Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Şeytan Kime Âşıktı?




Toplam oy: 17
Âşık Şeytan 18. yüzyıldan bugüne düşmüş eski bir mektup gibi bir kitap. Jacques Cazotte’un 1772’de yayınlanan eseri okuru fantastik bir âlemde dolaştırırken şeytan üzerine düşündürüyor.

Queen of the Damned filminin soundtrack’lerinden Lestat Violin eşlik edebilir bu yazıya…

 

 

Şüphe, ayartandır zihni. Tenin ayartılması ürpertiyle olur, yoğun fakat kısa sürer. Şüpheyse tüm ayartıcıların en kudretlisidir, tek vuruşluk bir sonsuzu kapsar. Tek vuruşluk sonsuzda zihnimi ayartan şüphe buydu işte: Şeytan Tanrı’ya mı âşıktı? Karadelik bir soruydu bu, düşüp kaybolmuştum içinde. Üstelik ayartmak, şüpheye, şeytana mı mahsustu sadece?

 

 

Kitaplar da ayartır. Bazen yalnız isimleriyle… Köşesinde tüm keşfedilmemişliği ve sessiz kışkırtıcılığıyla… Yalnız muhatabının sezeceği, “bana ait” diye fısıldayacağı ilk görüşte aşk bakışıyla. İçine düşüp kaybolduğum, bilinçaltımın derinliklerine gömdüğüm sorumun cevabı dolaştığım kitapçının üst rafında karşımdaydı işte: 18. yüzyıldan bugüne düşmüş eski bir mektup gibi bir kitap: Jacques Cazotte, Âşık Şeytan.

 

Yokluktaki varlık

Şeytanın mahiyeti üzerine onlarca yorum yapılmışken onun şeytan ve aşk kavramlarını birleştirme fikri dahi yeterince cazip değil mi? Onun aslında ne olduğu fikri başlı başına bir muammayken üstelik. Onun bir metafor olarak saklanışına -yahut kendini saklayışına- başka perspektiften bakan ilk bakış bu değildir. Şeytanın bu muamması Baudelaire’in meşhur “Şeytan’ın en büyük hilesi bizi var olmadığına inandırmasıdır” fikriyle iyice belirginleşir. Varlığını, yokluk fikrinin ardına saklayışı, The Rite (2011) filminde şöyle ifadesini bulur: “Söylesene, bir hırsız evini soymaya geldiği zaman ışıkları açar mı? Hayır! Onun orda olmadığını sanmanı ister. Şeytan da böyle. Onun var olmadığına inanmanı istiyor.”

 

Bahse ‘ince’ bir katkı da “Ya Tanrı yalnızca şeytanın bir icadı, bir inceliğiyse?” diyen Nietzsche’yle gelir. Şeytanın binbir farklı görünümü, yüzyıllardır yapılagelmiş yorumlarıyla Gerald Messadie’nin Şeytanın Genel Tarihi eserinde ayrıntılarıyla zikredilir. Kitap; Mezopotamya, Yunan, Roma uygarlık larından Amerika, Afrika, Mısır bölgelerinin, semavi dinlerin şeytanlarına; kötülüğün binbir biçimdeki tezahürlerinden bahsediyor.

 

Şeytanın aşkı

Şeytanın yokluğu dışında başka hilesi olamaz mı? Onun diğer hilelerinden biri “Şeytan aslında Allah’a âşıktı” güzellemesi yaptırması belki de. İsyanını Gâyret Makamında (Tasavvufta bir mertebe) sitemkâr bir âşık cilvesi olarak söyletmesi. Üstelik bu bahis sandığımızdan daha derin. Semavi kaynaklarda şeytanın ilk ismi olarak geçen Azazil’den İblis’e evrilme süreci ya da onun bu isim hikâyesi sandığımızdan da eskidir.

 

 

Şeytana dinler tarafından getirilen metafizik, tasavvufi izahların/yorumların hemen hepsi keskin yergiler taşır. Fakat bu yergilere karşın gizli güzellemeler de vardır; Işık'ın güzelliği ortaya çıksın diye var olmuş bir gölge, cennetin en kadim müdavimi, ‘İncelik Bilgisi’nin ilk âlimi… Feridüddin Attar’ın İlahiname eseri bu noktada istisnai özellik taşır. İbn-i Arabi, Attar’ın İlahiname eserinde şeytanın “sadık bir âşık, Hak’tan başkasına boyun eğmeme ve secde etmeme uğrunda edebi azabı göze alan bir aşk kahramanı” olarak bahsedildiğini söyler. Nitekim Attar’ın İlahiname’sinde “Şibli’ye Ait Bir Hikâye” kısmında “İblis sevgiliden gelen yarayı gördü de kaçmadı. Yaralandı ama ondan gelen yara yüzlerce merhemle karıştı, birleşti. Azizim, İblis’in hikâyesini duy. Sürülmüştür, bu yol melunudur ama daima padişahın huzurundadır” ifadeleri geçer. Elbette bu mecazın dilidir fakat İslami izahlara göre oldukça sert bir yorum olduğunu söylemek de mümkün.

