Dr. Ahmet Tacemen’in “Bulgartürkleri Gizli Tarihi. 1878-1990., Adana 1991, Niğde 2003, Bursa 2011

Blaga, Nazım ve Todor Jivkov. Yıl 1950

Nazım Hikmetle ‘Nazım Hikmet Bulgaristanda’ kitabının edibesi Blaga Dimitrovayı; Moskovanın, Bulgaristanda tezgâhladığı, 1950 göçü, karşılaştırır. Rusya, yani Sovyetler birliği, emelleri peşinde, aynen Kabala ittifakı gibi, asırlardır Balkanları, Müslümanlardan, temizleme çabasındadır.
Bulgarslavı Komünist partisi, güya göçü durdurmak için, çaba harcar. Bu hizada Sovyetlere henüz ulaşan Nazım Hikmet (1902-1963), Bulgartürklerini göç etmekten vazgeçirmek için, Bulgaristana getirilir. Nazım Hikmetin getirilmesi, Türkiye komünistlerine, oradan da dünya komünistlerine ve dünya efkârı umumiyesine; göçün Komünizmden kaçış olmadığına, emperyalist provokasyonu olduğuna, şahitlik edilmesi, içindir. Türk komünisti Nazım Hikmetin yanına, o esnada Moskova Edebiyat Enstitüsünde Doktorasını tamamlamakta olan, Bulgaristanlı kadın şair Blaga Dimitrova (1922) verilir.
Bu iki büyük insanın, başında Todor Jivkov bulunan Bulgarslavı Komünist Partisi Merkez Komitesi heyetiyle, Komünizmin başlattığı göçü, Komünizm adına; Deliormanı, Dobrucayı, Rodopları, köy, köy, kasaba kasaba dolaşarak; durdurma, çabalarını, edibenin yazdığı yolculuk notlarında görmek, mümkündür. Blaga Dimitrova gibi, usta kalemden yazılı bu notlarda yer alan Göç sahneleri, muhteşemdirler.
Kitapta göçün anlatıldığı kısımlarda, o zamanlarki Deliorman, Dobruca, Rodop Bulgartürkleri; hâlâ Osmanlı kılık kıyafetleriyle; Bulgaristandan göç gibi, mahşerî karmaşada; kadınlarla, erkeklerle, çocuklarla, anne-babalarla, kardeşlerle, dedelerle, ninelerle, bebelerle, hayvanlarla, tarlalarla, bağlarla, bahçelerle, bayırlarla; çayırlarda kuşlarla, göllerde, ırmaklarda balıklarla, canlı durmaktadırlar. Bir de, o mahşerde, o mahşere; tren garında, trenin, üç dakika duruvermesi; mahşerin, koca treni alıp, “Can yoldaşlarımı, nerelere götürüyorsun?” diye, bağrına basıp, saklamak istemesi, yok mu?…
Bütün bunları büyük usta Blaga Dimitrova, vatanından ayrılanın, kendisiymiş gibi, yüreğinden parça, parça koparırcasına, anlatır. Çok samimi, çok hassas edibenin yazdığı her satırda; Bulgartürklerine, Bulgarslavlarına duyduğu, saygı ve sevgi, eksiksiz vardır.
Blaga Dimitrova ve Nazım Hikmet, yaşadıkları zamanı temsil edebilecek, kültür birikimlerine, medeniyetin ulaştığı değerlere sahip muasır insanlardır. Biri Bulgaristanın, diğeri de Türkiyenin, büyük şairleridir. Her ikisi de, biri Birinci Cihan harbinden sonra, diğeri İkinci Cihan harbinden sonra Moskovada talebelik yılları geçirirler. Burada, daha genç yaşta, hayatlarını, insanlar arasında adalete adarlar. Devletlerin, benimsedikleri ideolojilerin, kendisine hizmet edenleri, devletleri adına kullandıklarını, unutup, insanlığa adalet getirilmesi için, o çağlarda romantik olan, Komünizmi seçerler.
Blaga Dimitrova, 1958 yılında Bulgartürkleri mekteplerinin, kapatılmalarıyla, haklarının ihlâlleri başlayınca, daima onların yanında olur. Ad değiştirmelere (1961-1985), o kadar ısrarla karşı çıkar ki, nihayet Bulgarslavı devleti ve onun Genel Kurmayı, onu, “Millet ve vatan haini” ilân ederler. Yazdıklarına, neşretme yasağı getirilir. Bilhassa 1987-1989 yılları arasında, çok aşırı hakaretler görür, defalarca linç girişimlerine maruz kalır. Blaga Dimitrova ülkede rejim değişikliğinden sonra, Bulgartürklerine, Bulgarslavlarıyla eşit haklar verilmesi için mücadele eder.
