Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Öyküde ilk metafizik ürperti: Kenan Hulusi




Toplam oy: 11
Kenan Hulusi edebiyatımızda korku temasını ilk kez işleyen yazar olmasıyla önemli bir yerde duruyor. Öykülerinde yarattığı tekinsiz mekânlar, eşyanın ve insanın korkuyla teslim olduğu gece atmosferi, meczuplar… Kurduğu öykü evreni, modern edebiyatın muğlâk, tekinsiz ve gölgeli anlatılarını besleyen incecik bir damar gibi.

Parlak simalar, köşe taşları, takımyıldızları, bir kuşağın son temsilcileri, koşumlarını bir dönemin ülküsüne bağlamış olanlar, reformistler... Edebiyat tarihi içerisinde gezinmek böyle bir geçit töreni izlemekten farksızdır çoğu kez. Fakat edebiyatla bağımız derinleştikçe merak bizi geçit törenindeki parlak simaların yanı sıra ismi yalnız bir kere anons edilenlere, kuşağın zayıf addedilen bir düğümüne ya da bir sebeple törenden erken ayrılmak zorunda kalan her kimse işte ona götürebiliyor.

 

Bu yazıda Cumhuriyet Devri’nin ilk edebi topluluğu olarak anılan Yedi Meş’ale grubunun tek hikâyecisi olan ve erken sayılabilecek bir yaşta hayatını kaybeden Kenan Hulusi’den bahsetmek istiyorum. 1925’te İstanbul Darülfünun Edebiyat Şubesinde öğrenciliğe başlaması ve Serveti Fünun’da yayımlanmış olan ilk öykülerinin referansıyla 1928 yılından itibaren topluluğun önemli üyelerinden biri haline gelen Kenan Hulusi Koray’ı ne yazık ki çoğumuz sadece lise sıralarında duyup geçmişizdir. Ayırt edici bir özelliği olarak korku hikâyeleri yazdığı da aklımıza yer etmiş olabilir. Kavaklıkoz Hanı’nda Bir Vaka, Güzel ve Esrarengiz, Bir Otelde Yedi Kişi, Bir Garip Adam... Öykülerinde içine doğduğu kuşağın edebiyat anlayışından ayrı bir yere düşen, eşyaya ve onun esrarlı yanına ilginç bir dikkat geliştiren Kenan Hulusi’nin yerli edebiyattan Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfettin gibi yazarlardan etkilendiği bilinir. Diğer yandan Gotik edebiyatının yaratıcısı, Otoronto Şatosu’nun yazarı Hugh Walpole ya da Aldous Huxley ve belki Baudelaire tesiriyle yöneldiği Edgar Allan Poe da onun yazarlık kozasını ören önemli isimlerdir.

