Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Olağanüstü beyefendilerin edebi maceraları




Toplam oy: 6
Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti temel olarak alterno-distopik bir geçmişte geçen ve kurgu bir İngiliz imparatorluğu merkezinde ilerleyen casusluk hikâyelerine odaklanır. Alan Moore bu seride farklı yüzyıllar arasında gezinen, edebi, siyasi ve tarihi karakter referanslarıyla dolu bir dünyayı bizlere sunuyor.

Kaynağını şu an hatırlayamadığım bir alıntıda anlatıcı, yazar Alan Moore’un hikâyelerini dünyaya anlatabilmek için çizgi roman mecrasını seçmesinin, çizgi roman okuyucuları için bulunmaz bir nimet olduğunu belirtiyordu. Gerçekten de Moore, İngiliz aristokrasisini okült bir efsaneyle harmanladığı Cehennemden Gelen’den (From Hell, Flaneur Kitap: 2019) “çağdaş çizgi romanın rotasını değiştiren eser” olarak anılması yanlış olmayacak süperkahraman draması Watchmen’e (İthaki Yayınları: 2016) kadar, hemen her farklı eserinde bu hissi bize tekrar hatırlatmayı becerdi. Her ne kadar bahsi geçen bu hikâyelerin film uyarlamaları kötünün iyisi sayılsa da, Moore hem bu filmleri ve kaçınılmaz başarısızlıklarını reddetti; hem de çizgi roman mecrasını odağına almaktan hiçbir zaman şaşmamayı bildi.

 

