Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Taviz vermeyen bir hafiye




Toplam oy: 746
Yıl 1924. Dönem itibariyle İstanbul'da ortalık, oldukça karışık. Bir Gotham şehri kadar olmasın ama suç ortalıkta kol gezmekte... Otoriteye karşı gelen, sorgulayıcı, edebiyat ve tarih meraklısı Seyfettin Efendi ise davaları çözmek için işbaşında.

Bir hanımefendinin her zamankinden biraz daha büyük bir çanta kullanması, hava soğuk olduğu halde pencerenin açık bırakılması ya da minicik bir kan lekesi... Hafiyeler için böylesi detaylar ipucudur; aynı zamanda, meşhur hafiye karakterleri yaratanlar da yine bu detaylardır. Takıntıları, dinledikleri müzik, giyim tarzları içinde bulundukları zaman ve coğrafyanın etkileriyle şekillenir...İşte tüm bu bol detaylı unsurlarla yaratılmış, yeni bir hafiye kahraman var karşımızda; üstelik çizgiden... Devrim Kunter'in yazdığı ve çizdiği, grafik tasarımını Elif Kut'un gerçekleştirdiği Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları serisinin ilk üç kitabı çıktı.

 

Karakterimiz Seyfettin Efendi'den “hafiye” diye bahsetmemizin sebebi, hikayenin 1924'te başlaması. Dönem itibariyle İstanbul'da ortalık, takdir edersiniz ki, oldukça karışık. Bir Gotham şehri kadar olmasın, ama suç ortalıkta kol gezmekte. Fakat öyle basit hırsızlıklardan bahsetmiyoruz. Vampirler ve kurtadamlar da işin içine giriyor... Olağanüstü maceralardan kasıt bu ama öyküler sonunda aslında bu olağanüstü durumların ilim ve fenle açıklanabilir oluşuna dayanıyor. Dolayısıyla olağanüstülük, belki ders kitaplarında okuduğumuz, roman, film ya da diziler dışında pek tanımadığımız 1920'ler İstanbul'unun içine, bizi hiç de tahmin etmediğimiz bir yerden davet ediyor. 

 

 

"Kurtarabileceğimiz bir hayat her şeyden mühimdir," sözünü bir kenara not etmemizi sağlayan çizgi romanın baş karakteri Seyfettin Efendi, bir hatırat kaleme alıyor. Biz de hikayeleri onun hatıratından okuyoruz. Tüm bunları, bir İstanbul efendisi uydurmuş olabilir mi acaba? Maceralar iyi olduğu sürece işin bu kısmı okurun umrunda değil. Seyfettin Efendi, yazar tarafından, otoriteye karşı gelen, sorgulayıcı, edebiyat ve tarihe meraklı biri olarak anlatılıyor. Bir de ekip arkadaşları var; adli tıp uzmanı doktor Aziz, yedi dil bilen casus Esat, icatlarıyla olduğu kadar güzelliğiyle de davaların çözülmesine katkıda bulunabilen mucit Münevver, dönem İstanbul'unda mecburi bir silah olan kol kuvvetine sahip, şöyle kapılardan sığmayacak cinsten genişçe omuzlu pehlivan İsmail... Diğer yanda da, serinin ilk kitabına önsöz de yazan Giovanni Scognamillo'ya bir saygı duruşu gibi ortaya çıkan Scognamillo karakteri var. Tıpkı aslı gibi, Scognamillo karakteri de sayısız efsane ve öykü biliyor.

 

Seriye gelebilecek yegane olumsuz eleştiri, belki çizimlerine yönelik olabilir. Kişisel olarak, çizgi romanın fazla resme dayalı olmasını tercih eden okurlardan değilim. Bu seride çizimler alabildiğine güzel, özenli ve her biri uzun uzun bakılacak cinsten, öyle ki alıp bazılarını duvara asasınız geliyor. Ancak bazı yerlerde bir sayfada yalnız üç görsel olması, çizgi romanı biraz yavaşlatıyor. Yine de sayfalarını sonuna kadar telaşla çevirdiğim ve gösterilen itinanın her köşesinden belli olduğu bu çizgi romanı başarıya ulaştıran da belki de bu çizim tarzıdır. 

 

Fantastik yaratıklara karşın akla olan inançla, yeni kurulan cumhuriyetle, 1920'lerin yıldızı Louise Brooks'u andıran keskin zekalı bir kadın karakterle ve tabii bu yazıya sığmayacak kadar uzun anlatılabilecek yakışıklı Seyfettin Efendi'yle birleşince, çizgi romanı okuyup sayısız çıkarım yapmanız mümkün. Hiç değilse her geçen gün biraz daha eksilerek değişen güzel İstanbul'a azıcık merakınız varsa Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları’na mutlaka göz atmalısınız. 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.