Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Pencerenin Önündeki Şair: Cahit Sıtkı Tarancı




Toplam oy: 7

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Pencerenin kenarına yalnız kuşlar konmaz. Pekâlâ, bir şair de penceresinde gün ışığını bekleyebilir. Nöbette uyunmaz çünkü. Göz kapakları bir an yenik düşse gün bir daha dönmemek üzere karışır kayıplara. Tarancı günü kaybetmemek için dua ediyor. Her yükü taşıyabilir, yeter ki güneş penceresini bir kedi gibi okşasın her sabah. Yaşama sevinciyle gerinsin çerçeveler. Doğan güne, onu var edenden başka kimin hükmü geçebilir! Şaire düşen güneşin bir kez daha uğraması için sınırda beklemektir. Hayatla ölüm arasındaki sınırdır pencere. Ölüm hatırlanacaksa bir pencerenin yanında hatırlanmalıdır. Tam o esnada pencereye doğru kanat çırpmalıdır bir kuş, bahçe kimsenin duyamayacağı çıtırtılarla gözlerini ovuşturarak uyanmalıdır, gün ışığı tam o anda süzülmelidir billur eleğinden: “Ne doğan güne hükmüm geçer, / Ne halden anlayan bulunur; / Ah aklımdan ölümüm geçer; / Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. / Ve gönül Tanrısına der ki: / - Pervam yok verdiğin elemden; / Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden.”

Tarancı hayatı çok sevdi. Yeryüzünde olmak bir masaldı, hatta daha güzeldi masaldan. Bitmesin diye yalvardı hep Tanrı’ya. Şükretti ayakta olduğu her gün için. “Bugün” şiirinde “Bugün masal değil, / Masaldan daha güzel gerçek; / Bugün yeryüzünde olduğum gün! / Ayaktayım işte” diyordu. “Hep Yaşadığıma Dair” adlı şiirini de bu duygularla yazmıştı. Ankara’da bir Pazar günü gölgelik bir kahvede tenha ruhuna ilk mısra düşüvermişti: “Bu gölge yer pazar günü.” Sonra arka arkaya çentik atmaya başlamıştı hayat ağacına. Tren sesi, göğün maviliği, yeşil dallar, oturulan rahat koltuk, beyaz masa örtüsü, sigara, kahve, gazete... Ve şöyle bitirmişti şiirini: “Kolumda işleyen saat / Ve esnemem arada bir, / Hep yaşadığıma dair.”
Her şiirinde ölümü hatırladı Tarancı, hayata daha sıkı sarılabilmek için. Önce kendini korkutup sonra kucağına atılıyordu hayatın. “Korktuğum Şey” adlı şiirinde de aynı pencereden içeri giriyordu mısralar: “Gün çekildi pencerelerden; / Aynalar baştan başa tenha. / Ses gelmez oldu bahçelerden; / Gök kubbesi döndü siyaha.” Gecelerden korkuyordu Tarancı. Ya siyah perde bu defa çekilmezse gökyüzünden. Ya tepelerin ardından başını çıkarmazsa güneş; “Ne yardan geçilir, ne serden; / Korkuyorum bu gecelerden. / Bel bağladığım tepelerden / Gün doğmıyabilir bir daha.”
Madem kaçılamıyor, en iyisi ölümle dost olmaktı. Can dostu Ziya Osman Saba da öyle yapmıyor muydu. “Ben artık kork-muyorum, her şeyde bir hikmet var / Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar” diye kendini teselli ettikten sonra o müthiş mısraıyla altın vuruşunu yapmıyor muydu şiirin: “Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz.” Doğrusu Tarancı arkadaşı kadar kolay teslim olamıyordu ölüme. “Ölümden Sonra” adlı şiirinin daha ilk mısraında kıpkızıl yanıyordu bu şüphe: “Öldük, ölümden bir şeyler umarak.” Ölümü sevdikleriyle bir buluşma olarak gören Ziya Osman’a kanmış da sonra hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Şöyle devam ediyordu çünkü şiir: “Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. / Nasıl hatırlamazsın o türküyü, / Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, / Alıştığımız bir şeydi yaşamak.” Aynı şiirin ikinci bendinde bu ümitsizlik daha da belirginleşiyor ve bir yerde “Ha olmuş ha olmamış penceremiz” diyerek penceresine bile isyan ediyordu şair.

