoşlandığı İran panoramaları yazan faydacı bir muharrir haline getirmiştir. Beri yandan Hicazi’nin anlattığı hayatlar, romantize edilmiş şekliyle de olsa dönemin Tahran’ını görmek açısından ehemmiyet arz eder. Ayrıca Hicazi, Farsçanın geleneksel yapısıyla oynayarak dil bakımından özgün ve bir o kadar lirik terkipler meydana getirmiştir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yalnızca kendini kaptırarak kitap okudun diye, görebildiğin dünya da genişleyecek sanma. Ne kadar bilgi depolasan bile, kendi kafanla düşünüp kendi ayaklarınla yürümedikçe her şey sahte, havada ve gelip geçici şeyler olarak kalır.”

 

- Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.