Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Osmanlı'nın Öncü Kadın Yazarlarından Emine Semiye




Toplam oy: 15
Eserleriyle ve entelektüel kişiliğiyle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunda yaşanan değişime katkıda bulunan yazar, eğitimci ve aktivist Emine Semiye’nin eserleri Turkuvaz Kitap tarafından edebiyat tarihine yeniden kazandırıldı. Yazarın tüm kitapları Osmanlı toplumunda yaşayan kadınların gündelik alışkanlıklarına, evlilik deneyimlerine, aile içi hiyerarşik ilişkilere, annelik temsiline dair yakın okuma yapmayı mümkün kılıyor.

On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa karşısında gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nun bu durumu bir tür uygarlık kaybı olarak gördüğü ve buna karşı düşünülen çarelerle toplumsal ve siyasal düzeyde modernleşmenin getirdiği değişimle yüzleşmek durumunda kaldığı bir dönemi kapsar. Geleneksel temeller üzerine kurulu imparatorluğun yaşadığı bu yüzleşme, yeni bir toplum yaratma fikrini doğurmuş ve Osmanlı aydınları muasır medeniyet, milli kültür, insan doğası derken aslında dolaylı olarak kadınlar hakkında konuşmuşlardır. Bu bağlamda terakkinin en önemli kurumu “aile”, en önemli öznesi de “kadın” olarak kabul edilmiştir.

 

Bu dönemde kadına dair meselelerin tartışılmasında, kamusal iletişim araçlarının yani dergilerin, gazetelerin ve sonrasında romanların önemli ve aktif bir rolü olmuştur. Nitekim kadınların kendilerini ifade etmeleri, tanıtmaları ilk kez basın kanalıyla gerçekleşmiş ve kadın dergileri, her kesimden kadının yazma çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede önemli bir görev üstlenmiştir.

 

Böylece Osmanlı kadınları yazarlık alanının kendilerine sunduğu alanı genişleterek “yazı âleminde hemcinslerine yol gösterici” olmayı tercih etmişlerdir. 1895 sonrasında hareketlenen Osmanlı kadın edebiyatının en belirleyici özelliği, kadınlar arası bir edebiyat kamusu fikrine dayalı olmasıdır. Bu dönemde kadınlar tarafından üretilen edebi eserlerde çoğunlukla toplumsal yarar gözeterek yazmak, kadın olarak yazmakla birleşerek yeni bir duyarlılık ortaya çıkmıştır. Bir bakıma dönemin kadın yazarları kamusal alana dâhil olurken kamusal meseleleri önceleyerek varlıklarını duyurmak istemişlerdir. Bu misyon, kadın yazarların üretkenliklerini beslemiş ve arkalarında geniş bir literatür bırakmalarını sağlamıştır. Ancak metinlerin çoğu, yayımlananlar dışında, Arap harfli olmalarından ve titizlikle yürütülmesi gereken bir arşiv çalışması gerektirdiğinden dolayı edebiyat tarihinde yer alamamıştır. Bu bağlamda son yıllarda on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı kadın edebiyatına dair yapılan çalışmaların odak noktasını, kadınlar tarafından üretilen ancak zamanla ya unutulan ya ihmal edilen ya da Latin harflerine çevrilmediği için akademik çalışmalara ve edebiyat kamusuna dâhil edilmeyen metinlerin edebiyat tarihine yeniden kazandırılması fikri oluşturmaktadır.

 

 

Emine Semiye külliyatının önemi

 

Geçtiğimiz günlerde Osmanlı kadın edebiyatında bir eksikliği tamamlamak amacıyla Turkuvaz Kitap tarafından Emine Semiye’nin üç romanı yayımlanmıştır. Filiz Ferhatoğlu, Meryem Babacan Bursalı ve Sevgin Özer tarafından hazırlanan Terbiye-i Etfâle Ait Üç Hikâye, Mükâfat-ı İlahiye ve Gayya Kuyusu başlıklı romanlar ile Emine Semiye’nin yazarlık kariyerini bir bütün halinde okuyabilmek mümkün olacaktır. Fatih Altuğ’un editörlüğünü yaptığı diziden daha önce Fatma Uliye’nin Udi, Refet ve Levayih-i Hayat romanları yayımlanmıştır. Peki Emine Semiye kimdir? Osmanlı kadın yazınında nasıl bir temsili ve misyonu vardır?

 

Emine Semiye (1864-1944), eserleriyle ve entelektüel kişiliğiyle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren yaşanan değişime katkıda bulunmuş önemli bir yazar, eğitimci, entelektüel ve aktivisttir. İlk eserlerini 1895 yılından itibaren yayımlamaya başlayan Emine Semiye, imparatorluk coğrafyasının farklı bölgelerinde eğitim faaliyetlerinde bulunmuş, kadın derneklerinde aktif görev almış, kadınlık bilincine dair makaleler yayımlamış ve dönemin diğer kadın yazarlarıyla yakın ilişkiler içerisinde olmuştur. Ünlü tarihçi Cevdet Paşa’nın kızı, ilk Osmanlı kadın yazarlarından Fatma Aliye’nin kardeşi olan Emine Semiye, toplumun ıslahı ve eğitimi hususlarında faydalı olmak amacıyla yazmayı önemsemiş ve hikâye, roman, makale ve mektup gibi farklı türlerde eserler vermiştir. Ancak kendinden sonraki dönemlerde “gölgede kalan bir kalem” olarak edebiyat tarihlerinde adı Fatma Aliye’den bağımsız olarak anılmamıştır. Bunun bir sonucu olarak da ilk Osmanlı kadın yazarlarından olmasına rağmen eserlerinin çoğu gazete tefrikalarında kalmış ve müstakil olarak basılmamıştır. Oysa Emine Semiye’nin külliyatını tamamlamak onun şahsında 1895’lerde başlayan ve 1920’lere kadar uzanan kadın yazarlık deneyiminin gelişimini, dönüşümünü ve kırılma anlarını takip edebilmek anlamına gelmektedir.