Diyarbakır, İstanbul, Paris, İzmir, İstanbul, Ankara, Viyana

Yedi adımda ırmağın karşısına geçti Tarancı. Her şehir bir taştı üzerine basıp geçtiği. Diyarbakır’da bir konakta doğmuş, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde Ziya Osman’ı şahsen, Baudelaire’i gıyaben tanımış, Paris’te Cumhuriyet gazetesinin bursuyla bir süre Sciences Politiques okumuş, İzmir’de askerliğini yapmış, terhis olunca soluğu tekrar İstanbul’da almış, sonra Anadolu Ajansı’nda çevirmenlik yapmak üzere Ankara’ya gitmiş, CHP’nin açtığı şiir yarışmasında “Otuz beş Yaş” şiiriyle birinci olmuş, nihayet tedavisi için gittiği Viyana’da o çok sevdiği hayatla vedalaşmıştır. Fakat bu taşlara basarak karşı kıyıya geçemeyiz. Her taşın altında bir hazine yatmaktadır ansiklopedilerin yazmadığı. Mesela Galatasaray Lisesi’nde kendisinin dersleri de çok iyi olmadığı hâlde yazılılarda kopya vermeye çalışması Ziya Osman’a. Onunsa, “Ama ben önüme düşen muska gibi küçücük kâğıt parçasındaki problem çözümünün mutlaka yanlış olduğunu, ne kadar iyi niyetli olsa da canım kardeşimin iyi bir riyaziyeci olmadığını bilirdim,” diyerek bir kenara koyması bu armağanı. Ancak şiirde dostunun verdiği kopyalardan yararlanmakta tereddüt etmemiştir Saba. Zira şiiri iyi bilmektedir arkadaşı.
Sonra Goethe’yle Schiller gibi birbirlerine mektuplar yazmaları. Dile kolay tam 16 yıl devam eden bu mektuplardan taşan hayat ve şiir... Keşke Ziya Osman’ın mektupları da elimizde olsaydı. Değil mektup, Tarancı’nın attığı bir kart bile hâlâ Türk edebiyatına rüzgârlarını salıyor. An geliyor savaş rüzgârları oluyor bu... Savaş çıktı! Çok sevdiği Paris’ten bisikletle kaçıyor şair. 23 Temmuz 1940 tarihli kartta arkadaşına bombardıman altında bisikletinin son süratiyle on günlük bir yolculuktan sonra Bordeaux’ya geldiğini, orada sefirimizi ve talebe müfettişini bulduğunu yazdıktan sonra o şartlarda dahi lafı şiire getiriyor ve yeni yazdığı mısraları dostuna okumak için sabırsızlandığını söylüyor. Çıktığı her şehir Alman uçakları tarafından bombalanırken Tarancı pedal çevirmeye ve şiir yazmaya devam ediyor. Mektupları artık barut kokuyor şairin. “Tayyare bombardımanları başladı. Ölmeden evvel kurtlarımı dökmek istiyorum. Yaşamanın Don Juan’ıyım; hayatı her şeyiyle çok, ama çok seviyorum!” diye haykırıyor bir mektubunda. Cenevre’den yazdığı 26 Eylül 1940 tarihli mektupta ise “Robenson” şiiri de var. “Robenson, akıllı Robenson’um, / Ne imreniyorum sana bilsen! / Göstersen adana giden yolu / Başımı dinlemek istiyorum... İsterdim tercümanım olasın, / Tanıtasın beni balıklara, / Vahşi kuşlara ve çiçeklere; / Bizdendir diyesin benim için.” Kuşların değil Robenson’un vahşi olduğunu bilmiyor Tarancı. “Bizdendir” demesini bekliyor kendisi için. Robenson demese de Cahit Sıtkı “Ben sizdenim,” demiştir Paris günlerinde. Ziya Osman’ın ifadesiyle, “Yaşama sevincini, bulvarlarıyla, kahveleriyle, müzeleri, sanat eserleri, şairleri, kadınları ve içkileriyle tam istediği gibi, tam şairce duyduğu Paris’te...” şahlandırmış, Fransız şairlerinin yemek yediği yerleri dahi kutsal bilerek bir vakit Yahya Kemal’in de yaptığı gibi ölümsüzleştirmeye çalışmıştır o anları: “Verlaine’in de frequenter (devam etmek) etmiş olduğu La Source kahvesindeyim. Önümde rakıya benzer sevgili aperatifim...”
Otuz beş yaş keşke yolun yarısı etseydi
