Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Psikolojide Edebiyatın Ayak İzleri




Toplam oy: 10
İyi bir gözlem yeteneği ve analiz gücü olan yazarın kaleminden dökülen, insanın ruh dünyasını tasvir eden kelimeler; okuyan insanların tahayyülünde birkaç boyutlu bir film gibi belirir. Aslında gün içerisinde sıklıkla karşılaştığımız ve bazen adi bir olay gibi gözümüze sıradan görünen olayların, davranışların, ilişkilerin arka planında tüm insanlar için tekerrür eden bir şablon olduğunu fark edebiliriz. Bu açından iyi bir edebiyat eseri, insanın ruhunu inceleyen bilim insanları için emsalsiz bir olanaktır. Bu açıdan bakıldığında bugün psikolojinin geldiği noktada, edebiyatın katkısı gerçekten çok büyüktür.

Nereye gittiysem bir şairin benden önce oraya uğramış olduğunu gördüm” der Sigmund Freud, yani psikolojinin bugünkü anlamına, konumuna ve yaygınlığına kavuşmasını sağlayan isim. Bundan yaklaşık 150 yıl önce, adına psikoloji dediğimiz bilim dalı konusunda yapılanlar, yazılar, söylenenler bugün anladığımız psikolojiden ve düzenlilikten çok uzaktı. 1800’lü yıllar psikoloji açısından çok verimli geçmiş olsa da biraz daha geriye gittiğimizde toplumun normalinden farklılaşan, psikolojik problemler yaşayan insanlar ötekileştiriliyor, insanlık dışı ortamlarda uzun süre ve bazen zincirlenmiş halde tutuluyor ve insanlık dışı sözde tedavi yöntemlerine maruz bırakılıyordu. Yani insanın halet-i ruhiyesi çok dikkate alınan bir konu değildi.

 

Elbette insanlık var olduğundan bu yana, psikoloji hakkında birçok şey gözlenmişti ve söylenmişti. Örneğin MÖ 400’lü yıllarda yaşayan Platon, ruhun üç bileşenden meydana geldiğini ifade etmiştir: Logos “mantığı”, Thymos “öfkeyi”, Eros da “arzu”larımızı ifade eder. Kabaca baktığımızda Freud’un “id”, “ego” ve “süperego” kavramları için kimden ilham aldığını bulmak zor olmasa gerekir. Freud’un ilham aldığı kişiler sadece filozoflar değildi elbette. Şiirler, tragedyalar ve romanlar insan psikolojisinin derinliklerine dair yapılan gözlemlerle doluydu. 15 yıllık mesleki hayatımda, bazı romanların ve hatta bazı şiirlerin birçok psikoloji kitabından çok daha fazlasını içinde barındırdığını sıklıkla fark etmişimdir.

Oedipus Kompleksi’nin kökenleri
Freud bugün dilimizde aşina kavramlar olarak yer edinen “Oedipus Kompleksi”ni tanımlarken de, Antik Yunan’ın en önemli tragedya yazarlarından olan Sofokles’in Kral Oedipus hikâyesinden ilham almıştır. Freud’a göre, bilinçaltını en güzel ve en iyi yansıtan edebiyat eserleri Sophocles’in Kral Oedipus’u, Shakespeare’in Hamlet’i ve Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’idir.
Freud’a göre gelişimimizin psikoseksüel evreleri vardır ve bu evrelerden üçüncüsü “fallik dönem”dir. “Fallik dönem” 3-7 yaş arasına denk gelen ve çocukların ilgilerini karşı cinsteki ebeveyne yönelttikleri bir dönemdir. Çoğu insan Freud’un bahsettiği çocuk cinselliğini yetişkin cinselliği gibi algıladığından psikanalitik kuramı anlamakta zorlanabilir. Ancak fallik dönemdeki cinsel ilgi cinsel birleşme odaklı bir ilgi değildir, bu dönemde çocuğun cinsel kimliği ve toplumsal rol anlayışı gelişir. Erkek çocuklar fallik dönemde Oedipus Kompleksi yaşarlar ve annelerinin ilgisi için baba ile rekabete girerler. Bu rekabet çocuğun anneyi kıskanması, babası ile güreşmeye çalışması gibi şekillerde ortaya çıkar ve çocuk bu esnada güç sahibi olan babadan korkar çünkü hadım edilme korkusu yaşar. (Freud için penis güç sembolüdür). Bu dönemde çocuklar “ben annemle evleneceğim” gibi ifadeler kullanabilirler. Oedipus Kompleksi çocuğun baba ile özdeşim kurması, kendini bir erkek olarak görüp ileride babası gibi olabileceği ve annesi gibi biriyle olabileceğini anlaması ile çözülür. Tüm bunlar bilinçli olarak gerçekleşmediğinden çocuk duygu ve düşüncelerinin farkında olmaz. Benzer şekilde Freud’un doğumundan yaklaşık 2300 yıl önce yazılan Sofokles’in Kral Oedipus eserinde de bu durum görülür. Oedipus, Apollo tarafından babasını öldürüp annesi ile evlenmek için lanetlenmiştir. Bunu öğrenen anne babası onu bebekken bir çobana verir. Çoban, Oedipus’u bir başka krala evlatlık verir ancak Oedipus evlatlık olduğunu bilmiyordur. Büyüdüğünde bir kahin ona üzerindeki bu lanetten bahsedince gerçek babası sandığı kraldan kaçar ancak kaçarken biyolojik babasını öldürür. Ardından bilmeden annesi olan kraliçe ile evlenerek lanetin gerçekleşmesine neden olur.
İyi bir gözlem yeteneği ve analiz gücü olan yazarın kaleminden dökülen, insanın ruh dünyasını tasvir eden kelimeler; okuyan insanların tahayyülünde birkaç boyutlu bir film gibi belirir. Aslında gün içerisinde sıklıkla karşılaştığımız ve bazen adi bir olay gözümüze sıradan görünen olayların, davranışların, ilişkilerin arka planında tüm insanlar için tekerrür eden bir şablon olduğunu fark edebiliriz. Bu açından iyi bir edebiyat eseri, insanın ruhunu inceleyen bilim insanları için emsalsiz bir olanaktır. Bu açıdan bakıldığında bugün psikolojinin geldiği noktada, edebiyatın katkısı gerçekten çok büyüktür.