 

 

Jacques Cazotte / Âşık Şeytan

Yaşamı Siècle des Lumières (Aydınlanma Çağı) olarak adlandırılan döneme denk düşen Jacques Cazotte’un 1772’de yayımlanan eseri Âşık Şeytan, Fransız fantastik edebiyatın öncü eserlerinden kabul edilir. Cazotte’un yaşamı, Fransız İhtilali’nin olduğu, felsefenin en parlak dönemlerinden birinin yaşandığı bu dönemin sonunda gerçekleşen büyük bir sanat akımına da şahit olur: Romantizm. Borges: “18. yy. Ansiklopedi ve Voltaire yüzyılı, aynı zamanda romantizmin yüzyılıdır, bundan Âşık Şeytan da etkilenmiştir” diyerek 18. yüzyıl edebiyatının karakteristiğini hem de “Babil Kitaplığı”nın seçkilerinden birini göstermiş olur.

 

Burjuva bir ailede doğan, ömrünün son yıllarını edebiyata adayan Cazotte, devrim karşıtı düşünceleri yüzünden giyotinle idam edilir. Hayatı boyunca tinsel bir arayışı olan Cazotte’un bu arayışının izlerine Âşık Şeytan’da rastlarız. Kitap, Kabala’ya merak saran Don Alvaro isimli genç bir subayın, kadın kılığına girmiş bir şeytan tarafından baştan çıkarılmasını konu eder. Cazotte’un parlak betimlemeleri, sürükleyici kurgusu ve karakterlerden birinin şeytan oluşu okurunu fantastik bir âlemde dolaştırır. Cazotte’un bu özgün buluşu, beklentiyi fazla yükseltmiş olacak ki hikâyenin sonu bazı okurlar tarafından iyi bulunmaz ve kitaba alternatif bir son daha yazılır. İçinde Şeytan’ın olduğu her öykü alternatif sonlara gebe değil midir zaten?


Edebiyatta şeytan

Edebiyatta şeytan farklı formlarda, bambaşka yüzlerle karşımıza çıkar. Orada gündüzle gece, yerle gök, şeytanlarla melekler karışır. Bunun en güzel örneği, Shakespeare’in 3. Richard’da “Ben en çok şeytanı oynarken aziz görünürüm” dediği yerdedir. İyiyle kötünün ve hatta Tanrı’yla şeytanın birbirine karıştığı o karmakarışık yerde Dostoyevski “Tanrı’ya giden yolun başlangıcında tutku vardır” sözü ilginç bir kesişime işaret eder. Tutku kavşağı, ermişlerin, sapkınların ve bütün büyük sanatçıların yolunun kesiştiği o kör noktadadır. Dünya üzerinde büyük ruhlardan biri yoktur ki yolu tutkunun bu kavşağından geçmemiş olsun.

 

Başta Dostoyevski, Tolstoy olmak üzere Rus romanlarında da şeytanın bu çoklu görünümü oldukça fazladır. Onlardan biri de Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri’nde zikrettiğidir: “Ah, ne hain yaratık şu kadınlar! Kadının ne olduğunu, kalbini kime adadığını yeni anladım. Bunu ilk anlayan benim galiba: kadın şeytan’a âşıktır.”

 

İçimizdeki Şeytan

Şeytanın edebiyatımızdaki yerinden de bahsetmek mümkün. Sabahattin Ali, romanı İçimizdeki Şeytan’da bize biz kadar yakın o şeytanı fısıldar kulağımıza: “Ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...”

 

Şeytan bize biz kadar yakınken onu ne yadsımalı ne de tahkir etmeli bu yüzden. Onunla mücadele, bir kez kazanmakla nihayetlenmez üstelik. Eski şeytanımıza yenilmemek irademizi daha güçlü yapmaz bu yüzden. Yeni şeytanımızın daha güçlü, daha klas ve daha ayartıcı bir halde karşımıza çıkacağını göz kırpar bize sadece.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Sabitfikir’in Mart sayısında yayınlanan ve Fatih Balkış’ın Karaçam Ormanı’nda kitabını ele aldığım yazının girişinde, Kafka yayınevinin diğer Türkçe edebiyat eserlerinden bahsederken Cahide Birgül’ün de adını anmıştım. Bu defa, müstakil bir yazı ile, ilk baskısı 1998’de yapılan yazarın ilk romanı Gölgeler Çekildiğinde üzerine konuşalım isterim.

 

İnsanın Anlam Arayışı, Victor E. Frankl

 

On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa karşısında gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nun bu durumu bir tür uygarlık kaybı olarak gördüğü ve buna karşı düşünülen çarelerle toplumsal ve siyasal düzeyde modernleşmenin getirdiği değişimle yüzleşmek durumunda kaldığı bir dönemi kapsar.

Evdeyiz. Bildiğimiz tüm alışkanlıklarımız salgın nedeniyle değişiyor. Tarih yeniden yazılıyor. MÖ ve MS, tarih olacak gibi gözüküyor. KÖ ve KS yani koronadan önce ve koronadan sonra… Evet, böyle bahsedeceğiz belki de… Eskiden bir başka ülkenin vatandaşıyla karşılaşınca en dikkat ettiğim şeylerden biri sosyal mesafeydi.

Kulis

Postmodern Öykü Denince: Jorge Luis Borges

ŞahaneBirKitap

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Editörden

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.