Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sanat, üretim ve estetik üzerine arayış




Toplam oy: 8
Giorgio Agamben, İçeriksiz Adam’da klasik Yunan dünyasının sanatla ilgili deneyimini Platon’dan başlayarak Kant ve Heidegger’e uzanan tarihini derinlemesine irdeliyor. Sanat, estetik, kritik kavramları etrafında dönen bu hacimli kitap, üzerinde durulması gereken kült eserler rafında yerini alacak gibi.

1942 Roma doğumlu Giorgio Agamben, bir İtalyan siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi. Hukuk ve felsefe eğitimi alıyor, sonrasında doktora tezini Simone Weil’in siyasi düşüncesi üzerine yazıyor. Walter Benjamin’in tüm eserlerinin İtalyanca basımını hazırlayacak kadar bu isme yakın olan Agamben; kıta felsefesi, siyaset felsefesi, edebiyat, estetik ve sanat gibi pek çok alanda çalışmalar yürütüyor. Agamben ayrıca “Homo Sacer” ile “İstisna Hali Kavramları” üzerindeki analizlerinin felsefeye olan katkıları ile biliniyor. Italo Calvino’yla Parisli yıllar, Benjamin ile ilintili zamanlar, Heidegger’e tanıklık ve 60’lı yılların Roma’sından üzerine bulaşan yaşamak izleri onu çekici kılmaya fazlasıyla yetiyor.

 

Agamben düşüncesini en fazla etkileyen çağdaş filozoflar Martin Heidegger ve Walter Benjamin. Agamben, 1996’ya kadar Benjamin’in eserlerini cilt cilt İtalyancaya çevirip editörlüğünü yapıyor. Benjamin’i “Heidegger’den sağ çıkabilmesine imkân tanıyan panzehir” olarak gördüğünü ifade ediyor. Yumruk gibi bir cümle bu.


“Felsefe benim kesinliğimdir”

Benim Agamben’de ilgimi çeken en önemli noktalardan birisi de Simon Weil karşısında Agamben’in kayıtsız kalmaması. Simon Weil, İtalya’da henüz çok bilinmezken Agamben hukuk felsefesi tezini onun politik görüşüne adıyor. Simon Weil’in birey olma konulu makalesini okuduktan sonra makaleden oldukça etkilenen Agamben: “Belki de Kutsal İnsan’ın (Homo Sacer) başından hiç bırakmadığım hukuk eleştirisinin kökleri Weil’in makalesine dayanıyor”, diyor. Kitapları son dönemde Türkçeye titizlikle kazandırılan, hâkim anlayışın ihmal ettiği Simon Well’in, üzerine dikkatle düşünülmesi gerekli bir isim olduğunu daha net kavratıyor bana bu temas.

 

Giorgio Agamben denilince akla ilk gelen Homo Sacer analizi. Agamben’in en önemli felsefe katkısı olan Homo Sacer (Kutsal İnsan)’da Agamben, siyaset felsefesini yerleşik kalıpları dışında ele alıyor. Kutsal İnsan’da Agamben, çıplak hayat kavramından yola çıkarak eski Yunan’dan bugüne Batı siyasi düşüncesine hâkim olan iktidar anlayışının görünmeyen yüzünü ortaya koyuyor.

 

Agamben’in geçtiğimiz günlerde Monokl Yayınları’ndan çıkan İçeriksiz Adam’ı ise çağdaş sanatın krizini ele alıyor. Klasik Yunan dünyasının sanatla ilgili deneyimini Platon’dan başlayarak Kant ve Heidegger’e uzanan tarihini derinlemesine irdeliyor yazar. Kitabın ilk bölümünde Platon’un Devlet’inden alıntı yaparak Platon’un sanatın ruh üzerindeki etkisini büyük gördüğünü, sanatın tek başına şehir devletinin temelini yıkabileceği düşüncesinin altını çizdiğini belirtiyor. “Bu saptamanın bizi bu kadar şaşırtmasının nedeni artık sanatın bizi Platon’u etkilediği gibi etkilememesidir”, diye alıntıladığı bu kavrayışı Agamben şöyle noktalıyor: “Sanat ilgi/çıkar alanından çıkıp yalnız ilginç hale geldiği için bizde böyle bir etki bırakmıyor.”