Dünyanın, en narin, en zarif kadını, İslâm Bulgartürkleri hakları için, Bulgarslavı olarak, Hrıstıyan olarak, yorulmadan, yılmadan, mücadele verir. Haklı olduğu inancının, büyüklüğüne; insanlığının büyüklüğüne, hayran olmamak, elde değil.
Nazım Hikmet, Bulgartürklerinin, Bulgaristanda hallerinden, devamlı alâkadar olur. O, Moskovada tedrisat yapan, Bulgartürkü talebeleriyle irtibatlarını hiç kesmez. Bulgaristanda, Bulgartürklerinin her haklarının ihlâlini, Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Milletlerarası plâtformlarda dile getirir. Sonunda, şair, bu alâkasının kurbanı olur. Bulgaristanda Ad değiştirmeleri, başlar başlamaz, Nazım Hikmetin, buna karşı çıkıp, dünyayı ayağa kaldırmasından, korkularak, altmış yaşında, Panmoskovistler tarafından, öldürülür. (1963).
Ne olduysa, Nazım Hikmet, sabah kapısını açıp, bırakıldıkları posta kutusundan, gazeteleri, almaya çıktığı esnada olur; dipdiri çıkan şair, mecalsiz halde bulunur. Ölümü şüphe uyandırır. Ancak Moskova, Londra değil ki, bu şüpheli ölüm üzerine tahkikat yapılsın! Cinayet kalp sektesi teşhisiyle kapatılır. Ben, Bulgarslavlarının, icatları olan “Bılgarski çadır” denilen, suikast silâhını, o zamanlar kullanıp, kullanmadıklarını, bilmiyorum. Ancak büyük şairin ölümünde “Bulgar parmağı” olduğuna, inanıyorum.
Moskovada bir Bulgarslavı şovenci filmi galası esnasında Nazım Hikmet sahneye fırlar. Beyaz perdede iri cüssesinin, silueti daha da ihtişamlı görülür. Acilen ışıklar yanar. Şair kendini tanıtır. Zaten salonda onu tanımayan yoktur. Galaya gelenlerin hepsi, seçili davetli kişilerdir. Şair, iki elleriyle, gömleğini, yakaları altından tutar ve düğmeleri kopartırcasına, iki tarafa çeker, bağrını açar ve “Ben de Türküm, Türk kanına susandıysa, evvelâ benim kanımı akıtın, için!”, der. Salonda olanların, başları yere eğilir, kendilerine geldiklerinde, ayağa kalkarlar ve şairi alkışlarla uğurlarlar.
Bulgarslavı devletinin, bundan sonra çektiği filmlerde, komitalar, öldürdükleri Türklerin, kanını içerler…
Burada okurun 1950 Göçü muhtevasına girebilmesi için, Blaga Dimitrovanın, “Nazım Hikmet Bulgaristanda” adlı kitabından, birkaç fragman sunma ihtiyacını hissediyorum:
“Nazım Hikmet, en ince teferruata kadar bütün malûmatı havi bulunan kalın dosyayı açıyor ve işaretlediği sayfalardan, şunları okuyor: … Dokuz eylüle kadar 397 ilk mektep, 27 rüştiye; 602 ilk mektep muallimi, 69 rüştiye muallimi; 35000 ilk mektep talebesi, 2000 de rüştiye talebesi vardı. 9 Eylülden sonra ise ilk mekteplerin sayısı 832 yi, rüştiyelerin sayısı179 u, muallimlerin sayısı 2460 ı, rüştiye muallimlerinin 540, ilk mektep talebelerinin sayısı70422 i, rüştiye talebelerinin sayısı 13020 i bulmuştur.”
Şair devam ediyor: ”Ya sulama sistemi, ya orman kuşakları!
Ve şunları ilâve ediyor:
“Halkları ancak biz komünistler, ebedi kardeşler haline getirebiliriz!”.
Okudukları hakikat. Okuduklarının Komünist iktidarın idaresinde yapıldıkları da, hakikat. Ancak şairin, birkaç yıldan beri Bulgartürkleri ile alâkalı Bulgaristanda olanlardan, haberi yok. Bunun için:
“Yüzünden bir endişe gölgesi geçiyor.
‘Fakat kendilerine bu kadar büyük kaygı gösterilen bir memleketi bırakıp da, o cehenneme gitmeye hazırlanan iğfal edilmiş kimselerin bulunduğunu düşünüyorum da, içim sızlıyor.”, diyor şair. (Blaga Dimitrova., Nazım Hikmet Bulgaristanda. Sofya 1955.S:5).
