Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Muz Bahçelerinin Bekçisi; Miguel Angel Asturias




Toplam oy: 53
Asturias, Güney Amerika Edebiyatı içinde eşsiz bir yere sahiptir. Ama kendi ülkesi Guatemala için hayatidir. Bir gün tüm Guatemalalılar hafızalarını yitirseler Asturias’ın romanlarına bakarak kendilerini bulabilir ve hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilirler.

Güney Amerika ülkelerinin meşhur edebiyat ortamlarında ateşli tartışma konuları vardır; “Marquez mi büyüktür yoksa Asturias mı?”

 

Eğer cevaplar muğlak ise, kriz aşılamıyorsa sorunun şemaili değişir. “Peki Marquez mi yerlidir yoksa Asturias mı?” Ben bu yazıda, üstteki soruların cevaplarını bir kenara bırakarak 1967 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi büyük usta Miguel Angel Asturias’tan bahsetmek istiyorum. Aldığı ödüllerden sonra yaptığı konuşmalardan birinde şöyle diyor yazar;

 

“Çalışmalarım halkların sesini yansıtmaya, efsanelerini ve kadim inançlarını bir araya getirmeye ve aynı zamanda Latin Amerika’nın sorunları karşısında evrensel bilinci doğurmaya devam edecek.”

 

1899 yılında Guatemala’da dünyaya gelen Angel Asturias, hakim olan babasının sürgün edilmesi neticesinde çocukluğunu başkente uzak bir kentte geçirmek zorunda kalmış. Buradaki kötü hayatından sonra zoraki seyahatlerinin ardından tıp fakültesine giren yazar, aldığı karardan pişman olup hukuk ve gazetecilik okumaya karar vermiş. 1924 yılından itibaren ise Londra ve Paris’te çeşitli eğitimler almış. Religiones y mitos de la America Indigena (Amerika Yerlilerinin Efsaneleri ve Dinleri) isimli teziyle mezun olması ve tezin kitap olarak basılması, Asturias’ın uzun zamandır kafasında tasarladığı yazarlık hayallerinin başlangıç noktasını oluşturmuş. 1930 yılında yayınlanan Guatemala Kahramanları isimli kitabıyla dünya çapında üne kavuşan Asturias, 1967’de aldığı Nobel’e kadar birçok saygın ödüle layık görülmüş, kitapları onlarca dile çevrilmiş. Asturias, romancı, şair, araştırmacı kimliklerinin yanı sıra diplomat kimliği sayesinde dünyanın birçok ülkesinde bulunmuş, 1974 yılında dünyadan ayrılmıştır.

 

Asturias’ı her yönüyle kavramak için evvela Güney Amerika coğrafyası özelinde Guatemala’nın kültürünü, siyasetini, kaderini ve insan tipolojisini iyi bilmek gerekiyor. Asturias’ın edebi güçler kartelasını bir örümcek ağına, kendisini de bu ağın merkezindeki dev bir örümceğe benzetebiliriz. Asturias’ın ağlarından en kalın ve muhkem olanı hiç şüphesiz Maya kültünün hüküm sürdüğüdür. Bu kozmik damarın içinde İspanyolların işgalinden önceki Maya medeniyetinin gündelik hayatı ve debdebeli dekoru tüm görkemiyle nefes alıp vermektedir. Atalar kültünden devşirilmiş bir yasanın etrafında toplanmış halk, adeta bir masal âleminde yaşamaktadır. Doğarken başlayan ölümler, ölürken başlayan doğumlar, dile gelen hayvanlar, sesi yiten insanlar, birbirleriyle didişen ruhlar, ağaçlardan akan şarkılar… Bu alan, aynı zamanda Latin Amerika’nın milli cereyanı olarak kabul gören büyülü gerçeklik akımının esmesi için elverişli bir vadi görevindedir. Ayrıca coğrafi keşiflerin ardından Afrika kıtasından getirilen kölelerin yerel inançları, mitleri, sözlü kültürleri de bu tabiatın uzak bir parçasıdır.


 


 

 

Asturias’ı her yönüyle kavramak için evvela Güney Amerika coğrafyası özelinde Guatemala’nın kültürünü, siyasetini, kaderini ve insan tipolojisini iyi bilmek gerekiyor.

 

 


 

 

EMPERYALİZMİN DAYATMALARINA KARŞI DURDU

 