Moore’un anlatılarında yer alan pop kültür bombardımanı aynı zamanda iyi bir arşivcinin diplerden çıkardığı trivia bilgilerle bezelidir; üslubunun alamet-i farikası biraz da burada saklıdır. Cehennemden Gelen’de, biraz da Tarantinesk diyebileceğimiz kolajcı bir tarihçi tavrıyla, 18. yy’da geçen bir Karındeşen Jack hikâyesi anlatırken, Watchmen’de ise Soğuk Savaş’ın en soğuk yüzünü emekli süperkahramanların eşliğinde ABD Başkanı Nixon’ın istifa etmeyip, ikinci döneminde de seçilerek başkanlığa devam ettiği alternatif bir tarihe yerleştirir. Bu iki eser belki de Moore’un (Batman: Öldüren Şaka [Batman: Killing Joke, JBC Yayıncılık: 2015] ile birlikte) en bilinen işleri olsa da, bahsi geçen kolajcılığının tüm maharetini sergilediği en önemli eser, 1999’da yayına başlayıp bugüne değin devam ederek yirmi yıla yayılan hikâyesi ile burada genişçe bahsini edeceğimiz Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti’dir (The League of Extraordinary Gentlemen I-II, Yapı Kredi Yayınları: 2019).
Süperkahraman evreninde bildiğimiz karakterler var 
Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti (OBC), temel olarak alterno-distopik bir geçmişte geçen ve kurgu bir İngiliz İmparatorluğu merkezinde ilerleyen casusluk hikâyelerine odaklanır. Aslında edebiyat dünyasından bildiğimiz karakterler, Moore’un yarattığı bu sahte geçmişteki İngiliz totaliter rejiminin gizli servis elemanları olarak karşımıza çıkar. Bu karakterler Haggard’ın Hazreti Süleyman’ın Hazineleri romanındaki Indiana Jonesvari kahraman Allan Quatermain, R.L. Stevenson’ın ürkütücü öyküsündeki Dr. Jekyll/Mr. Hyde, Bram Stoker’ın Dracula’sındaki Mina Harker, Denizler Altında 20.000 Fersah’ın meşhur kaptanı Nemo gibi farklı referans bombardımanlarından oluşur.
Keza kahramanların emir almak zorunda kaldığı bahsi geçen totaliter rejim de Orwell’ın 1984’ündeki INGSOC’dan başkası değildir! İlk kitap itibariyle ‘cemiyet’i kurarak dünyayı türlü belalardan kurtaran kahramanlar, sonrasında bir yandan da dünyanın ve uzayın farklı köşelerinde farklı fantastik casusluk maceralarına atılırlar. Böylelikle Moore’un anlatısını zenginleştirir ve gittikçe genişleyerek önü alınamayacak bir süperkahraman evreninin yaratılmasını sağlarlar. Bu evren, bildiğimiz 007 James Bond’dan Sherlock Holmes’a, Doktor Moreau’dan Gulliver’e kadar birçok farklı karakteri farklı kitaplar aracılığıyla zaman içerisinde önümüze getirecektir. Başka çizgi roman örneklerinde de (Aklıma ilk gelen: Masallar [Fables, Arka Bahçe Yayıncılık: 2014-2018]) gördüğümüz bu referansçı tavır, Moore’un derinlikli anlatımıyla farklı katmanlar kazanarak zaman içerisinde tahmin edilemeyecek noktalara ulaşır.
Çizer Kevin O’Neill kitabı panayıra çeviriyor
Geç Viktoryen dönemin estetiğini, totaliter rejimin ezdiği Londra peyzajında aktaran OBC aynı zamanda o dönemin dilini de taklit ederek, kendisini diğer çizgi romanlardan ayırmasını becerir. Çizgi romanın sayfaları arasında yer alan Moore imzalı farklı farklı öyküler, mevcut her kahramanın hikâyesini daha da genişletirken aynı zamanda diğer kitaplarda karşılaşacağımız yeni kahramanların da altyapısını oluşturur. Bu bütünlük içerisinde Moore dil maharetini ayrıca sergiler; çizim içerisindeki kutucuklarda yer alan anlatıcının dili, dönemin arkası-yarın novellalarındaki İngilizce kullanımının espri dolu örnekleriyle bezelidir. Keza Moore, OBC kitaplarının içerisinde yer alan ajit-prop görselleri ve çizgi-bant maceralarla da her kitabı ayrıca bir panayıra çevirir. Burada Moore’un yoldaşı çizer Kevin O’Neill’ın da ismini tekrar tekrar anmak şart, zira bütün kitaplardaki geniş kent imajlarını, beklenmedik karikatürize aksiyonu, yerli yersiz erotizmi ve Moore’un hünerli detaylarını resmetmekte O’Neill muazzam bir iş çıkarır. Bölüm arası geçişlerdeki uydurma kısa reklamlar, oyuncaklı grafikler (Henüz Türkçe yayınlanmamış olan ileriki bazı sayılar üç boyutlu çizimlere sahiptir ve bu çizimleri görüntüleyebilecek özel bir gözlükle okuyucuya sunulur.) ve sahte referanslar, O’Neill’ın maharetiyle bütünleşerek OBC evreninin sarkastik ama sofistike içeriğini oluşturur. Moore’un OBC içerisinde tutturduğu dağınık referansları O’Neill’ın çizimleri bir raya oturtur ve hikâyeyi benimseyerek içine girmemizi sağlar.
Farklı fasiküllerden müteşekkil ilk iki kitabın, 2019 Nisan ve Eylül ayları içerisinde, dört ay arayla Türkçeye aktarılması ve bu kadar kısa bir zaman içerisinde art arda yayınlanması Türkiye’deki çizgi roman piyasası için oldukça iddialı ve bir o kadar da değerli bir gelişme. YKY’nin aynı hızını koruyacağını ümit ederek, bir hayranı olarak OBC’nin Türkçeye kazandırılmasını oldukça değerli buluyorum; burada Moore’un sahte-Viktoryen üslubunu başarıyla dilimize aktaran çevirmen Can Kantarcı’nın ismini de ayrıca anmam gerekiyor. Dönem dönem yayınlanan ve an itibariyle 2019 tarihli Tempest serisiyle Amerikalı IDW tarafından hâlâ yayınlanmakta olan OBC, farklı yüzyıllar arasında gezinen, edebi, siyasi ve tarihi karakter referanslarıyla dolu bir dünyayı bizlere sunuyor. Bu referansları çözmeye çalışırken bir yandan kendinizi sürekli bir araştırma halinde bulmanız ise OBC’yi benimsedikçe kaçınılmazlaşıyor. Eserin 2003 tarihli Sean Connery’li film uyarlamasını görmezden gelerek toparlamak gerekirse, iddialı bir hayranı olarak, henüz Moore’la tanışmamış olan herkese tavsiyem OBC ile başlamaları olacaktır. Moore’u tanıyıp OBC’yi bilmeyenlerin ise an itibariyle fırsat doğmuşken daha da geç kalmamalarını diliyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.