Kenan Hulusi’nin öyküleri üzerine daha çok tip ve mekân tahlilleri, tür tasnifleri ve yazılarının derlemelerinden oluşan akademik çalışmalar yapılmış. Şüphesiz kıymetli çalışmalar fakat tezlerin, akademik makalelerin iddiası hiçbir zaman yerli okuru herhangi bir yazarın metinleriyle buluşturmak olmamıştır. Yazarı bir ihtisas alanı olarak görüp ondan numuneler almak ve onu edebiyat tarihinde ilgili rafa yerleştirmek... Zamanında eseri hakkında öğrencilerin tahtaya kaldırıldığını öğrenince öfkelenen Flannery O’Connor’a biraz hak veriyorum. Bir eseri araştırma problemi gibi görmek, her cevabın işe yarayacağını düşünerek eleştirmek bir süre sonra insanı okuma zevkinden mahrum eden şeyler olup çıkabiliyor. Bugün Kenan Hulusi okumak isteyen meraklı bir genç biraz sorup soruşturduğunda ne yazık ki birçok kitabının piyasada olmadığını fark edecek. Ama elbette öyküleri üzerine yazılmış makale ve inceleme yazılarına kolaylıkla ulaşıp kitapların künyelerine göz atabilecek ve kaldırıldığı tahtada yazarın edebiyat anlayışından uzun uzadıya söz edebilecek neyse ki…
Bir garip adam
Kendisiyle yapılmış son mülakatların birinde “Hikâye yazmaya ilk nasıl başladınız?” sorusunu yanıtlarken bir cümle daha ekliyordu Sait Faik: “Kenan Hulusi’nin verdiği cesaretle…” Sadece iyi ve farklı yazabilmek değil iyi olanı seçebilmek, keşfedebilmek de bir yazarı yazar yapan hususların başında gelir. Sait Faik’in gelecekte iyi bir hikâyeci olacağını sezmiş, onu yüreklendirmişti Kenan Hulusi. Sait Faik ise onu daima sitayişle anmış, özellikle yazarımızın Osmanoflar romanını “kusursuz” olarak betimlemişti.
Kenan Hulusi edebiyatımızda korku temasını ilk kez işleyen yazar olmasıyla da önemli bir yerde duruyor. Öykülerinde yarattığı tekinsiz mekânlar, eşyanın ve insanın korkuyla teslim olduğu gece atmosferi, meczuplar… Kurduğu öykü evreni, modern edebiyatın muğlâk, tekinsiz ve gölgeli anlatılarını besleyen incecik bir damar gibi.
“Bir Garip Adam” öyküsünü ilk okuduğumda kendi kendime şöyle sorduğumu hatırlıyorum: “Bu öykü gelecekte bir Yusuf Atılgan tekinsizliği doğurabilir mi?” Atılgan’ın bilhassa Anayurt Oteli’nde yarattığı o tekinsiz atmosfer, karakterlerinin müşterek takıntı ve sayıklamaları çok daha erken bir dönemde daha yalın bir üslupla Kenan Hulusi’de kendini gösteriyordu sanki. Elbette doğrudan bir tesirden söz etmiyorum. Buna dair bir bilgiye de rastlamadım henüz. Ona rağmen Kenan Hulusi’nin edebiyatımızda mayaladığı bu “ilk ürperti” modern anlatıların “iç sıkıntısı”nı besleyen boşluklu yapılarına hiç sezdirmeden sızmış olacak.
“Senin ölümün bir ağaçtan olacak Yusuf!”
Öykü kişisi Tokatlı Yusuf, garip bir adam olarak betimleniyor öykünün başında. Fakat onu daha da garipleştiren bir kehanet var. Günün birinde bir “çingene karısı” Yusuf’a ölümünün bir ağaçtan olacağını söyler ve o günden sonra Yusuf ne bir ağaç altında oturur ne de bir yaprak gölgesinde dinlenir. Bu korku zamanla onda bütün ağaçların üzerine yürüdüğünü hissedecek kadar büyük bir takıntı haline gelmeye başlar. Edgar Allan Poe’nun Usher Evi’nin Çöküşü hikâyesinde korkusuyla boğuşurken er ya da geç aklını yitirmekten korkan o karakteri andırır Yusuf. Kehanetler, giderek artan sanrılar, huzursuzluk ve korkuyla yüzleşme hemen hepsi gotik bir anlatıya yaklaştırır öyküyü. Fakat öte yandan bir taşra öyküsüdür bu. Kenan Hulusi’nin sonraları Sadri Ertem tesiriyle gerçekçi öyküler yazmaya yönelmesini yine taşraya olan ilgisine yormak mümkün. Öyküdeki gerilimi arttıran bir de zorunlu yüzleşme var. Yusuf, köyün muhtarı tarafından Tokat korusuna bekçi olarak görevlendirilir. İki seçeneği vardır Yusuf’un. Ya köyün hasta köpeklerini toplayıp götürecek kamyonla bir akıl hastanesine iletilecek ya da koruya bekçi olacak. Muhtar’a göre zehire zehirle karşı gelmek gerekir. Yusuf, ağaçlarla kuşatılmış bir eski kulübede bekçiliğe başlamaya ikna olur. Yalnız iyileşmek şöyle dursun korkusu daha da şiddetlenmiştir. Öyle ki kendini rüyalarında bir meşe ağacının dalında asılı olarak görmeye başlar. Çingene kadının kehaneti rüyalarında gerçekleşiyordur artık. Yusuf’un saplantısı onu eyleme geçirecek kadar ilerlemiştir. Baltayı eline alır ve kendini dalında asılı olarak gördüğünü sandığı meşe ağaçlarını bir bir kesmeye koyulur. Kenan Hulusi çok sade bir anlatımla okurda usul usul artan bir gerilim yaratmayı başarır. Öyküyü E. A. Poe’nun “Tek etki kuramı”nı destekleyen bir finalle, malum kehaneti gerçekleştirerek sonlandırır yazar. Bir hafta ortalarda görünmeyen Yusuf’u koruya gidenler bir ağaç dalında ölü bulurlar.
Korkudan huzursuzluğa, karanlıktan karamsarlığa…
Eşyanın ya da ölümün giziyle baş edememekten doğan saf ve ilkel bir korkudan söz edebiliriz. Henüz içsellik ve derinlik keşfi yaşamamış insanın doğanın bilinmezliğine karşı gösterdiği primitif bir refleks. Karanlık tenha bir sokak, eski bir han, orman ve uğultu, gıcırdayan kirişler ya da hayaletler, dirilen mumyalar, şeytanla konuşmalar… Edebiyat, insanın bu en eski korkusundan beslenmeyi modern döneme gelindiğinde terk etmeye başladı. Eşyayla bağımızın kuvvetlenmesi bu ilkel korkuyu bir nebze yatıştırdı ancak kendi karanlığımızı keşfetmeye başladığımızda bu defa gittikçe artan bir karamsarlıkla baş başa kaldık. Dışarıyla aramızdaki bu çözülme göstergebilimsel konuma özgü bir altüst oluşla modern metinleri doğuran bir içsellik yarattı. Kenan Hulusi’nin derinleştirmeye fırsat bulamadığı bu ilkel korku edebiyatımızda kendisine gerçek manada bir yer bulamadı. Buna rağmen korku dünyadaki seyriyle birlikte bizde de tedirginliğe ve karamsarlığa evrildi. Tam burada Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ni yeniden anmak yazının varmak istediği yeri sanıyorum biraz daha belirginleştirir. Doğadan gelen tekinsizlik duygusu ve insan doğasından neşet eden huzursuzluk farklı dönemlerde düşünülegelse bile benzer bir akıbet fikri doğurur edebiyatta. Kenan Hulusi’nin Yusuf’unu ilkel bir korku, Atılgan’ın Zebercet’ini ise modern anlamda bir huzursuzluk aynı acıklı sona sürükler.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.