Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Şaman Blues




Toplam oy: 50
Demet Şahin, atalar kültünden tabiat kültüne Türk mitolojisinin derinliklerinde dolaşarak okuruna masalsı bir dünyanın kapılarını aralıyor, tıpkı Màrquez gibi…

The Doors’un Shaman’s Blues şarkısını her dinlediğimde, nedense Jim Morrison’un çocukken yaşadığı bir olayı ve bu olayın şarkının yorumuna, tavrına etkisini düşünmeden edemem. Kaza yapmış bir kamyondan yola saçılmış Kızılderilileri; durup otomobilden çıkarak ne olduğunu anlamaya çalışan babayı, dedeyi; ıssızlığa uzanan yolu, çölü, çaresizliği, kanı, ölümü düşünürüm ve tabii orada ölen bir Kızılderili’nin ruhunun kendisine geçtiğine inanan Jim Morrison’u, bu metamorfozu. Çoğu zaman ateşin etrafında dönerek dans eden bir Kızılderili veya göğün muayyen katlarına tırmanmaya çalışan esrik bir şaman gibi değil midir Jim Morrison’un sahnedeki hareketleri? Belki de ölen Kızılderili’nin kızgın ruhudur tüm o protest tavırların sebebi. Kim bilir belki de dinleyicisini kendi büyüsü altında toplamaya çalışan bir şamandır Morrison da. İşte Demet Şahin’in Uzun Kışın Suçlusu isimli hikâye kitabını ilk okuduğumda da bunlara benzer şeyler düşündüm. Aslında buna düşünceden ziyade, üslûbuna âdeta şamanın büyüsü sinmiş bir yazarın hikâyeleri karşısında hissettiklerim demek daha doğru olur.

 

Uzun Kışın Suçlusu’nu İstanbul’daki bir karşılaşmamızda kitabın yayıncısı Ali Ural vermişti. İstanbul’dan ayrılırken havaalanında başladım okumaya. Uçakta devam ettim. Öyle ki uçak korkusunu bile unuttum desem yeridir. Sanki bir şamanın büyüsüne kapılmıştım. On iki hikâyeden oluşan kitap yolculukla birlikte bitivermişti. Zira Uzun Kışın Suçlusu daha ilk hikâyesi Yepelek’ten, hattâ ilk cümleden başlıyor büyüsünü göstermeye, bu etkiyi yaratmaya: “Akşam, odaya bir vebalının dili gibi uzanınca, ninem inleyerek dizlerini ovuşturur, ağır ağır kalkıp lüksün gömleğini ateşlerdi.” Bu hikâyede yepelekler, metamorfoz geçirmiş şamanlar gibi her cümlede içkindir. O ışıkta döner durur. Anlatıcı sevmez yepelekleri, çirkin bulur, ölmüş kelebeklerin hayaletlerine benzetir. Nine, torununun aksine hikâyenin koca bilgesidir, bir tür şamandır; yepeleklerle konuşur, onları ölmüş ruhların yeniden beden bulmuş hâli olarak görür. Hikâyenin sonunda yaralı bir yepeleği rüzgâra bırakırken bir şaman gibi “Az at, buz at, ahrette beni gözet,” der. Ninenin bu dileğinden evvel hikâyenin gerçekçi, akılcı sesi olan anlatıcı, ninesinin “Bunlar ruhtur” sözünü hatırlayıp yaralı yepeleğin ölmüş annesinin ruhunu taşıyor olabileceğine inanmaya başlayarak bu menkıbevî iklime dâhil olur.

 

ÜSLUBUNU MİTİN GÜCÜYLE DESTEKLİYOR

 

Kitaba adını veren Uzun Kışın Suçlusu başlıklı hikâyenin kahramanı ise bizzat bir şamandır. Kamşat köyüne, Sehen yılından sonra bir daha uğramayan yaz mevsimini geri getirmeye uğraşan; bunun için dualar ederek kırmızı gözlü, yeşil tenli cin İmere’nin havaya, suya ve toprağa düşmesini bekleyen Şaman Akkuyaş. Bu hikâyede de Demet Şahin, atalar kültünden tabiat kültüne Türk mitolojisinin derinliklerinde dolaşarak okuruna masalsı bir dünyanın kapılarını aralar. Tıpkı Màrquez gibi. Màrquez’in yaptığı da böyledir; kendi insanını efsaneleriyle birlikte modern edebiyata taşımak. Mesela Yüzyıllık Yalnızlık’ın Macondo kasabasında uykusuzluk hastalığı yayılıp isimler unutulunca, önce her şeyin üzerine ismi yazılır. Sonra bunların ne işe yaradığı da unutur, bu sefer isimlere açıklamalar eklenir. Ağıldaki ineğin boynuna: “Buna inek derler. Süt versin diye her sabah sağılması gerekir, sütün de sütlü kahve yapmak üzere kahveyle karıştırılabilmesi için kaynatılması şarttır” yazısı asılır. En sonunda kasabanın anacaddesine, üstünde “Tanrı vardır” yazan bir levha konur. Sadece bu iki kelime bile Macondo’nun ironisini Katolik Latinlerin pagan geçmişine kadar götürebilir. Zaten Màrquez’in sırrı geçmişi görmek ve bugüne taşımak değil midir? Demet Şahin de Màrquez’le aynı usulü kullanıyor. Batı’nın Yunan mitolojisini, Màrquez’in de kendi toplumunun mitlerini modern çağa taşımasına benzer şekilde, o da hikâyeleriyle Türk mitolojini bugüne taşıyor. Bunu yaparken de eşine az rastlanır bir sahicilikle hikâyenin atmosferini kurup üslûbunu mitin, yani sözün gücüyle destekliyor. Bu özgün nitelikler Uzun Kışın Suçlusu’nu sıradışı bir ilk kitap hâline getirmeye yetiyor.

 

 

UZUN KIŞIN SUÇLUSU
YAZAR: DEMET ŞAHİN

ŞULE YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.