Dante, İlahi Komedya'nın Cehennem'ine “nel mezzo del cammin di nostra vitami ritrovai per una selva oscura (hayat yolculuğumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum)” mısraıyla adım attığında otuz beş yaşındaydı. Tıpkı Tarancı’nın “Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,” mısralarını kâğıda düşürdüğünde otuz beş yaşında olduğu gibi. Kar bahçeye değil şakaklara yağdığında, zamanın fırçası yüzü bir tuval gibi karşısına alıp dağınık çizgiler döşediğinde, ufuktaki mor eteğini toplayıp hayretle bakan bir çift gözün altına çöreklendiğinde düşman olan, aynalar değil ele avuca gelmeyen zamandı artık. Resimlerinde neyi arardı insan? Neyi bulur da bu ben değilim, diye sıçrayıp geri çekilirdi. Neşesi yabancıydı artık, cesareti gözünü korkutuyor, şevkin yerini bitkinlik alıyordu. Biraz heyecan duysa o güler yüzlü adam yeniden canlanır ümidiyle koşuyordu ağaçların arasında. Yaş otuz beş. Meyveler kekre, yapraklar kâğıttan, toprak sabrını yitirmiş. Artık anılar etten ve kemikten değil yalnızca hayalden. Taşa hamur gibi şekil veren adam nerede, nerede o adam, suyu yarıp geçen, bir örtü gibi üstüne atan ateşi.
Dağılsın nar, tutuşsun ayva yaş otuz beş! Coşkuyla uygun adım ileri giden insanın korodan ayrı düşüp yerinde saydığını fark ettiği ilk an. Kendi sesiyle baş başa kaldığı ilk an da diyebiliriz. Beş mısra, yedi bent: Yaş otuz beş! Artık yıldızlara değil kuşlara bakıp yol bulma zamanı. Başının üstünde uçup kum saatinin tersine döndüğünü hatırlatan kuşlarla. Ne hayat yolunun ortasında kendini karanlık bir ormanda bulan Dante ne de sevdiklerinin yaşını parmak hesabıyla toplayıp henüz yolun yarısında olmadıkları için mutluluk duyan Cahit Sıtkı o kuşu kanatlarından yakalayıp evcilleştirebildi. Vakit gelmeden tuz buz oluyor cam, akıp gidiyor kum. Yorgun kuş bir taşla değil kendiliğinden düşüyor yere. Yaş otuz beş. Musalla taşında bir kuş yatıyor. Dokunmayın ona. Tüylerinden sızan sıcacık kanda hayatın incisi parıldıyor! “Uyudun uyanamadın olacak. / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, / Taht misali o musalla taşında.”
Ah, insanın Ziya Osman Saba gibi arkadaşı olacak! Onun için bir gün şu cümleleri düşürecek kâğıda: “Çok değil, bundan 16 sene evvel bir mektep sırasında Cahit’le yanyana otururken, o zamanki yıldızlı geceler, sınıfın penceresinin içine çıkıp gökyüzünü seyreden, sarı yapraklı müsvedde defteri, ders notundan ziyade, şiirler dolan, o kadar emel, heves, ümit içindeki Cahit’e, on altı sene sonra olacakları bir masal gibi anlatabilseydim, o zamanlar varılmaz bir yaş sandığımız şu ‘Otuz beş yaşına geldiğinde Cahitciğim’ deseydim, memlekette ilk şiir mükâfatını sen kazanacaksın. Bu mükâfatı kazanan şiirin adı Otuz Beş Yaş olacak, çünkü o şiiri otuz beş yaşında yazacaksın. Bu şiir, daha nice güzel şiirlerini toplayacak bir kitabının da adı olacak. Bu kitabı da kim bastıracak biliyor musun? Yaşar! Bizim Yaşar canım…’” (Devam edecek)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Muhammed Hicazi 1900 yılında Tahran’da dünyaya gelmiş. Yüksek bir memur olan babasının imkânları sayesinde müreffeh bir çocukluk geçirmiş. Erken yaşlarda Arapça ve Fransızcayı yetkin şekilde öğrendikten sonra eğitim için Fransa’ya yollanmış. Hicazi’nin Fransa yılları onun uzaktan idrak etmeye çalıştığı Batı’yı yerinde özümsemesi için bir başlangıç noktası olmuş.

Kelimeleri hikâyeleri ile birlikte düşünürüm. Birer insan gibi yaşamları ve dönüşümleri vardır kelimelerin. Onun seyrini izlerim. Anlamları dışında görünüşleri ve tipografik hareketleri ilgimi çeker.

 

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.