Narkissos ve Elektra
Bugün neredeyse, herkesin dilinde olan bir ruh sağlığı kavramı olan narsisizmin kökenine baktığımız zaman, orada da bizi bekleyen mitolojik bir hikâyenin bizi beklediğini görürüz: Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir. Aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. Narkissos’un sudan yansıyan görüntüsüne aşık olması, bugün onun ismiyle andığımız, narsisizmin kökenini oluşturur.
Freud’dan sonra analitik yaklaşımı sürdüren Jung’un eserleri de Sofokles’ten ilham alır. Jung, Oedipus Kompleksi’nin kız çocukları için olan versiyonunu Elektra Kompleksi olarak adlandırır. Elektra Kompleksi’ne göre kız çocuk babasının ilgisini arzular ve bu nedenle annesi ile çatışır. Ancak kız çocuklar genelde babalarına olan ilgilerini erkek çocukların annelerine ilgilerini ifade ettiklerinden daha açık ifade ederler. Erkek çocuklarda bir hadım edilme korkusu olduğundan babalarının gazabından daha çok korkarlar ancak kız çocukların böyle bir korkusu olmadığından babalarına ilgilerini daha çok ifade ederler. Sofokles’in bu kurama ismini veren eserinde Elektra adlı bir kadın babasının ölümünün intikamı almak için çabalar.
Türk edebiyatında psikolojinin etkileri
Dünyada bu gelişmeler yaşanırken Türk edebiyatında da psikolojinin etkileri görülmeye başlanır. Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu romanında yer alan Bihter karakterinin analiziyle ciddi anlamda etkisini gösteren psikolojik bakış açısı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Peyami Safa’nın romanlarında ana akışın önemli bir parçası olmuştur. Çok sevdiğim bir roman olan Huzur’un başkahramanı Mümtaz’ın iç dünyasına Tanpınar’ın kelimeleriyle şahitlik etmek; bir psikolog olarak bambaşka kapılar açmama vesile olmuştur.
Edebiyat ve psikoloji ilişkisi sadece psikolojinin edebiyattan aldığı ilhamlarla sınırlı değildir; psikoloji literatürü genişledikçe, çalışmalar arttıkça elde edilen bilgilerin yansıması edebiyat eserlerine katkı sağlamaya başlamıştır adım adım. Freud’un ortaya koyduğu psikanaliz, yolun başında beraberken ve hatta Freud’un hakkında büyük ümitler beslediği ancak hayal kırıklığına uğradığı bir isim olan Carl Gustav Jung’un Analitik Psikolojisi ve kolektif bilinç dışı hakkındaki çalışmaları edebiyatın da içinde olduğu birçok sanat dalına ilham vermiştir.
Psikoloji yalnızca duygularımızı ve psikolojik sorunlarımızı incelemez. Hatta bu psikolojinin çalışma alanının küçük bir parçasıdır. Psikologlar insan zihninin nasıl çalıştığını, belleğimizi, zihnimizdeki bağları, nasıl odaklandığımızı ve buna benzer birçok şeyi inceler. İnsan bilinci siyah-beyaz olarak çalışmaz. Davranış ve düşüncelerimiz birçok gri alanda oradan oraya akarak ilerler. Herhangi bir şey düşünürken alakasız bir iş yapmaya geçtiğimizi ya da aralarında bir bağ yokmuş gibi duran fikirlerin kafamızda uçuştuğunu çoğumuz fark ederiz. Bu geçişler beynimizdeki sinirlerin birbirleriyle kurdukları bağlar olan sinapslarla sağlanır. Yeni bir şey öğrendiğimizde yeni sinaptik bağlar kurulur ve kimi zaman yaşadıklarımız alakasız şeyler arasında bağ kurmamıza neden olur. Bunun farkında bile olmayız ama nasıl ki yol olmayan bir yere gidilmezse zihnimizdekiler de oradan oraya giderken arasında bağ olmayan yerlere varamaz. Bu çoğu insanın edebiyattan tanıdığı ancak isim babası psikolojinin kurucularından William James’e ait olan “bilinç akışı” kavramı ile açıklanabilir. Düşüncelerimizin zihnin bilinçli kısmında nasıl akıp gittiğini açıklayan bu metafor yalnızca bir metafor olarak kalmamış ve üzerine bilimsel araştırmalar da yapılmıştır. Araştırmalar bu akış esnasında zihnimizde her seferde ayrı ve tek bir olay yaşandığını göstermiştir. Farkında olabileceğimiz tüm düşünceler bu akışı oluşturabilir ancak akışın nedenini fark etmeyebiliriz.
Bilinç akışının imkânları
“Mrs. Dalloway çiçekleri kendi alacaktı.” Virginia Woolf’un ünlü romanı bu cümleyle başlar ve bilinç akışı tekniği ile ilerleyip gider. William James bilinç akışı kavramını dünyaya kazandırdığından beri yalnızca Virginia Woolf değil sayısız edebiyatçı bu teknikle etkileyici romanlar yazarak okuyucularını karakterlerinin zihnine davet ettiler. Karakterin bakış açısını, iç monologlarını ve gözlemlerini olduğu haliyle yazıya dökmeye çalışarak bir başkasının zihnini olduğu haliyle tasvir etmeye çalışan edebiyatçıların ne denli zor bir iş başardığını anlatmaya gerek dahi yok. Diğer yandan bu teknik bilimsel araştırmalara da yeni imkânlar sağladı. Psikolojide çoğu araştırma objektif testler dediğimiz önceden yapılandırılmış, şıklı test soruları ile benzer mantıkla ve net ölçülebilir testleri kullanır. Ancak bu testler bazen kişinin yalan beyanına imkân sağlar ya da istenen her bilgiye erişilmemesine neden olabilir. Bu nedenle bazı durumlarda (daha az yaygın olarak) projektif testler dediğimiz kişinin kendini yansıtmasına daha fazla imkân sağlayan, yapılandırılmamış, klasik test sorularına benzetebileceğimiz testler (örneğin, meşhur mürekkep lekesi Rorschach testi) kullanılır. Bu testlerin işe yaramasında bilinç akışının ciddi bir rolü olduğunu düşünüyorum. Belki de bu yüzden yaygın kullanılmamalarına rağmen romanlarda ve filmlerde bu testleri kullanan psikologlara yer verilir.