Osmanlı toplumundaki farklı kadınlık tecrübeleri
Emine Semiye’nin edebi ve siyasi kişiliğini belirleyen en önemli unsur, “kadınlık mefkûresi” olmuştur. Eserlerinde “ev”i ve “aile”yi merkeze alarak Osmanlı toplumundaki farklı kadınlık tecrübelerine vermiştir. Emine Semiye için kadın, toplumda terakkiyi sağlayacak, iyi bir eğitim/terbiye almasıyla uzun vadede toplumu dönüştürecek ve böylece kaliteli bir nesil yetiştirecek bir misyona sahiptir. Bu sebeple eserlerinde kadının aile kurumu içerisindeki rolü, toplumda yaşadığı zorluklar, hemcinsinden gördüğü haksız muameleler, kadına yüklenen anlamlar ve cinsiyet temelli yaşanan maddi ve ahlaki eşitsizlikler gibi konulara yer vermiştir. Bu bağlamda Emine Semiye’nin eserleri Osmanlı toplumunda yaşayan kadınların gündelik alışkanlıklarına, evlilik deneyimlerine, aile içi hiyerarşik ilişkilere, annelik temsiline dair yakın okuma yapmayı mümkün kılmaktadır.
Emine Semiye’nin 1895-1896 yılları arasında Hanımlara Mahsus Gazete’de “Emine Vahide” imzasıyla Terbiye-i Etfâle Ait Üç Hikâye başlıklı romanı yayımlanmış ancak bu eser müstakil bir eser olarak basılmamıştır. “Havf”, “Felâket” ve “Zekâvet” hikâyelerinden oluşan roman, yeni neslin terbiyesinin nasıl olacağı sorusunun izini sürmektedir. Yazar, toplumsal dönüşümün yaşandığı bir zaman diliminde alaturka/alafranga terbiye karşıtlığı içerisinde bir orta yol bulmaya çalışır. Buna göre mutluluk ve huzur farklı hayat tarzlarının ve düşüncelerin bir araya gelebileceği bir zeminde mümkündür. Romanın sonunda “İşlerin en hayırlısı ortada olandır” hadis-i şerifine yapılan atıfla “çocuklarınızı ne alaturka ne alafranga büyütünüz, ikisi ortası terbiye ediniz” mesajı verilir.
İkinci romanı Mükâfat-ı İlahiye, Paris’te yaşanan bir “aile krizi”ni merkeze alır ve hane içi mahrem ilişkilerle bunların ürettiği duygulanımlara ve tefekkürlere yer verir. İdeal evlilik fikrinin sorgulandığı romanda, birbirine zıt yaşamlar yaşayan iki kardeşin hikâyesi anlatılır. Dönemin aile krizini erkeklik krizi bağlamında ele alan bu romanda, ruhen ve bedenen hastalıklı bir erkeğin başlattığı yıkım, erdemli ve güzel bir kadının felâketine yol açar. Ancak yaşanan duygusal şiddete, maddi yoksunluklara, mutsuzluğa rağmen umudunu kaybetmeyen bu kadın sonunda yeni bir aşkla ve evlilikle ödüllendirilir. Böylece hem iyiliklerin hem de kötülüklerin karşılığını bulacağı ve yaşanan haksızlıkların telafi edileceği düşüncesi işlenir.
İstanbul’da yaşama deneyimi: Gayya Kuyusu
Emine Semiye’nin 1920 yılında yayımladığı Gayya Kuyusu romanı, yine bir aile krizini işler ancak bu sefer “hane içi”nden başlayan ve şehrin sokaklarına uzanan bir anlatıyla karşılaşırız.
1911-1917 yılları arasındaki İstanbul, gündelik yaşamı, yangınları, yaşanan maddi imkânsızlıklar ve hem alt hem de üst sınıftan kadının hayatına uzanan etkileri bağlamında işlenir. Böylece yazar, 1910’lar İstanbul’unun farklı semtlerini ve sınıflarını odağa alarak bir kadın olarak şehirde yaşama deneyimini bizlere aktarır. Bu noktada romana adını veren “gayya kuyusu” ifadesi önemlidir çünkü yangınların ve savaşların hüküm sürdüğü şehir, sakinleri özellikle de kadınlar için cehennem benzeri bir mekândır.
Bu üç eserin yayımlanması, biz okurlara Emine Semiye’nin edebi kimliğini bütünlüklü olarak değerlendirebilme ve yazarlık kariyerindeki gelişimi takip edebilme imkânı sunmaktadır. Dahası bu eserleri bir arada okumak yazarın edebiyat kamusuna dâhil olduğu geç Osmanlı dönemiyle erken Cumhuriyet dönemini kadınlık mefkûresi, aile ilişkileri, evlilik, alaturka/alafranga yaşam algısı ve çocuk terbiyesi gibi konularda karşılaştırmayı mümkün kılacak

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Çocuklar için yazılan ya da daha doğrusu bir büyük eşliğinde çocuklara felsefeyi anlatmayı gaye edinen kitapların sayısında hızlı bir artış var. Elbette yetişkinler için felsefe yapmak işin kolay tarafı ama kişiliğin oluştuğu bir çağdaki çocuklara felsefeyi anlatmak esaslı bir mesele.

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.