Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sinemanın Taşrası




Toplam oy: 14
Taşrada insanlar hatırlamak için zamana ihtiyaç duymazlar, çünkü zaman adeta durmuş gibidir. Zamanın yavaşlığı, anın yoğunluğuyla mütenasip şekilde ilerler: Tıpkı Kundera’nın cümlelerinde ifade ettiği gibi, “Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

 

“O gün sinek sinek kokan bir taşra sıcağında boğuluyordu…” Sartre, Akıl Çağı’nda kahramanının durumunu böyle tanımlıyor. Turgenyev, uçsuz bucaksız bir yalnızlığın kucakladığı Rusya taşrasını en iyi anlatan yazarlardan biri; ünlü romanı Duman’da, karakterin yaşadığı bunalımı şu sözlerle aktarıyor: “İnsanların sıkıntıdan patladığı, hatta kustuğu bir taşra kasabası ya da köyden kaçmaya hazırlananların rol aldığı bir komedi ya da roman sahnesi yaşıyordu.” Ulus Baker’in sözleri aklıma geliyor: “Rusya coğrafya oluşturamayacak kadar geniş ve son tahlilde epeyce ıssızdır. Orada insan bir seyrelme içinde yaşar.” Stendhal, Kırmızı ile Siyah’ta bu atmosferi şöyle tarif ediyor: “Taşra şehirlerinde her şey yavaş yavaş, azar azar olur.”

 

Taşrada insanlar hatırlamak için zamana ihtiyaç duymazlar, çünkü zaman adeta durmuş gibidir. Zamanın yavaşlığı, anın yoğunluğuyla mütenasip şekilde ilerler: Tıpkı Kundera’nın cümlelerinde ifade ettiği gibi, “Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

Edebiyattan sinemaya taşra
Romanların zaviyesinden bakarsanız taşra lanetli bir coğrafya. Dokunduğu her şeyi çürüten, yokluğa mahkûm eden, kasvetli ve boğucu havasıyla insana nefes aldırmayan küçük bürokratik yapıların hâkimiyet alanı... Türk edebiyatında taşraya has bu boğucu iklim, kentli ve aydın bir karakterin bakışıyla sunulur çoğunlukla. Yakup Kadri’nin “taşra”sını hatırlayalım; burada tek yaşam belirtisi, uzaktan uzağa havlayan köpeklerin sesidir. Yaban’da başkarakter, gönüllü taşra inzivasını şöyle tarif eder: “Ben burada diri diri bir mezara gömülmüş gibiyim. Hiçbir intihar bu kadar şuurlu, bu kadar iradeli, bu kadar sürekli ve çetin olmamıştı.”
Sinemamızın taşraya bakışı edebiyatınki ile pek çok yönden benzerlik gösterse de Yeşilçam, tarihi boyunca taşrayı birbirinin benzeri stereotipler olarak ele almıştır: Taşra -ki çoğu zaman bir kasabadır- yapmacık bir aydın tipolojisiyle kahramanlaştırılan başkişinin modern şehrin kalabalığından ya da kendi geçmişinden ve ilişkilerinden kaçarak sığındığı bir inziva köşesidir. Ne var ki taşranın kuralsızlığı ve zalim oligarşisi onda iflah olmaz bir sorumluluk hissi yaratarak huzurlu taşra dinginliğini yeni bir mücadelenin çilelerle dolu yolculuğuna dönüştürecektir.
Çoğu zaman, taşraya yolu düşen “şehirli bilge kişi”nin neden acı çektiğini bir türlü anlayamayız; ya da bir seyirci olarak onun acılarını dikkate değer bulmayız. Duyguları, düşünceleri, isyanları, aşk sancısı ve dava ideali, bilmediğimiz bir dilde ifadesini bulan tuhaf bir sayıklama gibidir. Ne kadar derinden gelse de o sıkıcı monologlar bir türlü sahici ve içten bir sese dönüşemez. İyinin ve kötünün, erdemin ve günahın, aydınlığın ve karanlığın, cehaletin ve bilginin kabaca kurgulanan çatışmasına ev sahipliği yapmanın dışında bir anlamı yoktur taşranın.
Taşranın en karanlık hikâyelerinden biri olan Anayurt Oteli, bir roman olarak başarılı ise de bir film olarak aynı başarıya ulaşamamıştır. Film derin bir hikâyeye açılmak üzere iken aniden bütün ivmesini kaybederek kendi karanlığına ve bilinen klişelere saplanıp kalır. Taşra, romanda anlatılanın aksine, bir istasyon, bir otel, üç beş insandan oluşan yekpare bir satıhtan ibarettir filmde. Karanlığı anlatmanın karanlığı göstermekle aynı şey olduğunu varsaymak, imgeyle anlam arasında doğrudan bir ilişki kurmak, sembolleri taşlaştırıp bir göstergeler yığını olarak takdim etmek, yalnız bu filme ya da bu döneme has bir zaaf olmasa gerek.

