Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Muz Bahçelerinin Bekçisi; Miguel Angel Asturias




Toplam oy: 162
Asturias, Güney Amerika Edebiyatı içinde eşsiz bir yere sahiptir. Ama kendi ülkesi Guatemala için hayatidir. Bir gün tüm Guatemalalılar hafızalarını yitirseler Asturias’ın romanlarına bakarak kendilerini bulabilir ve hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilirler.

Güney Amerika ülkelerinin meşhur edebiyat ortamlarında ateşli tartışma konuları vardır; “Marquez mi büyüktür yoksa Asturias mı?”

 

Eğer cevaplar muğlak ise, kriz aşılamıyorsa sorunun şemaili değişir. “Peki Marquez mi yerlidir yoksa Asturias mı?” Ben bu yazıda, üstteki soruların cevaplarını bir kenara bırakarak 1967 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi büyük usta Miguel Angel Asturias’tan bahsetmek istiyorum. Aldığı ödüllerden sonra yaptığı konuşmalardan birinde şöyle diyor yazar;

 

“Çalışmalarım halkların sesini yansıtmaya, efsanelerini ve kadim inançlarını bir araya getirmeye ve aynı zamanda Latin Amerika’nın sorunları karşısında evrensel bilinci doğurmaya devam edecek.”

 

1899 yılında Guatemala’da dünyaya gelen Angel Asturias, hakim olan babasının sürgün edilmesi neticesinde çocukluğunu başkente uzak bir kentte geçirmek zorunda kalmış. Buradaki kötü hayatından sonra zoraki seyahatlerinin ardından tıp fakültesine giren yazar, aldığı karardan pişman olup hukuk ve gazetecilik okumaya karar vermiş. 1924 yılından itibaren ise Londra ve Paris’te çeşitli eğitimler almış. Religiones y mitos de la America Indigena (Amerika Yerlilerinin Efsaneleri ve Dinleri) isimli teziyle mezun olması ve tezin kitap olarak basılması, Asturias’ın uzun zamandır kafasında tasarladığı yazarlık hayallerinin başlangıç noktasını oluşturmuş. 1930 yılında yayınlanan Guatemala Kahramanları isimli kitabıyla dünya çapında üne kavuşan Asturias, 1967’de aldığı Nobel’e kadar birçok saygın ödüle layık görülmüş, kitapları onlarca dile çevrilmiş. Asturias, romancı, şair, araştırmacı kimliklerinin yanı sıra diplomat kimliği sayesinde dünyanın birçok ülkesinde bulunmuş, 1974 yılında dünyadan ayrılmıştır.

 

Asturias’ı her yönüyle kavramak için evvela Güney Amerika coğrafyası özelinde Guatemala’nın kültürünü, siyasetini, kaderini ve insan tipolojisini iyi bilmek gerekiyor. Asturias’ın edebi güçler kartelasını bir örümcek ağına, kendisini de bu ağın merkezindeki dev bir örümceğe benzetebiliriz. Asturias’ın ağlarından en kalın ve muhkem olanı hiç şüphesiz Maya kültünün hüküm sürdüğüdür. Bu kozmik damarın içinde İspanyolların işgalinden önceki Maya medeniyetinin gündelik hayatı ve debdebeli dekoru tüm görkemiyle nefes alıp vermektedir. Atalar kültünden devşirilmiş bir yasanın etrafında toplanmış halk, adeta bir masal âleminde yaşamaktadır. Doğarken başlayan ölümler, ölürken başlayan doğumlar, dile gelen hayvanlar, sesi yiten insanlar, birbirleriyle didişen ruhlar, ağaçlardan akan şarkılar… Bu alan, aynı zamanda Latin Amerika’nın milli cereyanı olarak kabul gören büyülü gerçeklik akımının esmesi için elverişli bir vadi görevindedir. Ayrıca coğrafi keşiflerin ardından Afrika kıtasından getirilen kölelerin yerel inançları, mitleri, sözlü kültürleri de bu tabiatın uzak bir parçasıdır.


 


 

 

Asturias’ı her yönüyle kavramak için evvela Güney Amerika coğrafyası özelinde Guatemala’nın kültürünü, siyasetini, kaderini ve insan tipolojisini iyi bilmek gerekiyor.

