Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Televizyon // Ekrana çok yakından bakma




Toplam oy: 482
Teknolojinin faydalı yüzü özellikle son dönemde Hollywood’dan çıkan uzayın fethi filmlerinden gülümsüyor. Black Mirror’ın tartışmaya açmak istediği tekno-paranoya konusu ise madalyonun öteki yüzü.

Elm Sokağı'nda Kabus serisinin üçüncü filmi Rüya Savaşçıları'nda, televizyon yıldızı olmak isteyen Jennifer'ın bir gece Zsa Zsa Gabor'un katıldığı bir talk-show'u izlerken uyuyakalması, "ekrandan gelen kabus" konusunda ders kitaplarına girecek bir sahnedir. Derdini son derece dolaysız anlatan bu sahnede Freddy Krueger, ekranın diğer tarafından -soğuk, ışıksız tarafından- kollarını ve başını uzatır, ekranın önüne gelmiş olan Jennifer'ı kafa üstü televizyonun içine çeker. Freddy'nin, "İşte bu Jennifer, ekranlardaki büyük çıkışın bu! Prime time'a hoş geldin!" sözleriyle televizyon dünyasının "içine" davet ettiği Jennifer, pembe 80'lerin uyurgezer ilan edilen MTV gençliğinin sıradan bir üyesi olarak elektrik akımına kapılmış, alev alan ekranın içinde yanarak ölmüştür. 80'lerde sık karşılaşılan beden dehşeti filmlerinin bu kıyıda kalmış örneğinde, metaforun ölümü, "ne görüyorsan o" doğrudanlığı ile Jennifer'ın ekrana doğru gidişi, ekrana batışı, ekrandaki görüntünün dışarı taşması, dün televizyonla kurduğumuz ilişkiyi tartışmaya elverişli bir zemin hazırlarken meğerse, bugün içine batmış/dalmış olduğumuz ve kendileri de etrafımızı çepeçevre sarmalamış bin ekranla alışverişimizi haber veriyormuş.

 

2011'de başlayan ve şimdiye dek üçer bölümlük iki sezonu yayınlanan İngiliz yapımı mini-dizi Black Mirror, en derin fantezisi harfiyen yerine gelen Jennifer'ın kara talihini aynalayan ya da "güncelleyen" öyküler anlatıyor. Dizinin yaratıcısı Charlie Brooker'ın deyişiyle Black Mirror ismi, elimizden düşürmediğimiz, başından ayrılmadığımız, her masada, her duvarda duran ekranları anlatıyor. Karanlık bir ekrana bakarken kendimizi görüyoruz, karanlık olmayan ekranlara bakarken de artık ekseriyetle kendimizi görüyoruz, görmek istiyoruz. Özellikle sosyal medya bir kolektif iletişim aracı olarak tasarlanmışken çağımızın büyük anlatısına dönüşmüş durumda. Bizim zamanların hâkim paradigması, insan türünün, devamlılığını teknolojiye bağımlı hale getirmiş oluşu. 21. yüzyılın başında, biz bir kötüye gidiş seziyoruz, sekter ayrılıklar ve savaş ihtimalleri/ savaşlar/ uzaklarda bir yerde olup bitmekte olan savaşlar, küresel ısınma, önü bir türlü alınmayan salgın hastalıklar, çoğunlukla tabloid ve kötümser bir gelecek tahayyülünü beraberinde getirirken, küresel kültür makinesi bir teknolojik iyimserlik fantezisi üretmeye teşne. Teknolojinin faydalı yüzü özellikle son dönemde Hollywood'dan çıkan uzayın fethi filmlerinden gülümsüyor. Black Mirror'ın tartışmaya açmak istediği tekno-paranoya konusu ise madalyonun öteki yüzü.

 

Black Mirror'ın ilk bölümünde, İngiltere prensesini kaçıran bir sanatçı, kadını serbest bırakmak için başbakanın canlı yayında bir domuzla cinsel ilişkiye girmesini şart koşuyor. Televizyonda canlı yayınlanan "olay"ı halk, mide bulantısıyla da olsa, ekran başından ayrılamadan izliyor. İlk sezonun son bölümünde, insanların görüp duydukları her şeyi kulaklarının arkasına yerleştirilen bir implant aracılığıyla kaydedebildikleri ve istediklerinde bu kayıtları yeniden oynatabildikleri bir dünya çıkıyor karşımıza. Hafıza, düşüncelerin ve anıların an be an çok sayıda insanın erişimine açık biçimde kaydedildiği bir ortamda kendi içine katlanıp duran bir düzleme dönüşüyor. Unutmak mümkün değilken hatırlamak nasıl tarif edilebilir? Fiziksel sahadan ayrılan, yani ölen kişilerin Facebook profillerine ne oluyor?

 

Black Mirror'ın ikinci sezonunun ilk bölümü "Be Right Back," bu soruya son derece karanlık bir yanıt veriyor. Bu bölümde, ölen eşinin yasını tutan kadın, bir arkadaşının kendisine bahsettiği teknoloji sayesinde eşini ölümden geri alıyor. Kadın eşini ölümden "görünüşte" geri alıyor demek konusunda kararsız kalıyoruz. Söz konusu teknoloji arama motorlarına yazılan her kelimeyi, gönderilen ve alınan her e-postayı, sosyal medya profillerindeki tüm sanal malzemeyi bir araya getirilebiliyor, "ölüp giden" kişi, esasen ölmüş olsa da "gitmiyor;" önce tüm bilgiler bir araya getiriliyor, zihin yeniden oluşturuluyor sonra kişinin bedeni klonlanarak bu yapıntı zihin bedene "upload" ediliyor. Tüm iyi bilimkurgu yapıtlarının yanıtını aradığı "insan nedir" sorusuna, insan bir veri bankasıdır yanıtı, satır arasında verilmiş oluyor.