Şair, Göçün sebebini bulmakta, kararlı. Deliorman köylerinin birinde, Bulgartürkleriyle düzenlenen toplantıda, kafayı, karşısında oturan, Köy hocasına takar:
“Nazım Hikmet hocaya dönerek:
‘Sen yaşlı ve tecrübeli bir adamsın diyor. Söyle bana, köydeşlerin neden göç ediyorlar? Onları, evlerini ve tarlalarını bırakmaya sevk eden sebep nedir?
Hoca aceleyle gözlerini kaldırıyor, şairle göz göze geliyor ve yine gözlerini yere dikiyor…”.
Neden sonra şair yine hocaya soruyor:
“Söyle bakalım bu kendi halindeki köylüler, neden o Cehenneme gidiyorlar?”.
Hoca susuyor. Hoca, Castık gâvurlarını (Karakol zebanilerini) gördükten sonra, nasıl susmasın, ödceğizi patlatılmış hocanın. Ödü patlatılmayanlar:
“…ona (Şaire), bazı şahsi güceniklik ve üzüntülerini, anlatmaya başladılar. Şair her birine ayrı ayrı, nasıl hareket edeceklerine dair öğüt veriyordu:
‘Meseleleri açıkça ortaya atmaktan korkmayın. Bir haksızlık gördüğünüz zaman, derhal köy savetine gidip, her şeyi apaçık söyleyin. Halk idaresi bizimdir, bunu anlayın. Türkiyede durum bambaşkadır. Orada her hangi bir Amerikalı, bir Türk kızını beğendi mi, ara da bul bir daha… Orada şikâyete gidecek kimse yoktur. Himaye isteyeceğin yer yoktur. Unutmayın ki Bulgaristan halk idaresinin başında, bizim büyük bir dostumuz olan Vılko Çervenkov yoldaş durmaktadır. O, sizin her isteğinize, her an, şahsen cevap vermeye hazırdır. Ben, onunla konuştum ve sizi temin ederim ki, bu adam, sizin her arzunuza seve seve karşılık verecektir…”. (Blaga Dimitrova. Age. S:20).
Şair, inandığından, bu muhtevada devam ediyor. Bulgarslavı zulmünü örtbas etmek için, kullanıldığının farkında değil ki. Ta ki, Bulgarslavı Komünist Partisi Genel Sekreteri ve ülkenin Başbakanı Vılko Çervenkovun, adını ağzına almaya, mecbur kalıncaya kadar. O zaman, sora sora, göçün sebebinin; Bulgartürklerine tatbik edilmeye başlanılan adaletsizliğin; mescitlerin, camilerin, kapatılmalarının; imamların, müezzinlerin, hocaların, münevverlerin ezilmeleri; milletin ufkunun karartılması, olduğunu, anlar gibi oluyor.
Çaresizliği işte o zaman başlıyor. Amerikalının kız kaçırması safsatası, bundan. Göçün sebebi hakkında öğrendiklerini, Bulgartürkü düşmanı olduklarını, anlamış olacak, yolculuğa refakat eden, Parti Merkez Komitesi heyeti azalarıyla paylaşmıyor. O, sadece soydaşları olan mazlumlara, mahcup mahcup: “Haksızlıkları, Vılko Çervenkov yoldaşa anlatın!” diyor…
Ülkenin, Başbakanına kadar, başka yer kalmamış, yok! Hani Türkiyede “Şikâyete gidecek kimse yoktu.”, “Himaye isteyecek yer yoktu.”. Burada var mı; Başbakan nerede, sefil Bulgartürkü, nerede.
Heyetin reisi, Todor Jivkov da, her Türke beslediği kini, ona da, besliyor; Bulgartürklerine, kendi halkına yaklaşır gibi yanaşan, Blaga Dimitrovaya da öfkeli. Belli etmiyor, yalnız, onlar için, kendisinin Ulah çingenesi olduğunu, hatırladığından, olacak “Davaya ne kadar bağlılar! Asil insanlar!” dediği, söyleniyor. Herhalde kendisinin hiçbir davaya bağlanamadığını, bağlanamayacağını, düşünüyor. Ancak gün gelip de, Blaga Dimitrovayı, “Vatan ve Millet haini”, ilân edeceği; Nazım Hikmetin, ölüm fermanını imzalayacağı, aklından, geçmiyor.
-------------------------------
Yedinci bölümden

30%
70%