 

 


 

 

EMPERYALİZMİN DAYATMALARINA KARŞI DURDU

 

Asturias’ın diğer ağını ise kendilerini emperyalizm karşısında konumlandırmış karakterlerin zihninde hazır ve nazır bir şekilde duran sosyalist doktrin kaplamıştır. Bu ağın bin bir gözlü odacıklarında, Guatemala başta olmak üzere Latin Amerika’nın tüm mazlum ve yoksul insanlarının kanını emen Amerika, yani sömürgecilere karşı verilen onurlu mücadelelerin farklı boyutları anlatılmaktadır. Asturias; Kızılderililerin didaktik-mistik özdeyişleri ile Marx- Engels- Lenin çizgisinden oluşan melez bir felsefe çemberi vücuda getirmiştir. Bu çemberin karşısında ise ABD ve uzantılarından başka katolisizmin argümanları vardır. Asturias emperyalizmin ve katolisizmin dayatmalarına karşı reddiyeler oluşturmuş, bu itirazlar bütününü felsefi- edebi kaideler üstüne başarılı bir şekilde oturtmuştur. Bu reddiyeler, rahip takımına ve katolisizmin dogmalarına bir başkaldırı mahiyetinde olduğu kadar aynı zamanda sosyalizmin tanımına yapılan vurgular olarak da kabul edilebilir. Asturias’ın ‘diyaloglar’ vasıtasıyla oluşturduğu bir edebi yasadan bahsedebiliriz. Bu sözde yasanın özünde genetik kodlar hissedilir. Bu kodların fenomeni ise Kızılderili- Maya inancındaki özgürlük kültüdür. Asturias, bu formu oturttuğu kurmaca dehlizini tasarlarken gayet realist bir dekor, dramatik bir üslup ve şiirsel bir dil kullanır. Asturias’ın bir diğer ağında ise yeni dünya düzeninin kıskacında can çekişen Guatemala vardır. Sınıf mücadelesi ve demokrasi savaşı vermekten başını kaldırıp dünyayı izlemeye fırsat bulamayan Guatemala insanının trajikomik hikayesi önemli bir yer tutar. Yazar çelişkilerden ve uyumsuzluklardan, şairlik yönünden de aldığı ilhamla başarılı iç kurgular, tasvirler, diyaloglar devşirir.

 

Asturias’ın karakterleri, onun ağlarına tırmanarak merkeze yani örümceğe varmaya çalışan mecalsiz, solgun, bedbin kimselerdir. Komünizm, sosyalizm, liberalizm, Amerikancılık, katolisizm ve geleneksel Maya yaşamı arasında sıkışıp kalmış her türlü duyguyu uçlarda yaşayan, hayatın ağırlığını kendi bedeni ağırlıkları içinde kabul eden tipler, mütemadiyen bir savrulma içindedirler. Yoksulluk, geri kalmışlık, hastalık ve ölüm döngüsüne maruz kalmışlardır. Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen karakterlerin birbirleriyle olan aşk ve dostluk ilişkilerinde her zaman bir umut hissedilir.

 

“Şaşkın bir bakışla düşünmekten yoksun, göğsünü elledi, kalbi sanki kırılmış bir organdı, yeniden çarpmaya başlasın diye alçılı bir bantla tutturmak ister gibi kalbini ele geçirmeye çalıştı.”

 

MUZ BAHÇELERİNİN YERİ AYRI

 

Asturias, Guatemala’nın şaşkın, tozlu şehirlerini; renkli ve biçimsiz evlerini şiirsel bir dille bazen en ince ayrıntısına kadar tasvir eder. Betimlerin etrafına rüyalar ve halüsinasyonlar eker. Sürgünde olduğu yıllarda ülkesine duyduğu özlem satır aralarında biriken imalardan hissedilir. Onun eserlerinde gerçekte olduğu gibi şehrin ana merkezi ile varoşlar iç içedir. Asturias tabiatı ise bambaşka bir tatta anlatır. En sevdiği yerlerden biri muz bahçeleridir. Muz bahçeleri, Guatemala’nın tek planda çekilmiş efsunlu görüntüsü gibidir. Aşkların, mutlulukların, hayal kırıklıklarının, tutkuların, hastalıkların kokusu; gürültülü bir şekilde doğan muzların kokusuna karışır. Burada hassas bir nizam vardır. İyi ve kötü hatıralardan oluşan hayat bu denge yatağında sakince akar. Muz bahçeleri gündüzün ve gecenin ortasında yanıp söner. Asturias, Güney Amerika Edebiyatı içinde eşsiz bir yere sahiptir. Ama kendi ülkesi için hayatidir. Söz gelimi Guatemala’da çok şiddetli bir deprem olsa ve ülkenin çehresini var eden her yer enkaza dönse Asturias’ın romanlarına bakılarak belki yeniden kurulabilir ülke. Ama kanımca daha da önemli olanı bir gün tüm Guatemalalılar hafızalarını yitirseler Asturias’ın romanlarına bakarak kendilerini bulabilir, her şeyi hatırlayabilir ve hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilirler. Asturias’ı büyük bir yazar yapan tılsım budur.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.