Asturias’ın diğer ağını ise kendilerini emperyalizm karşısında konumlandırmış karakterlerin zihninde hazır ve nazır bir şekilde duran sosyalist doktrin kaplamıştır. Bu ağın bin bir gözlü odacıklarında, Guatemala başta olmak üzere Latin Amerika’nın tüm mazlum ve yoksul insanlarının kanını emen Amerika, yani sömürgecilere karşı verilen onurlu mücadelelerin farklı boyutları anlatılmaktadır. Asturias; Kızılderililerin didaktik-mistik özdeyişleri ile Marx- Engels- Lenin çizgisinden oluşan melez bir felsefe çemberi vücuda getirmiştir. Bu çemberin karşısında ise ABD ve uzantılarından başka katolisizmin argümanları vardır. Asturias emperyalizmin ve katolisizmin dayatmalarına karşı reddiyeler oluşturmuş, bu itirazlar bütününü felsefi- edebi kaideler üstüne başarılı bir şekilde oturtmuştur. Bu reddiyeler, rahip takımına ve katolisizmin dogmalarına bir başkaldırı mahiyetinde olduğu kadar aynı zamanda sosyalizmin tanımına yapılan vurgular olarak da kabul edilebilir. Asturias’ın ‘diyaloglar’ vasıtasıyla oluşturduğu bir edebi yasadan bahsedebiliriz. Bu sözde yasanın özünde genetik kodlar hissedilir. Bu kodların fenomeni ise Kızılderili- Maya inancındaki özgürlük kültüdür. Asturias, bu formu oturttuğu kurmaca dehlizini tasarlarken gayet realist bir dekor, dramatik bir üslup ve şiirsel bir dil kullanır. Asturias’ın bir diğer ağında ise yeni dünya düzeninin kıskacında can çekişen Guatemala vardır. Sınıf mücadelesi ve demokrasi savaşı vermekten başını kaldırıp dünyayı izlemeye fırsat bulamayan Guatemala insanının trajikomik hikayesi önemli bir yer tutar. Yazar çelişkilerden ve uyumsuzluklardan, şairlik yönünden de aldığı ilhamla başarılı iç kurgular, tasvirler, diyaloglar devşirir.

 

Asturias’ın karakterleri, onun ağlarına tırmanarak merkeze yani örümceğe varmaya çalışan mecalsiz, solgun, bedbin kimselerdir. Komünizm, sosyalizm, liberalizm, Amerikancılık, katolisizm ve geleneksel Maya yaşamı arasında sıkışıp kalmış her türlü duyguyu uçlarda yaşayan, hayatın ağırlığını kendi bedeni ağırlıkları içinde kabul eden tipler, mütemadiyen bir savrulma içindedirler. Yoksulluk, geri kalmışlık, hastalık ve ölüm döngüsüne maruz kalmışlardır. Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen karakterlerin birbirleriyle olan aşk ve dostluk ilişkilerinde her zaman bir umut hissedilir.

 

“Şaşkın bir bakışla düşünmekten yoksun, göğsünü elledi, kalbi sanki kırılmış bir organdı, yeniden çarpmaya başlasın diye alçılı bir bantla tutturmak ister gibi kalbini ele geçirmeye çalıştı.”

 

MUZ BAHÇELERİNİN YERİ AYRI

 

Asturias, Guatemala’nın şaşkın, tozlu şehirlerini; renkli ve biçimsiz evlerini şiirsel bir dille bazen en ince ayrıntısına kadar tasvir eder. Betimlerin etrafına rüyalar ve halüsinasyonlar eker. Sürgünde olduğu yıllarda ülkesine duyduğu özlem satır aralarında biriken imalardan hissedilir. Onun eserlerinde gerçekte olduğu gibi şehrin ana merkezi ile varoşlar iç içedir. Asturias tabiatı ise bambaşka bir tatta anlatır. En sevdiği yerlerden biri muz bahçeleridir. Muz bahçeleri, Guatemala’nın tek planda çekilmiş efsunlu görüntüsü gibidir. Aşkların, mutlulukların, hayal kırıklıklarının, tutkuların, hastalıkların kokusu; gürültülü bir şekilde doğan muzların kokusuna karışır. Burada hassas bir nizam vardır. İyi ve kötü hatıralardan oluşan hayat bu denge yatağında sakince akar. Muz bahçeleri gündüzün ve gecenin ortasında yanıp söner. Asturias, Güney Amerika Edebiyatı içinde eşsiz bir yere sahiptir. Ama kendi ülkesi için hayatidir. Söz gelimi Guatemala’da çok şiddetli bir deprem olsa ve ülkenin çehresini var eden her yer enkaza dönse Asturias’ın romanlarına bakılarak belki yeniden kurulabilir ülke. Ama kanımca daha da önemli olanı bir gün tüm Guatemalalılar hafızalarını yitirseler Asturias’ın romanlarına bakarak kendilerini bulabilir, her şeyi hatırlayabilir ve hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilirler. Asturias’ı büyük bir yazar yapan tılsım budur.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

“Yatağımda uzanırken dağ tırmanışıyla ilgili bir kitap okumak hoşuma gidiyor” diye yazıyor Jeanette Winterson. Nan Shephard’ın The Living Mountain (Yaşayan Dağ) adlı biyografik-coğrafi keşif kitabından söz ediyor.

 

Ülkemizde ideolojik, tek yanlı, ticari bir çeviri ortamının varlığını söylemek mümkün. Örneğin bu çeviri anlayışı nedeniyle Balkan, Türki Cumhuriyetler, Afrika, Arap, Uzak Doğu edebiyatından Türkçeye çok az kitap çevrildiğini görüyoruz. Kültürel, tarihsel yakınlığımız olan ulusların, toplulukların edebiyatını bilmiyoruz.

Patricia Higsmith’i nasıl bilirsiniz? Gerilim/cinayet/ polisiye romanlarının kraliçesi gibi basmakalıp laflarla da adını anıp geçebiliriz elbette. Oysa bu türlerin edebiyat dünyasında bugünkü konumunu kazanmasında öncü isimlerden biri o.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.