İçinde yaşadığımız zamanlar ve koşullar değiştikçe buna maruz kalan insan ve onun ruhsal ihtiyaçları da değişkenlik gösterir. Dünya modernleştikçe, dünyanın ve insanın var oluşuna dair bilimsel açıklamalar dini inançların sarsılmazlığını sorguladıkça, dünyadaki sağlam bildiği yerini belirsizlikler içinde bulunca, şehir hayatı yaygınlaştıkça insan çok daha kırılgan bir varlık olmaya başlamıştır 20. yy’da. İşte bu ihtiyaçların ışığında varoluşçuluk; felsefede, edebiyatta ve psikolojide çok daha fazla yer almaya başlamıştır. Ülkemizde de çok sevilen bir yazar olan Psikiyatr Irvin Yalom, varoluşçu psikolojinin önemli isimlerinden birisidir. Ona göre dört yaşamsal kaygı vardır; ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık. Ölümün ve ölüm korkusunun yaşamımızı etkileyen önemli bir güç olduğunu, özgürlüğün kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ve davranışlarımızı yönlendirme gücümüzün olduğunu söyler. Yalıtımın ise insanın uğraşmak zorunda kaldığı önemli problemlerden birisi ve diğer insanlarla ilişki kurmak ve yalnızlıkla ilgili olduğunu anlatır. Son olarak anlamsızlığın ise modern dünyada yolunu kaybetmiş insanın bir hayat amacı bulma gayreti olduğunu açıklar.
Psikoterapi öykülerini neden çok sevdik?
Varoluşçuluk yaklaşımının edebiyat üzerindeki etkisini, Türkiye’de şehirleşmenin arttığı, modernizmin etkilerinin daha yoğun yaşanmaya başlandığı 1950’li yıllardan itibaren daha fazla fark etmeye başlarız. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ında, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında tam olarak ruhsal anlamda var oluş mücadelesi veren kahramanlara şahit oluruz.
Psikoloji alanından gelen yazarlar, psikolojik öğelere fazlaca yer veren kurgular ve psikoterapi öyküleri tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de çok popüler. Özellikle vaka öyküleri kaleme alan Amerikalı Psikiyatr Dr. Irvin Yalom, Türkiye’ye geldiğinde gördüğü ilgi karşısında şaşırdığını ifade eder, Bir Psikiyatristin Anıları isimli kitabında. Peki, neden insanlar bu tür kitapları okumayı çok seviyor? İnsanlar olarak tabiatımızı, gerçekte kim olduğumuzu merak ediyor ve anlamaya çalışıyoruz. Kendi davranışlarımıza bakarak bir yorum getirmeye çalışsak da bu çoğu zaman objektif olmuyor. Bir referans noktasına ihtiyaç duyuyoruz.
Kıyaslanabilecek başka bir insana. Belki de bu yüzden kendimizi en iyi bir başkasına bakarken görüyoruz. Bazen bir başkasında olanı görmek kendinde olanı görmekten daha kolay olabiliyor. Yaşadığım problemlerin başkalarında da olduğunu gördükçe, okudukça kendime olan bakış açım normalleşiyor ve daha şefkatli bir hale dönüşüyor. Aynı şekilde diğer insanların düşünceleri de kendimizi değerlendirmemizde etkili oluyor. Zamanla onların bizi gördüğü şekilde kendimize bakmayı öğreniyoruz. Tüm bunları düşündüğümüzde psikoloji alanındaki iyi yazarların neden bu kadar çok okunduğunu anlamak zor değil.
Her şeyden önce kendimizi bir başkasından dinlemeyi seviyoruz, içinde “biz”i barındıran eserler ilgimizi çekiyor. Özellikle de toplumun psikologlara alanında uzman olmanın da ötesinde üstün yetenekler atfettiğini düşünürsek -içimi okuyabilir, sorunlara bir çırpıda çözüm getirebilir gibi- bu rağbetin normal olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar olarak kendimizi değerli hissetmeyi seviyoruz, öyle görüyoruz da. İstediklerimizi başarabileceğimize yönelik büyük bir inançla geliyoruz dünyaya. Psikologlar tarafından yazılan eserlere talebin fazla olmasının bir diğer sebebi de şu; insan ruhunun labirentlerine daldıkça bir gizemin kapılarını araladığımızı hissediyoruz ve içgörü kazanıyoruz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Abdullah Harmancı’nın yeni öykü kitabı Baltan Taşa Değecek, Muhit Kitap tarafından yayımlandı. Yazar, gerek Kurmacanın Büyülü Sureti adlı kuramsal eseriyle gerekse öykü kitaplarıyla öyküyle olan dostluğundan ödün vermedi. Muhteris’te keşfettiğim bir şey vardı onun öyküsüne dair: Hayatın keşmekeşine kapılıp unutulmaması gereken bir bakış vardır onun öykülerinde.