 

Black Mirror'ın ele aldığı konuları dehşetengiz kılan unsur, şüphesiz, olayların yer aldığı alternatif dünyanın hemen yarın içinde bulunduğumuz dünyaya dönüşebilme ihtimali. Teknoloji neyin kabul edilebilir ve neyin kabul edilemez olduğunu, özel hayatın nerede başlayıp bittiğini, kamusal alanı mümkünse kendi hızına ayak uydurarak, acilen tanımlamayı talep ediyor. Black Mirror da zaten el yordamıyla yapmakta olduğumuz bu yeniden tanımlama işinin boşta bıraktığı alanları irdeliyor. Black Mirror'ın çoğu bölümünü fantastikten çok korku türüne yaklaşan birer bilimkurgu anlatısı yapan şey, izleyicide yaratılan, "Yakın zamanda gerçekleşmesi muhtemel bir kehaneti izliyorum," hissi. Antik Yunan'dan bu yana kehaneti gerçeğe dönüştüren, bir kez ağızdan çıkması, bir kez kayıt altına alınması değil mi?

 

Gibson'ın çivileri

 

 

Bilimkurgu edebiyatı, sinemayı besleyen bir tür; hatta türün neredeyse tüm köşe taşı filmlerinin edebiyat uyarlaması olduğu iddia edilebilir. Sinemayı etkilediği kadar bilim insanlarını ve mucitleri de etkilediği şüphe götürmez çünkü bilimkurgu edebiyatının tarihi, gerçekleşen kehanetlerle dolu. Fakat konu Black Mirror ve kehanetler olunca, hiçbir örnek William Gibson'ın 25 yıl önce yazdığı Neuromancer kadar isabetli görünmüyor. Neuromancer'da Gibson, siber uzay kavramını ortaya atarak "ağ"ı içinde yaşanan bir matris olarak tarif etti, teknolojik aygıt fetişizmini elle tutulur bir sosyal fenomen olarak ortaya koydu ve sanal gerçekliği, "ortak bir rızayla ve niyetle paylaşılan bir halüsinasyon" olarak tanımladı. Black Mirror'ın çizdiği tabloyu duvara sabitleyen çiviler, tam da Gibson'ın bu üç tespiti olarak görülebilir.

 

Charlie Brooker yakın zamanda, Black Mirror'ın bir yılbaşı özel bölümüyle ekrana geri döneceğini haber verdi. Ekranda ve edebiyatta korku türünün takipçilerini sevindirecek şekilde, bu yeni bölümün 1960'lı ve 70'li yıllarda Amicus Yapım Şirketi'nin alameti farikası olan antoloji ya da portmanto film denen korku filmlerinden esinlendiği de açıklandı. Birbiriyle bir biçimde bağlantılı fakat farklı üç ya da dört öykünün birbirini izlediği bu formattaki Amicus filmlerinin çoğunu, Robert Bloch kaleme almıştı. Bu filmler o dönemki istismar sinemasından ya da B tipi korku-fantezi filmlerinden ve özellikle Hammer yapımları arasından sıyrılıp edebi bir tadı ve kaliteyi arayan korku severlere bugün de hitap etmekte. İkinci iyi haber, yine Brooker'ın, "Yılbaşı zamanı güzel bir hayalet öyküsü iyi gider," minvalindeki açıklaması. Demek ki Black Mirror takipçilerini bu yılbaşı, birkaç öykünün yan yana durduğu ve içinden hayaletlerin de geçtiği, hediye gibi bir bölüm bekliyor.

 


 

* Görsel: Kaan Bağcı

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, yeni sahibini buldu. Ödül dün akşam, 18 Eylül pazartesi günü İstanbul'da, Pera Palace Hotel Jumeriah'ta düzenlenen törenle şair, çevirmen, akademisyen Cevat Çapan’a verildi.

 

Dünyaca ünlü çocuk kitabı yazarı E. B. White’ın Maine’deki evinin satışa sunulacağı haberi tartışmalara yol açtı. Özellikle Örümcek Ağı ve Stuart Little'ın Maceraları kitaplarıyla çocuk edebiyatında çığır açan bir yazarın, bu eserleri yarattığı evi özel bir mülk mü olmalı, yoksa edebiyat tarihinin bir parçası olarak halka mı kazandırılmalı? E. B.

Bayreuth Festivali, 19. yüzyılda Almanya'nın Bayreuth kentinde besteci Wagner'in opera performanslarının sunulduğu ve her yıl düzenlenen müzik festivali. Bu Festivali Richard Wagner'in kendisi tasarlamıştı. Sanırım 8 yıl önceydi Bayreuth’u ilk duyuşum.

Elinize aldığınız romanın bir köşesinde onun “Bir Metin Çakır polisiyesi” olduğu yazıyorsa merakınızı her zaman diri tutacak, temposu hiç düşmeyen, çoğunlukla kahkahalar atarak okuyacağınız bir polisiye okumaya hazırsınız demektir. Kendisine böylesine alışmışken, Metin Çakır bir ara bizleri korkutmuş, ancak beşer yıl arayla görüşebilmiştik.

Ahmet Cemal.

 

Geçtiğimiz ay kaybettik.

 

Öyle yazıldığı gibi okunmuyor bu cümle. Okunsa bile kolay anlaşılmıyor.

 

Çevirmen, yazar, şair, akademisyen… Daha özele inersem dost, komşu, hoca… Bir kayıpla birden fazla eksiliş.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.