Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tarık Buğra'nın Unutulmayacak Öyküleri, Yeniden




Toplam oy: 46
Romancı olmak hevesiyle yanıp tutuşan genç Tarık Buğra için öykü yazmak, dünyanın en basit işlerinden biri olarak görünmektedir. Kendi tabiriyle, bir iki saat içinde bir “şaheser yumurtlar” ve hocasının yanına koşar. Mehmet Kaplan ise öyküsünü okur ve “Senden hikâyeci olmaz!” der…

Yazdığı romanlar ya da şiirlerle ün kazanmış birçok yazarın, biri kadim diğeri modern bu iki tür arasında sıkışıp kalmış ve bir türlü hak ettiği yeri tam olarak bulamamış olan öykü türünde de eserler verdiğini biliyoruz. Fakat, eğer bir yazar sadece öykü türünde eserler vermemişse, çoğu zaman öyküleriyle anılmaz. Anton Çehov için bu durum bir istisnadır diyebiliriz mesela, ama öykü türünün ustalarından biri olan Çehov bile çoğu kez tiyatro metinleriyle gelir gündeme. Bu, bir edebi tür olarak öykünün kıymetinin bir türlü bilinememiş olmasındandır diyebiliriz.

 

Gerçi son yıllarda ülkemizde ve dünyada öykü türünün yeniden yükselişte olması, öykünün okur gözünde tekrar kıymet bulmasını sağladı. Öykünün tartışılır, konuşulur, önemsenir bir tür olarak yeniden işlerlik kazanmaya başladığı bir gerçek. Fakat “unutulan öyküler” ve “unutulan öykücüler” mezarlığı da halen çok kalabalık… Çok önemli öyküler yazmış olan Metin Eloğlu, Orhan Veli, Ülkü Tamer gibi şairlerin yanı sıra, romanlarıyla edebi kamudaki hak ettiği yeri kazanmış olan Bahaeddin Özkişi, Oğuz Atay gibi “unutulan öykücüler”imiz oldukça fazla. Tarık Buğra da ikinci durumdaki, yani daha çok romanlarıyla tanıdığımız ama öykülerini pek de bilmediğimiz kıymetli yazarlarımızdan biri.

 

“SENDEN HİKÂYECİ OLMAZ”

 

Tarık Buğra’nın bir “unutulan öyküler” müellifi olmasının nedenlerinden biri de belki, aynı dönemde eser vermesine rağmen, 1950-60 kuşağı öykücüleriyle birlikte anılmamasından dolayıdır. Türk öykücülüğünde oldukça farklı, radikal dönüşümlere imza atan bu kuşağın öykücüleri (Ferit Edgü, Onat Kutlar, Orhan Duru vs.) farklı bakış açıları, işledikleri varoluşsal temalar ve yeni olanın peşinden gitmeleriyle göze çarparlar. Tarık Buğra ise bu isimlerin oluşturduğu tartışmaların, yenilik arayışlarının uzağında kalmayı tercih etmiş ve kendi yolunu kendisi belirlemiştir.

 

Tarık Buğra, ilk öyküsünü üniversite yıllarında, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenciyken kaleme alır. Hocası Mehmet Kaplan, kendisinin de yöneticiliğini üstlendiği Zeytin Dalı dergisi için bir öykü ister Buğra’dan. Romancı olmak hevesiyle yanıp tutuşan genç Tarık Buğra için öykü yazmak, dünyanın en basit işlerinden bir olarak görünmektedir. Kendi tabiriyle, bir iki saat içinde bir “şaheser yumurtlar” ve hocasının yanına koşar. Mehmet Kaplan ise öyküsünü okur ve “Senden hikâyeci olmaz!” der. Belki de Tarık Buğra için öykü dünyasının kapıları gerçek anlamda o zaman açılmış olur. Çünkü Buğra, hocasının bu tavrı karşısında hayal kırıklığı yaşamak yerine hırslanmış ve pek de ciddiye almadığı öykü yazmak işine dört elle sarılmıştır.

 

Başarısız olan ilk öyküsünün hemen sonrasında kaleme aldığı ve ilk öykü kitabına da ismini veren Oğlumuz, 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği yarışmada ikinci olur. Böylece, daha yazdığı ilk öykülerle büyük bir ses getirmeyi başarmıştır. Öyle ki Yusuf Ziya Ortaç, Çınaraltı dergisi için her hafta bir öykü ister Tarık Buğra’dan. Hem de 15 lira telif ücreti teklif eder. Sait Faik’in bile Varlık dergisinden öykü başına 7,5 lira aldığı bir zamanda, her ne kadar gözü roman yazmakta olsa da Buğra’nın, bu teklifi geri çeviremez. İlk öykü kitabı Oğlumuz 1949, Yarın Diye Bir Şey Yoktur 1952, İki Uyku Arasında 1954 yıllarında yayımlanır. Tabii sonrasında isteğine de kavuşur ve kendisine asıl ünü sağlayacak olan romanlarına imza atmaya başlar…

 

SIRADAN İNSANI KUCAKLAYAN DİL

 

Tarık Buğra’nın öykülerinin göze çarpan ilk özelliği, yazarın kullandığı duru Türkçedir. Jale Parla’nın, İletişim Yayınları’nın Buğra’nın toplu öykülerini bir araya getirdiği bu ilk ciltte yer alan önsüzünde de belirttiği üzere, “Gösterişli olmadan etkileyici, imgelemi zengin, ‘sigarayı dumanlamak’ gibi kendine özgü katkıları da olan bir dildir Buğra’nınki.”

 

Tek bir anın, bir durumun, adeta bir fotoğraf karesinin anlatımını yapar Buğra öykülerinde. Zamanın içinde sıkışmış, çoğu zaman hapsolmuş insanları anlatır. İnsanlara olan derin sevgisiyle harmanladığı “hüzün ve tevekkül” duygularıyla yapar bunu da. Sıradan insanı, yine olabildiğince sıradanlığıyla kucaklar. Bu bağlamlardan yola çıkarak, Sait Faik ile Ahmet Hamdi Tanpınar arasında bir yerdedir diyebiliriz Tarık Buğra’nın öyküleri için.

 

Umarız ki Tarık Buğra’nın öyküleriyle henüz tanışmamış olan okur, yeniden yayımlanan toplu öyküleri sayesinde, “unutulan öyküler” başlığından çıkmasını sağlar bu kıymetli öykülerin. Tarık Buğra’yı yeniden hatırlamış ve Türkçenin eşsiz tadını, her cümlesiyle başlı başına usta işi olan bu öyküler ile yeniden almış olur.

 

 

OĞLUMUZ- YARIN DİYE BİR ŞEY YOKTUR
ÖYKÜLER 1
Tarık Buğra
İLETİŞİM YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.