Modern dönemin efsanevî tarihçilerinden biri Fernand Braudel ise, diğeri Arnold Toynbee’dir. Efsane olmalarının nedeni, sadece tarih alanında yaptıkları araştırmalar değildir. Ayrıca bu tarih üzerine düşünce üretmeleridir. Yorumcudur bu iki tarihçi. Tarih felsefesi de yaparlar. Sosyologların birinci derecede kaynakları arasındadır kitapları. Sanatı da bilirler.

Çocuklar için yazmak… Sanırım son yılların en dikkat çekici konu başlıklarından birisi bu. Çocuklar için masallar, romanlar yazmak, resimli kitaplar hazırlamak birçok insan için heyecan verici bir hedef haline geldi son yıllarda. Bu rüzgârın oluşmasında elbette sosyal medyanın etkisi büyük. Ama burada tuhaf bir durumun olduğunu göz ardı etmemek lazım.

Kelimelerin insan ruhunun aynası olduğuna inanıyorum. Kelimeler olmasa neye benzediğimizi tarif etmemiz pek mümkün olmazdı. Başka kişilerle benzerliklerimizi, tanımadığımız kişilerle aslında tanış olduğumuzu kelimeler olmasa nasıl fark ederdik bilmiyorum.

Henüz ilk kez yayımlandığı 1984 yılında kimilerince “21. yüzyılın ilk kitabı” olarak kabul edilen Hazar Sözlüğü’nün önsözünde Milorad Paviç, sanat eserlerini “evrilip çevrilebilir” ve “evrilip çevrilemez” olarak ikiye ayırdığından bahseder.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.