Şiir ve felsefe
“Yalnızca sanata geleneksel bakışta bir değişim mi var, yoksa çağımızda sanat sorununu masaya yatırıyorsak hiçbir şey estetiğin yok edilmesinden acil değil,” der Agamben. Hegel’e göre sanat eseri önceki çağlarda olduğu gibi ruhun manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Çünkü “bizde düşünme ve eleştirel ruh öyle güçlü hale gelmiştir ki sanatla özdeşleşerek onun içindeki dirimselliğe nüfuz etmekten çok onu estetik yargının bize verdiği eleştirel çerçeveye göre tasavvur etmeye çalışırız.” Bu ufuk açıcı detaylar okuyucuyu metnin içine daha çok çekiyor kuşkusuz.
Agamben “insanın, dünyada şiirsel, yani üretime yönelik bir konumu vardır” diyerek çağımızda sanatın yazgısının onun ayrılmaz parçası olan üretim faaliyetinin anlamına karşılık insanın “yapıp etme”si sorununu değerlendirmeye götürüyor bizi. Bu anlamda kitabın en dikkat çekici kısmını oluşturan poiesis ve praksis kavramlarını irdeliyor. Yunanların, poiesis (poiein, pro-durre, varlığa getirme anlamında üretme) ile praksis (prattein, eylemde bulunma anlamında “yapıp etme”) arasına net bir ayrım koyduklarından bahseden yazar, bu ayrımın bugün artık değiştiğini ve kavramların artık birbirine nasıl yaklaştığını ele alıyor. Aristoteles, insanın “yapıp etmeleri” arasındaki bu ayrım üzerine defaatle yazarak poiesis’e praksis’ten daha yüksek bir değer atfediyor çünkü poiesis’in hakikate olan bir yakınlığı var Aristoteles’e göre.
Batı kültür geleneğinde, insanın yapıp etmelerinin üç türü –poiesis, praksis ve çalışma– arasındaki ayrımın zamanla kaybolduğunu söyler Agamben. Poiesis ile praksis arasındaki bu yakınlaşmayla kadim kültürde faal hayat hiyerarşisinde en alt kademede bulunan çalışma, kilit değer konumuna yükselir ve tüm insan etkinliklerinin ortak paydası olur, ona göre.
Sanatın alacakaranlığı
Bu yükselişin, Locke’la, onun çalışmada mülkiyeti keşfetmesiyle başlayıp, Adam Smith’in çalışmayı servetin kaynağı konumuna çıkarmasıyla devam ettiğini ve çalışmayı insanın kendiliğinin dışavurumu haline getiren Marx’la tepelerde yer edindiğini vurgular.
Bu şu demektir: İnsanın tüm “yapıp etmeleri” pratiğinin de çalışmayla başladığı, yani yaşamın biyolojik döngülerine tekabül eden maddi yaşamın üretimle başladığı kabul edilmiştir.
“Çağdaş sanatta kendi bölünmüşlüğünü açığa vuran eleştirel yargının ta kendisidir” diyen Agamben “tam da şimdi var gücümüzle eleştirel yargının temelini sorgulamaya başlamazsak sanat fikri elimizden kayıp gidecektir” diye ekliyor. Ayrıca “nihilizm Batı tarihinin seyrini gizlice yönettiği sürece sanat sonsuz alacakaranlığından çıkamayacaktır” diye de noktalıyor tezini.
Batı düşünce dünyasından, gelenekten, eleştiriden, birçok felsefeciden alıntıyla; sanat, estetik, kritik kavramları etrafında dönen bu hacimli kitap, üzerinde durulması gereken kült eserler rafında yerini alacak gibi.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Yazıya beylik bir cümleyle başlayacağım: Bütün sanat dallarının temeli edebiyattır. İster ressam olun ister heykeltıraş; ister tiyatrocu olun isterse müzisyen; eserinizle temaşa edecek veya dinleyecek ‘tüketici’ye yaşamınızdan kesitler ya da kimi tespitlerle gözlemler aktarırsınız, tıpkı edebiyatçının yaptığı gibi.

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.