Şehirdeki taşra
Taşranın son yıllardaki en bariz görüntülerinden biri de şehirdeki taşra. 1980 sonrası taşranın büyük kentlere taşınması sosyolojik bir vakıa olduğu kadar o büyük kitlenin içinde gizlenen bireysel hikâyelerin çeşitliliğiyle de dikkat çekicidir. Büyük kentlerin gettoları giderek karmaşık ilişkilerin tetiklediği bir yabancılaşmayı beslerken; köksüzlüğün, aidiyet sorunlarının ve sosyal hayata ilişkin bir dizi problemin ortaya çıkışı, daha önce görmediğimiz yeni bir “taşra” yaratmıştır.
Türk sineması bu fırsatı görmezden gelemezdi; zira büyük kentlerde oluşan taşra ilginç hikâyeleri, sıra dışı karakterleri ve yaşam alanlarının mimari anomalileriyle iştah kabartan bir malzeme idi sinema için. Şehirdeki taşra, taşradaki taşradan daha vahimdir, zira ikincisi kendi taşralılığını besleyecek velut bir toprak bulmuşken diğeri apaçık ortadadırbütün uyumsuzluğuyla. Bu yeni taşralı profili, kaybettikçe daha hırslı, kazandıkça daha muhteris olan karakteristik yönüyle Yeşilçam’ın kalıplarına kolayca uyum sağlayacaktır.
1990’lardan sonra Türk sinemasında pek çok film; mekân, dramatik temalar ve yaratmaya çalıştığı karakterler itibariyle büyük kentlerin taşrasına girmeyi denedi. Üstelik bazıları bunu politik bir sorumluluk ve ahlaki bir görev olarak ele aldı. Taşra hikâyeleri, çevrenin merkeze ve onun değerlerine yönelik eleştirisi için iyi bir fırsat olarak görüldü. Ancak niyet her ne olursa olsun, sonuçta birtakım hamasi söylemlerin cazibesine kapılarak üretilen ve ne politik ne de özgün olmayı becerebilen filmler çıktı ortaya.
Oysa başka türlü olabilirdi, mesela İtalyan solunun entelektüel gelenekleri üzerinde yükselen ve benzer saiklerle/ kaygılarla hareket eden Luchino Visconti, Elio Petri, Francesco Rossi gibi yönetmenler, sinemanın kendi imkânlarını kullanarak bu çetrefilli meselelerin üstesinden gelmeyi, yeni ve özgün bir film dili kurmayı başardılar.
Biz başaramadık; politik kaygılarımız ortak hedeflere yönelmiş olsa da, Avrupa solunun kendi yıkıntıları üzerine inşa ettiği samimi entelektüel birikime yabancı olduğumuz kadar sinemaya da yabancıydık. Kim bilir belki de her şeyden önce kendi hikâyemize yabancıydık.
Sonuç olarak taşrayı, değişen yüzleriyle yeniden ve yeniden beyaz perdede görmeye devam edeceğiz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yalnızca kendini kaptırarak kitap okudun diye, görebildiğin dünya da genişleyecek sanma. Ne kadar bilgi depolasan bile, kendi kafanla düşünüp kendi ayaklarınla yürümedikçe her şey sahte, havada ve gelip geçici şeyler olarak kalır.”

 

- Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.